11- Hicaz Yolculuğum

Cidde’ye vardığımda Beşir isimli arkadaşımla görüştüm. Benim geldiğime çok sevindi, evine götürdü ve bana çok hizmet edip ilgi gösterdi. O boş vakitlerinin çoğunu benimle geçiriyordu. Arabası ile beni ziyaret ve gezi yerlerine götürüyordu. Onunla birlikte Umre’ye gidip birkaç günü ibadet ile geçirdik. Irak’ta geciktiğim için özür diledim ve yeni keşfimi ona anlattım. O, kafası çalışan bilgin birisi idi. Bana dedi ki:

– Onların büyük âlimlerinin ve kuvvetli delillerinin olduğunu duymuştum. Ama birçok kâfir ve sapık fırkaları da mevcuttur ki bunlar hacc mevsiminde biz için çok zorluklar çıkarıyorlar.

– Ne gibi zorluklar? diye sordum.

– Kabirlerin etrafında namaz kılıyorlar, Bakî mezarlığına gidip grup grup orada ağlayıp matem tutuyorlar ve cep-lerine bazı taşlar koyup ona secde ediyorlar, Uhud’a gittiklerinde Hz. Hamza’nın kabrinin yanında toplanıp Hz. Ham-za yeni ölmüş gibi ağlıyorlar. Bu yüzden Suudî hükümeti onların türbelerin içerisine girmelerine izin vermiyor.

Gülümseyerek dedim ki:

– Bu saydıkların için mi onları dinden çıkmış sayıyorsun.?

Dedi ki:

– Hem bunlar, hem de bunlardan başka şeyler için. Mesela Resulullah’ın kabrini ziyaret ederler; ama bunun yanı sıra Ömer’in ve Ebubekir’in kabrini yanında durup onlara lânet okurlar ve onlardan bazıları bunların kabirlerine pislik bile atıyor.

Arkadaşımın bu sözleri, bana babamın hacdan döndüğünde anlattığı sözleri hatırlattı. Babam da hacdan döndüğünde: “Şiîler, Peygamber’in kabrine pislik atıyor.” demişti. Şüphesiz babam böyle bir şeye kendisi şahit olmamıştı, o da başkalarından duyduğunu söylüyordu. Çünkü o, Suudî askerleri hacıların bir kısmına vurduklarında onlara: “Niçin Allah’ın evinin ziyaretçilerine hakaret edip vuruyorsunuz?” diye itirazda bulunduk. Onlar: ‘Bunlar Müslüman değiller, bunlar Şiî’dirler; buraya Resulullah’ın kabrine pislik atmak için geliyorlar!” dediler, bunun üzerine biz de onlara lânet edip tükürdük.” diyordu.

Oysa ki Arabistanlı dostum bunların Peygamberin kabrini ziyaret ettiklerini, ama Ebubekir ve Ömer’in kabrine pislik attıklarını söylüyordu. Ben bu sözlerin her ikisinde de şüphe ettim. Çünkü kendim hacca geldiğimde, Hz. Re-sulullah’ın, Ebubekir’in ve Ömer’in mezarlarının kapalı bir yerde bulunduğunu üstelik ellerinde jop bulunan özel görevliler tarafından muhafaza edildiğini yakından görmüştüm. Kimse yakından içeriye bakmaya bile cesaret edemi-yordu, nerede kaldı ki içerisine bir şeyler atmaya kalkışsın. Bir de her tarafı kapalı olduğu için esasen içeriye bir şey atmak mümkün değildir. Suudîlerin eli joplu muhafızlarının şiddeti ise herkes tarafından malumdur. Bu yüzden öyle görünüyor ki, Suudî görevliler, kâfir saydıkları Şiîlere bu iftiraları atarak Müslümanları onlara karşı kışkırtmaya çalışıyorlar ve bu yolla en azından takındıkları tavır karşısında diğer Müslümanların susmalarını sağlamak istiyorlar. Öte yandan Müslümanlar da kendi ülkelerine döndüklerinde bu yalanları yaymaya vesile oluyorlar. Böylece Suudîler bir taşla iki kuş vurmak istiyorlar.

Bu da benim güvendiğim bir kişinin anlattıklarına ben-ziyor. O diyordu ki:

“Ben tavaf ile meşgul iken bir genç izdiham sebebiyle rahatsızlanıp elinde olmaksızın kustu. Haceru’l-Esved’in muhafızları, bu zavallıyı bu perişan hali ile sürükleyerek dışarı çıkardılar, sonra Kâbe’yi kirletmek için beraberinde pislik getirmiştir diyerek onu suçladılar ve aynı gün o zavallıyı idam ettirdiler.”

Sonra da Arabistanlı arkadaşımın Şia’nın kâfir olduğuna dair ortaya attığı delilleri düşünmeye başladım. Ne kadar düşündüysem, Şiîlerin ağladıkları, göğüslerine vurdukları, taşa secde ettikleri, kabirlerin etrafında namaz kıldıkları gibi kişinin imanını asla zedelemeyen birkaç basit amelî farklılıktan başka bir şey aklıma gelmedi.

Sonra düşündüm ki acaba Allah’ın birliğine ve Hz. Mu-hammed’in (s.a.a) onun Resulü olduğuna iman eden, namaz kılıp zekât veren, Ramazan ayında oruç tutan, hacca giden, iyilikleri emredip, kötülüklerden sakındıran bir insa-nı, yukarıda değindiğimiz sözlere dayanarak kâfir saymak mümkün müdür?

Ben dostum ile neticesi olmayan bir tartışmaya girmek istemiyordum; onun için: “Allah bize ve onlara doğru yolu göstersin ve İslâm’a ve Müslümanlara karşı komplo hazırlayan İslâm düşmanlarına lânet etsin.” demekle yetindim.

Umre amellerini yerine getirirken Kâbe’yi tavaf ettiğimde etrafımda çok az adam vardı. Ben namaz kılıp Allah’tan benim basiretimi açıp doğru yolu bana göstermesini istedim. Hz. İbrahim’in (a.s) makamında dururken şu ayeti kerimeyi hatırladım:

Ve Allah için hakkıyla savaşın, o sizi seçmiş ve size dinde bir güçlük yüklememiştir; babanız İbrahim’in dini. O, daha önce bu Kur’ân’da da sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi ki Peygamber size tanık olsun, siz de onlara tanıklık edesiniz; artık namaz kılın, zekât verin ve Allah’a sarılın, O’dur dostunuz, ne de güzel dosttur, ne güzel yar-dımcı.[1]

Sonra da Hz. İbrahim’le veya Kur’ân’ın buyurduğu gibi babamız İbrahim’le dertleşmeye başladım ve dedim ki:

Ey baba! Bizi Müslüman olarak adlandıran! bak nasıl senden sonra evlâtların bölünmüşler. Bazıları Yahudi, bazıları Hı-ristiyan, bazıları ise Müslüman olmuşlar. Yahudiler kendi aralarında yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ve Müslümanlar ise yetmiş üç fırkaya bölünmüşler. Bir fırka hariç bunların hepsi hak yolundan sapmış durumdalar. Yalnız bir fırka senin akidende kalmış ey baba!

Acaba bunların hepsi (kaderiye fırkasının) dediği gibi ilâhî takdirden mi ibarettir? Yani Allah mı birinin Yahudi ve diğerinin Hıristiyan veya Müslüman veyahut mülhit ve müşrik olmasını mı yazmıştır veya dünya sevgisi ve nefsin peşinden gitmek ve Allah’ın emirlerinden uzaklaşmak mı bunlara sebep olmuştur? Nasıl buyuruyor:

Onlar, Allah’ı unuttular ve Allah da onlara ken-dilerini unutturdu.

Benim aklım kaza ve kaderin insanın hayatını O’nun istek ve iradesini bir hiç kılacak şekilde etkilediğini kabul etmiyor. Bana göre Allah bizi yaratmış, doğru ve yanlış yolun her ikisini de bize göstermiş, peygamberler göndererek hakkı batıldan ayırmanın yolunu bize açıklamıştır; ama insan gurur, kibir, inat, zulüm ve tuğyanı yüzünden haktan ayrılıp şeytana meylediyor ve Rahman’dan koparak insanlığa lâyık olmayan yere yöneliyor.

Bu konuda Kur’ân-ı Kerim kısaca ne güzel buyuruyor:

Şüphe yok ki Allah, insanlara hiçbir surette zulmetmez; fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.[2]

Biz delil ve şahitlerin olmasına rağmen yine hakka düş-manlık eden Yahudi ve Hıristiyanları kınamamalıyız. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.a) vasıtasıyla karanlıklardan kurtarılıp nura çıkartılan ve tarihin en üstün ümmeti kılınan İslâm ümmeti de kendi arasında fırka fırka bölünmüş ve birbirlerini tekfir eder duruma gelmişlerdir.

Resulullah (s.a.a) bir Müslümanın Müslüman kardeşiyle üç günden fazla küsülü kalmasına bile müsaade etmemişken, neden bu ümmet bu kadar bölünüp birbirleri hakkında lâyık olmayan sözler söylüyor ve birbirlerinden ömür boyu uzak durmaya çalışıyor.

Ey babamız İbrahim! Neden bu ümmet en iyi ve en üstün ümmet olarak Doğu’ya ve Batı’ya hâkimiyet kurduktan ve onlara ilim ve medeniyet öğrettikten sonra bugün en hakir ve değersiz yığınlar haline düşmüşler. Toprakları düşmanlar tarafından işgal edilmiş ve kendileri orada burada mülteci olarak yaşıyor. Mescidü’l-Aksa’ları, Siyonist diye bilinen bir çetenin işgali altına girmiş. Ülkelerine baktığımızda her yanda fakirlik, açlık, felaket, bulaşıcı hastalıklar, nezaketsizlik, düzensizlik, zulüm, baskı ve geri kalmışlık göze çarpmaktadır.

“Temizlik imandandır.” diye buyuran İslâm’ın emrinden haberdar olan biz Müslümanların ve İslâm ülkelerinin sağlık durumunu Avrupa ülkelerindeki ileri sağlık hizmetleri ve hastalıklardan korunma teşebbüsleriyle karşılaştığı-mızda, mesela basit bir örnek olarak Avrupa’daki umumi tuvaletleri İslâm ülkelerindeki tuvaletler ile mukayese etti-ğimizde, Müslümanların ne kadar da İslâm’ın emirlerinden her alanda uzak kaldığını görmekteyiz. Niçin Müslümanlar kendi ülkelerinde bile kendi akidelerini açıklama hürriyetinden mahrumdurlar. Mesela bir Müslüman İslâmî kıyafete uygun elbise giymede serbest değildir. Oysa ki fâsıklara şarap içme, zina yapma ve çeşitli rezaletleri işleme hürriyeti resmen tanınmış ve bunlar güvence altına alınmıştır.

Müslümanların ise değil bunlara karşı koyma, hatta ikaz etme ve emr-i bi’l-maruf yapma hakkı bile yoktur. Hatta Mısır ve Fas gibi bazı ülkelerde babaların kendi kızlarını açlıktan sattığını bile duymuşumdur.

Allah’ım, niçin bu İslâm ümmetinden böyle uzaklaştın ve onları karanlıklara terk ettin?

Hayır Allah’ım! Affet beni aslında bu ümmet seni unutup senden uzaklaşmış ve şeytanın yolunu seçmiştir. Sen ey hakîm ve kudretli olan Allah, kendi kitabında buyurmuşsun ki:

Kim, Rahman’ın zikrinden (anmaktan) yüz çe-virirse ona bir şeytan musallat ederiz; artık o, arkadaş olur ona.[3]

Ve yine buyurmuşsun ki:

Muhammed, ancak bir peygamberdir; ondan önce nice peygamberler geldi. Ölürse, yahut öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim dönecekse bilsin ki Allah’a hiçbir surette zarar ver-mez, Allah şükredenlerin karşılığını yakında verecektir.[4]

Şüphesiz ki İslâm ümmetinin bu geri kalmışlığı ve zilleti, Müslümanların doğru yoldan sapmış olduğuna kesin bir delildir.

Şüphesiz o az fırka, yani yetmiş üç fırkanın içerisinden hak olan bir fırka ise tüm İslâm ümmetinin kaderini değiş-tiremez. Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

Siz ya iyilikleri emredip kötülüklerden kaçınacaksınız, yahut da Allah sizin kötülerinizi size musallat eder, artık o zaman iyileriniz dua etse de duaları kabul olmaz.

Rabbim! Biz senin indirdiğine inandık, Resul’üne uyduk, bizi buna tanık olanlardan kıl.

Rabbim! Bizin kalplerimizi doğru yola sevk ettin, sonra saptırma ve kendi katından bize rahmet bağışla. Şüphe yok ki sen fazlasıyla bağışlayansın.

Rabbim! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz-san ve bize acımazsan, ziyan edenlerden oluruz.

Oradan Medine’ye gittim. Arkadaşım Beşir oradaki akrabalarından birine mektup yazarak ondan Medine’de bulunduğum süre içerisinde beni ağırlamasını istedi. Üstelik telefon da etti. Onlar Medine’de beni karşılayıp evlerine götürdüler.

O eve varır varmaz yıkanıp, güzel koku sürüp temiz elbiselerimi giyip Resulullah’ın (s.a.a) ziyaretine gittim.

Hac mevsimine nazaran ziyaretçiler çok az idi. Onun için Peygamber’in (s.a.a), Ebubekir’in ve Ömer’in kabirlerinin önünde durabildim.

Oysa hac mevsiminde izdiham yüzünden buna imkân bulamamıştım. Kapıların birine el sürmek istedim, orada duran bekçi bana kızıp beni oradan uzaklaştırdı.

Gittiğim her kapının önünde bir bekçi bekliyordu. Dua okumak ve arkadaşlarımın selâmlarını Resulullah’a iletmek için orada biraz bekleyince bekçiler hemen oradan çekilip gitmemi söylediler. Onların biri ile konuşmak istedim; ama faydası olmadı.

Harem-i Mutahhar’a gelip biraz Kur’ân okumaya başladım. Ayetleri tertil ile okuyup tekrar ediyordum. Resulul-lah’ın (s.a.a) Kur’ân okuyuşumu dinlediğini zannediyordum. Kendi kendime dedim ki: Acaba Resulullah’ın (s.a.a) ölümü diğer insanlar gibi midir? Eğer öyleyse niçin namazlarda ona hitap ediyoruz ki: “Esselâmu aleyke eyyuhe’n-Ne-biyyu ve rahmetullahi ve berekâtuh.” (Allah’ın selâmı, rah-meti ve bereketi sana olsun ey Allah’ın Resulü!)

Eğer Müslümanlar Hızır’ın diriliğine ve ona selâm verenin selâmının cevabını verdiğine inanıyorlarsa ve hatta sûfî tarikatları Şeyh Ahmed Ticanî ve Abdulkadir Geylânî ve diğer şeyhlerini uyanık hâlde görebildiklerini iddia ediyorlarsa, neden biz bu kerameti Hz. Resulullah’a reva görmeyelim? Oysa ki şüphesiz o, Allah’ın kullarının en üstünüdür.

Ama Vahhâbîler hariç diğer Müslümanların Resululla-h’ın makamlarının sınırı olmadığına inandıklarını düşünerek rahatladım. Bu makamları Resulullah’a reva görmeyen tek taife Vahabîlerdir. Ben, bu yüzden ve bir de onların, kendi akidelerinde olmayan müminlere karşı sert davranmalarından dolayı onlardan nefret etmeye başladım.

Ehlibeyt’e selâm vermek için Baki mezarlığına gittim; orada bir ihtiyarın durup ağladığını gördüm, ağlamasından Şiî olduğunu anladım. Kıble’ye doğru dönüp namaz kılmaya başladı; ama aniden Suudî askerlerinden birisi, sanki önceden bunu izliyormuş gibi gelip adamı secde hâlinde tekmelemeye başladı ve öylesine vurdu ki zavallı sırt üstü yere düştü ve birkaç dakika yere serili kaldı.

O asker halen ona vurmaya ve kötü laflar söylemeye devam ediyordu. Artık kendime hâkim olamadım ve askere dedim ki:

– Neden bu zavallıya namaz hâlinde saldırdın? Bu iş haramdır.

Bana bağırarak dedi ki:

– Sus, sen karışma, yoksa buna yaptığımın aynısını sana da yaparım.

Bu zâlimin gözlerinde şerri görünce, hemen ondan uzaklaştım. Ama bir Müslüman’a yardım etmekten âciz kaldığım için kendi kendime kızıyordum. Bu olay, Suudîlere karşı olan nefretimi daha da arttırmıştı. Neden bunlar her istediklerini hiçbir engelle karşılaşmadan halka yapıyorlar?

Orada bulunan bazı ziyaretçiler de kendi kendilerine bu durumdan rahatsız olduklarını bildiren bazı sözler söy-lüyorlardı.

Ama bazılarının da:

– O, bu dayakları hak etmiş, neden kabrin yanında namaz kılıyor? dediğini duydum ve kendimi tutamayarak dedim ki:

– Kim demiş kabirlerin yanında namaz kılmayın diye?

Birisi:

– Resulullah bunu menetmiştir, diye cevap verdi.

Bağırarak dedim ki:

– Peygamber’e iftira ediyorsunuz.

Ama hemen kendime gelerek etrafımdakilerin askere haber verip beni tehlikeye sokabileceğini düşündüm ve yu-muşak bir dille onlara dedim ki:

– Eğer Resulullah menetmiş-se, peki neden milyonlarca Müslüman ve hacı adayı Mes-cidu’n-Nebi’de bulunan Peygamber, Ebubekir ve Ömer’in kabirlerinin yanında namaz kılarak bu haram işi yapıyor? Bu işi haram kabul etsek bile acaba böylesine sertlikle mi engellenmelidir? Müsaade edin Resulullah’ın huzuruna gelerek mescidinde idrarını yapan çöl Arab’ına karşı Resulullah’ın (s.a.a) nasıl davrandığını size anlatayım:

Rivayete göre, bir çöl Arab’ının utanmadan Resululla-h’ın ve sahabenin huzurunda mescidi kirletmesi üzerine sahabeden bazıları bu saygısızlığa tahammül etmeyerek kılıcını çekip müdahale etmek istedi; ama Hz. Resulullah, onlara müsaade etmeyerek şöyle dedi: “Bırakın eziyet etmeyin, bir kova su getirip idrarın üzerine dökün yeter. Sizin göreviniz insanlara kolaylık sağlamaktır; onlara baskı yapmak değil; siz insanları hakka yöneltmelisiniz, ondan nefret ettirmemelisiniz.”

Onlar da Resulullah’ın emirlerine uydular.

Sonra Resulullah (s.a.a) o Arab’ı yanına çağırıp kendi yanına oturttu ve taltifte bulunarak o adama bu mekânın, Allah’ın evi olduğunu[5] ve kirletilmemesi gerektiğini anlattı.

Bunun üzerine o Arap, Müslüman oldu ve ondan sonra en temiz ve en güzel elbiseleriyle Mescidu’n-Nebi’ye gelmeye başladı.

Allah’u Teala Resul’üne buyurmuştur ki:

Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, mutlaka yanından ayrılıp kaçarlardı.

Dinleyenlerin bazıları bu hadiseden etkilendiler ve onlardan biri beni bir kenara çekip dedi ki:

– Kardeşim siz nerelisiniz?

– Tunusluyum, dedim.

– Allah’ını seversen bu sözleri bir daha ağzına alma, yoksa başın belâya girer… dedi.

Bu sözleri duymam, kendilerini Harameyn’in (Mekke ve Medine’nin) savunucusu olarak tanıtıp ve Allah’ın evininin ziyaretçilerine bu kadar baskı yapan Vahhâbîlere karşı nefretimi daha da arttırdı.

Çünkü kimse kendi görüşünü anlatamıyordu, hatta onların akidesine ters düşen hadisleri söylemek hakkına bile sahip değildi.

Oradan ismini bilmediğim yeni arkadaşın evine gittim. Akşam yemeğinde karşı karşıya oturduk. Yemeğe başlama-dan önce nereye gittiğimi sordu, ben de karşılaştığım bu hadiseyi baştan sona ona anlattım ve dedim ki: “Kardeşim vallahi ben artık Vahhâbîlerden nefret edip Şiîlere meylediyorum.” Arkadaşım bu sözü duyunca rengi değişip yemek yemeden kalkıp gitti. Ben de biraz onu bekledikten sonra o şekilde uykuya dalmışım.

Mescidu’n-Nebî’nin ezan sesi ile uykudan uyandım. Yemek aynen yerinde idi. Ev sahibinin oraya gelmediğini anlayıp onun bir Suudî görevlisi olabileceğinden endişe et-meye başladım. Bunun üzerine kimseyi haberdar etmeden süratle o evden ayrıldım ve Resulullah’ın (s.a.a) mescidine geldim. Akşama kadar Resulullah’ın hareminde namaz kılıp ziyaretle meşgul oldum. Yalnız, abdestimi yenilemek için dışarı çıkıyordum.

İkindi namazından sonra hatiplerden birinin namaz kılanların arasında ders verdiğini gördüm, onların yanına gidip oturdum. Derste oturanlardan sorunca onun Medine’nin kadısı olduğunu öğrendim. O, dersinde Kur’ân’ın bazı ayetlerini tefsir ediyordu. Dersten sonra kalkıp gitmek istediğinde durdurup dedim ki:

– Allah Teala’nın: “Allah ancak, ey Ehlibeyt sizden her çeşit pisliği gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmek istiyor.” ayetinde geçen Ehlibeyt’ten maksat kimdir?

– Peygamber’in kadınlarıdırlar. Çünkü ayetin başında buyuruyor ki: “Ey Peygamber’in eşleri, siz öbür kadınlardan birine benzemezsiniz.

Dedim ki:

–Şia âlimleri diyorlar ki: “Bu ayet; Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’in hakkında nazil olmuştur.” Ben onlara cevap olarak dedim ki: “Bu ayetlerin baş kısmı Peygamber’in hanımlarına hitap ediyor ve ‘Ey Peygamber’in eşleri…’ diyor.” Onlar buna cevaben şöyle dediler: “Peygamber’in kadınlarına ait olan yerde fiillerin hepsi Arapça dilinde kadınlara ait olan zamirlerle gelmiştir. Mesela: ‘Lestunne, in’ittekay-tunne, fela tahza’ne ve karne fî buyutikunne, vela teberrec-ne ve ekimne’s-salate ve atine’z-zekâte ve eti’nellahe ve re-sulehu…’ Ama Ehlibeyt’e mahsus olan yerde artık kadınlara ait olan zamirler değişip onun yerine buyurmuş ki: ‘Li-yuzhibe ankum’ ve ‘yutahhirakum’. ‘Kum’ eki de Arapça’da erkeklere mahsus bir ektir, ama ‘kunne’ kadınlara mahsus olan bir ektir.”

Bu sırada gözlüğünü kaldırıp bana mânâlı şekilde baktı ve şöyle dedi:

– Aman bu zehirli fikirlerden kaçın ve uzak dur! Şiîler kendi istediklerine göre Kur’ân’ın ayetlerini değiştirmişler. Onlar Ali ve evlâtları hakkında bazı ayetler çıkarmışlardır, biz bunu kabul etmiyoruz. Onların (Mushaf-ı Fâtıma) diye bir başka Kur’ân’ları vardır. Ben, seni onların hilelerine kapılmaman için ikaz ediyorum.

Dedim ki:

– Efendim ben kendime güveniyorum, size bu soruyu sormam, konuyu iyice araştırmak istememden dolayıdır.

O bana:

– Nerelisin? diye sordu.

– Tunusluyum, dedim.

İsmimi sordu.

– Ticanî, dedim.

Ahmed Ticanî’yi tanıyıp tanımadığımı sordu.

– Evet, dedim. O bir tarikat şeyhidir.

Dedi ki:

– Evet, o sömürgeci Fransız’ın uşağı idi. Fransa’nın Ce-zayir ve Tunus’ta yerleşmesi için önemli rol oynamıştır. E-ğer Fransa’ya gidersen, Paris’teki Milli Kütüphane’ye gidip orada Fransa Ansiklopedisi’ndeki A harfine bakabilirsin; hatta Fransa devletinin Ahmed Ticanî’nin kendilerine yaptığı hizmetlerden dolayı, ona iftihar madalyası verdiği bile orda yazılıdır.

Onun bu sözlerine çok şaşırdım. Ardından ona teşekkür edip ayrıldım.

Medine’de bir hafta kaldım kırk namaz kılıp bütün ziyaret yerlerini ziyaret ettim. Oradaki ikamet müddetim boyunca her şeyi dikkatle izliyordum. Ama her geçen gün Vahhâbîliğe karşı nefretim ve öfkem daha çok çoğalıyordu.

Medine’den Ürdün’e gittim ve orada önceki hac yolculuğumda tanıştığım arkadaşlarla görüştüm ve üç gün orada kaldım. Onların Şia’ya karşı nefret ve düşmanlıklarının Tu-nuslulardan daha çok olduğunu gördüm.

Aynı söylentiler fazlasıyla bunların arasında da yaygındı. Ama hangisinden delil soruyorduysam: “Biz böyle duyduk.” diyorlardı.

Onların arasında Şia’dan birisiyle oturup konuşan yahut onların kitaplarını okumuş olan birine bile rastlamadım.

Hatta çokları ömürlerinde bir Şiî dahi görmemişlerdi.

Oradan Suriye’ye gidip Şam’da Emevî Camii’ni ve onun yanında Hz. Hüseyin’in (a.s) başının bulunduğu makamı ziyaret ettim ve yine orada Hz. Zeyneb ve Salahaddin Eyyubî’yi de ziyaret ettim.

Beyrut’tan direkt olarak Trablus’a hareket ettim; bu yolculuk deniz yoluyla dört gün sürdü.

Yol boyunca ben, hem bedensel ve hem de zihinsel bakımdan iyice istirahat ettim. Bu dört gün zarfında epeyce uzun süren yolculuğumu aynen bir film şeridi gibi zihnimden geçirmeye ve değerlendirmeye başladım.

Neticede Vahhâbîlerden uzaklaştığımı, hatta onlara kar-şı ruhumda kin ve nefret oluştuğunu ve buna mukabil, Şia’ya muhabbet ve ilgimin çoğaldığını gördüm, Allah’a bu yolculuk boyunca hep bana lütufta bulunup benden inayetini esirgemediği için şükrettim ve O’ndan hak yolu bana göstermesini istedim.

Kendi vatanıma, aileme, akraba ve dostlarıma özlemle döndüm ve onların hepsini sağlık ve esenlik içerisinde gör-düm ve sevindim.

Eve varır varmaz benden önce gelmiş olan çok sayıda kitapla karşılaşmam beni daha bir sevindirdi. Kitapların nereden gönderildiğini biliyordum… Böylece sözlerinde durup, hediye ettikleri kitaplardan fazlasını gönderenlere muhabbet ve sevgim daha da arttı.


[1]– Hacc, 78

[2]– Yûnus, 44

[3]– Zuhruf

[4]– Âl-i İmrân, 144

[5]– Âl-i İmrân, 159

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*