10 -Şüphe ve Tereddüt

Seyyid Muhammed Bâkır Sadr’ın cevapları açık ve ikna ediciydi; ama onlar benim gibi birisinin kalbine nasıl tesir edebilirdi? Ben ömrümün yirmi beş yılını sahabeleri ö-zellikle Hulefa-i Raşidîn’i takdis etmekle geçirmiştim ve E-bu Bekir Sıddık, Ömer Faruk gibiler başta olmak üzere sahabelerin sünnetine uymayı; Hz. Resulullah’ın emri gereği farz biliyordum. Ama Irak’a geldiğim günden beri bu ikisinin isimlerini asla duymayıp bana tamamen yabancı gelen yeni isimlerle karşılaştım. Mesela 12 İmam’ın isimleriyle.

İddiaya göre Peygamber (s.a.a) vefatından önce Hz. Ali’yi kendi halifesi olarak tayin etmiştir; ama ben bütün bunlara nasıl inanabilirim. Acaba bütün insanlardan üstün olan Sahabe-i Kiram’ın Hz. Ali’nin aleyhine anlaşmaları nasıl mümkün olabilir?

Biz çocukluğumuzdan beri Resulullah’ın (s.a.a) sahabelerinin Hz. Ali’ye çok hürmet edip ona değer verdiklerini duymuştuk. Onun Hz. Fatıma’nın kocası, Hasan ve Hüseyin’in babası ve ilmin kapısı olduğunu biliyorduk. Nitekim Hz. Ali de Ebu Bekir Sıddık’ın değerini biliyordu. O Ebu Bekir’in İslâm’ı ilk kabul eden kişi olduğunu ve Peygambe-r’in mağara yoldaşı olduğunu biliyordu; nitekim bu husus Kur’ân’da bile zikredilmiştir. Yine Resulullah (s.a.a) hastalığında onu namazda halka imamlık yapmak için göndermiş ve şöyle buyurmuştur: “Eğer kendime vefalı bir dost seçseydim, Ebu Bekir’i seçerdim.”

Bu nedenle Müslümanlar Ebu Bekir’i halife olarak seçtiler ve aynı şekilde Hz. Ali, Hz. Ömer’in değerini biliyordu. O, Allah’ın Ömer’in vesilesiyle İslâm’a güç kazandırdığını biliyordu. Hakkı ve batılı iyice ayırt ettiği için Peygamber (s.a.a) ona Faruk lakabını vermiştir.

Aynı şekilde o, Hz. Osman’ın da değerini biliyordu. O, Allah’ın meleklerinin Osman’dan utandığını ve Resululla-h’ın ona Zinnureyn lakabını verdiğini biliyordu. Bizim Şiî kardeşlerimizin bütün bunlardan nasıl haberleri yoktur?

Veya onlar bunu bilerek mi inkâr ediyorlar ve bu şahsiyetleri sıradan birileri gibi nefsî isteklerine ve dünya zevklerine uyan, bu yüzden de hakka tâbi olmayan ve Peygamber’in vefatından sonra onun emirlerine karşı gelen kişiler olarak telakki ediyorlar? Oysa bunlar İslâm’ın izzeti ve zaferi için kabilelerine, babalarına ve çocuklarına bile kılıç çeken ve Peygamber’in emirlerini yerine getirmek için birbirleriyle yarışan kişilerdi. Böyle şahıslar nasıl Peygamber’den sonra makama aldanıp onun emirlerini görmezlik-ten gelebilirler!

Evet, bu nedenle birçok meselede ikna olmama ve Şia’nın görüşünü kabul etmeme rağmen, Şia’nın tüm sözlerine inanamıyordum. Bu hususlarda şüphe ve tereddüt içindeyim. Şia hocalarının mantıklı sözleri içimde şüphe yarat-mıştı, diğer yandan da sahabelerin bizim gibi normal bir insan seviyesine inmelerine ve risalet nurunun onları temizlememiş olmasına inanmıyordum.

Allah’ım, Peygamber’in sahabesinin, Şiîlerin inandıkları seviyede olması mümkün mü?

Ama önemli olan şu ki, geçmişteki inançlarımda şüphe ve tereddüt meydana gelmiş, neticede hakikate varmak için araştırılması gereken perde arkasında gizli kalmış birçok gerçeğin var olduğunu itiraf ediyorum.

Arkadaşım Mun’im geldi, onunla Kerbela’ya gittik. Orada ben de Şiîlerin yaşadıkları gibi Hz. Hüseyin’in çilesini yaşadım. Orada anladım ki Hz. Hüseyin (a.s)n ölmemiştir. Halk izdiham edip kabrinin dört tarafında pervane gibi dönüyordu.

Öyle yanık ve içten ağlıyorlardı ki sanki Hz. Hüseyin yeni şehit olmuştu.

Ben şimdiye kadar böyle bir şey görmemiştim. Hatipler acıklı bir sesle Kerbela vakıasını anlatıp halkın duygularının coşturuyorlardı. Bunları dinleyenler elinde olmayarak kendini tutamıyordu ve gözlerinden yaş akmaya baş-lıyordu.

Ben de kendimi tutamadım ve öteden beri içimde bir acı varmışçasına beni de ağlama tuttu. Bu ağlamanın neticesinde kendimde derin bir rahatlık hissetmeye başladım; önceden böyle bir şeye şahit olmuş değildim.

Sanki şimdiye kadar ben Hz. Hüseyin’in düşmanlarının safında idim de şimdi birden bire O’nun dostlarının ve onun uğrunda canlarını feda edenlerin safına geçtim.

Orda konuşma yapan hatiplerin birisinin yanına gittim. O, Hürr’ün olayını anlatıyordu. Hürr, Hz. Hüseyin’in düşmanlarının ordu komutanlarından birisi idi ve Kerbela’ya Hz. Hüseyin ile savaşmak için gelmişti; ama savaş alanında bu işinden pişman olup bir an kendisine gelerek titremeye başlamış. Etrafındakiler Hürr’e: “Niçin böyle titriyor-sun, ölümden mi korkuyorsun?” demişler. O da: “Vallahi ölümden korkmuyorum; ama kendimi ateş ile cennetin arasında görüyorum ki, bu ikisinden birini seçmek mecburiyetindeyim.” diyerek cevap vermiş ve bunun üzerine birden bire atını hızla Hz. Hüseyin’in ordusunun tarafına sürmüş ve Hz. Hüseyin’in huzuruna gelerek: “Ey Resulullah’ın torunu, acaba benim tövbem kabul olur mu?” demiştir…

Ben bunları duyduğumda dayanamayıp, ağlayarak ken-dimi yere attım. Sanki ben de Hz. Hüseyin’in safına geçmek isteyen bir Hürr idim. Hz. Hüseyin’e gelerek: “Ey Re-sulullah’ın torunu, acaba tövbem kabul olur mu? Beni affet!” diye yalvarıyordum. Hatibin acıklı sözleri, işitenlere öyle tesir etmişti ki her taraftan ağlama sesi yükseliyordu.

Arkadaşım beni bu hâlde görünce: “Ya Hüseyin, Ya Hüseyin!” deyip beni bağrına bastı. Birkaç dakika süren bu kısa zaman içerisinde ben hakikî ağlamanın nasıl olduğunu anladım. Ve vücudumun tertemiz olduğunu hissetmeye baş-ladım. Orada Resulullah’ın şu hadisini hatırladım:

Eğer benim bildiklerimi siz bilseydiniz, az gülüp çok ağlardınız.

O günü hep hüzünle geçirdim. Arkadaşım bana teselli verdi ve bana soğuk şerbet ve tatlı getirdi. Ama benim tamamen iştahım kesilmişti. Ondan Hz. Hüseyin’in nasıl şahadete erdiğini tekrarlamasını istedim.

Ben bu olay hakkında hiçbir şey duymamıştım. Sadece yaşlılarımız şu kadarını söylüyorlardı: “İslâm düşmanları ve münafıklar Hz. Ömer, Osman ve Ali’yi öldürdükleri gibi Hz. Hüseyin’i de öldürmüşler.” Ben, bundan fazla bir şey bilmiyordum.

Hatta Aşura gününü İslâm bayramlarından biri sayarak o günü kutluyoruz. O günde halk mallarının zekâtını verip çeşitli yemekler ve tatlılar hazırlıyor. Çocuklar büyükleri ziyaret edip onlardan bayramlıklar alıyor vs…

Elbette ülkemizde bazı köylerdeki âdetlere göre o gün ateş yakarlar ve her türlü işten el çekip hatta düğün dahi yap-mazlar. Ama biz onların bu işlerine bir anlam vermiyor-duk. Bizim hocalarımız Aşura gününün faziletli bir gün olduğunu ve o gün rahmet ve bereketin indiği hakkında bize hadisler naklediyorlardı. Gerçekten de şaşılacak bir iş!

Ondan sonra Hz. Hüseyin’in kardeşi Hz. Abbas’ın ziyaretine gittik. Ben onun kim olduğunu bilmiyordum. Arkadaşım onun fedakarlığını ve cesurluğunu ve nasıl şehit edildiğini de anlattı.

Kerbela’da da isimlerini iyice hatırlamadığım birçok büyük âlimle görüştük; bunların bazıları Bahru’l-Ulum, He-kim Kaşifu’l-Gıta, Âl-i Yasin, Tabatabaî, Firuzâbadî ve E-sed Haydar lakaplarıyla tanınıyorlardı.

Gerçekten de bu zatlar takvalı ve faziletli âlimlerdi, takva ve heybetleri yüzlerinden belli idi. Şiîler kendi âlimlerine çok hürmet eder kazançlarının beşte birini humus olarak onlara verirler. Ulema, bu paralarla medreseler ve ilim merkezleri yaptırıp matbaalar kuruyor ve çeşitli yerlerden dinî ilimler okumak için gelen talebelerin ihtiyaçlarını temin ediyor.

Şiî uleması ne yakından ne de uzaktan devlete bağlı değil, onlar bizim hocalarımız gibi, konuşmadan, fetva ver-meden önce hükümetin görüşünü öğrenip daha sonra fetva veren âlimlerden değiller. Bizdeki âlimler devletten maaş aldıkları için devlete bağlıdırlar ve devlet istediğini iş başına getirir ve istediğini işten alır.

Bütün bunlar benim keşfettiğim, yahut Allah’ın bana keşfini nasip ettiği yepyeni bir dünya idi. Nefretten sonra onu sevdim. Bu yeni âlem bana yeni fikirler öğretti. Araştırma ve inceleme hissimi öyle güçlendirdi ki yıllardan beridir Resulullah’tan nakledilen meşhur bir hadisin tesirinde, ulaşmak istediğim hakkı aramaya koyuldum. Zira Resulul-lah (s.a.a) şöyle buyuruyor:

İsrail Oğulları yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya bölündüler, benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya bölünür, onların bir fırkası hariç geri kalanın hepsi ateştedir.

Bu hadiste, kendilerini hak, diğerlerini ise batıl gören çeşitli dinlerden bahsedilmiyor. İslâm çerçevesinde yer alan fırkalar söz konusudur.

Bu hadisi okuduğumda beni hep bir şaşkınlık, bir ürperti ve dehşet sarıyor; şaşkınlık ve hayretim hadisten dolayı değil bu hadisi devamlı hutbelerde okuyan ve konuşmalarında söz konusu eden Müslümanlardan dolayıdır. Zira, hiçbir zaman işaret edilen bu hak fırkayı bulmak ve kendilerini araştırma zahmetine sokmak istemiyorlar.

Her şeyden daha fazla şaşırtıcı olanı da şu ki: Her fırka kendisinin hak olduğunu iddia ediyor. Yukarıdaki hadisin bazı nakillerinde şu cümle de yer almıştır: Resulullah’tan (s.a.a) kurtuluşa eren fırka hangi fırkadır diye sorduklarında şöyle buyurdu: Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolu takip eden kimselerdir.” Acaba Kur’ân ve Sünnet’e uymadığını söyleyen bir fırka var mı?

İmam Malik’e, Ebu Hanife’ye, Şafiî’ye veya Ahmed İbn Hanbel’e sorulacak olursa acaba Kur’ân ve Sünnet’e uymaktan başka bir şeyi mi iddia ederler?

Bu Sünnî mezheplerine daha önceleri bozukluğuna inandığım Şia fırkasını da ekleyecek olursak onun da Kur’â-n-ı Kerim’e ve Ehlibeyt yoluyla nakledilen sahih Sünnet’e uyduğunu iddia ettiğini görmekteyiz. Şia: “Bir evin ehli, o evin durumunu daha iyi bilir” diyerek sahih sünneti Ehlibeyt kanalıyla öğrenmeliyiz demektedir.

Acaba bu fırkaların hepsinin hak olması mümkün mü? Hayır mümkün değil. Çünkü hadis bunu reddediyor. Bu hadisi kabul etmemek ise mümkün değildir. Çünkü bu hadis, hem şia ve hem ehli sünnet kaynakları yönünden müte-vatir sayılan birn hadistir. Hadisin anlamında da şüphe etmek ve oünun bir şey ifade etmediğini de söylemek mümkün değildir.

Çünkü Resulullah (s.a.a) mânâsız ve mantıksız söz söylemekten uzaktır. O hiçbir zaman heva ve heves üzerine konuşmaz, konuştuğu her şey hikmet ve ibret içindir.

Öyleyse İslâm adı altında, bu fırkalardan yalnız birisinin hak ve geriye kalan hepinin batıl olduğundan şüphe et-memek gerekir.

Bu yüzden bu hadis insanda hayrete ve şaşkınlığa sebep olduğu gibi, kendi kurtuluşuna ehemmiyet veren herkesi de mutlaka araştırmaya sevk etmelidir.

Bütün bunlar yüzünden Şia’yla görüşmek, eski mezhebî inançlarımda şüphe ve tereddüt meydana getirdi.

Kim bilir belki de bunların sözleri haktır. Niçin bir araştırıp incelemeyeyim.

Kur’ân ve Sünnet, araştırıp incelemeyi ve gerçeği bulmayı bana emretmiyor mu?

Allah’u Teala buyuruyor ki:

Bizim için cihat edenleri yollarımıza sevk ederiz.[1]

Diğer bir yerde de şöyle buyuruyor:

…Öyleyse kullarıma müjde ver. Onlar ki sözü dinlerler de en güzeline uyarlar. Onlar, öyle kişilerdir ki Allah onları doğru yola sevk etmiştir ve onlardır aklı başında bulunanların kendileri.[2]

Yine Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

Dinini araştır, o kadar ki sana deli olmuş desinler.

O hâlde araştırma ve inceleme her şeyden önemlidir ve her insanın kutsal bir vazifesidir.

Bu isabetli kararım ve azmimle Irak’taki Şia dostlarımdan ayrıldım. Onlarla vedalaşırken araştırıp inceleyeceğime dair onlara ve kendi nefsime söz verdim.

Bu değerli arkadaşlardan ayrılmak hakikaten benim için çok üzücü idi. Çünkü bunlar yalnız benim için, benden bir şey ummadan vakitlerini sarf ettiler. Onlar ne benden korkuyor ve ne de benden bir şey bekliyorlardı. Onlar yalnızca Allah’ın rızasını umuyorlardı.

Bu ilgilerinden bekli de maksatları şu hadiste yer alan sevaba ulaşmaktı. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:

Eğer Allah birisini senin elinle doğru yola hidayet ederse bu senin için güneşin doğduğu her şeyden daha iyidir.

Yirmi gün imamlar beldesinde Şiîlerin içerisinde kaldıktan sonra Irak’tan ayrıldım.

O günler tatlı bir rüya gibi gelip geçti. Öyle bir rüya ki bir türlü bitmesini istemiyordum. Nihayet Ehlibeyt sevgisi ile dolu olan kalplerden ayrı düşmenin ve kaldığım sürenin azlığının üzüntüsü içerisinde Irak’tan ayrıldım ve oradan Allah’ın evini ve tüm insanların efendisi olan Hz. Resulul-lah’ın (s.a.a) kabrini ziyaret etmek amacıyla Hicaz’a doğru hareket ettim.


[1]– Ankebût, 69

[2]– Zümer, 17-18

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*