12- Araştırmaya Başlamam

Kitapları, kütüphane yaptığım odaya dizdim ve birkaç gün istirahata çekildim.

Yeni ders yılının başlamasıyla iş programım belli oldu; haftanın üç gününü peş peşe görev yapacaktım ve kalan dört gününde ise boş idim. Böylece gelen kitapları okumaya başladım.

İlk önce Akâidu’l-İmamiyye (İmamiye Şia’sının İnançları) ve Aslu’ş-Şia e Usuluha[1] (Şia’nın Aslı ve Esasları) isimli kitapları okudum. Şia’nın fikir ve inançlarının esasları hakkında gönlüm rahatladı.

Sonra Seyyid Şerefuddin’in yazmış olduğu “el-Müra-caat” isimli kitabı okumaya başladım. Bu kitaptan birkaç sayfasını okumam, ona tamamen bağlanmam için yetti.

Bu kitap beni kendisine öyle bağlamıştı ki mecbur kal-mayıncaya dek onu elimden bırakmıyordum. Hatta bazı za-manlar onu kendimle birlikte okula götürüyordum.

Bu kitapta, bir Şiî âlimin, el-Ezher’in büyüğü olan bir Sünnî âlimin sorularını ve itirazlarını nasıl çözdüğünü ve onun anlamayamadığı şeyleri ona anlattığını görmem beni çok şaşırttı.

Bu kitapta aradığımı bulmuştum; çünkü bu kitap diğer kitaplar gibi yazarının bir soru ve itirazla karşılaşmadan istediğini yazıp geçtiği bir eser değildi. Bu kitap, iki ayrı mezhepten olan büyük âlimlerin tartışmalarını içeriyordu. Her âlim diğerinin sözlerini tam bir titizlik ve dikkatle inceliyor ve karşıdakine inceden inceye hesap soruyordu. Tar-tışmalarında her iki taraf Müslümanların temel kaynağına (Kur’ân’a ve Sünnîlerin sahih kabul ettiği eserlerde yer alan Sünnete) istinat ediyorlar.

Aslında bu kitabın tartışmaları benim gibi hakikati arayan ve onu kabul etmeye kararlı olan bir insan için güzel bir kaynak sayılırdı. Onu okumam bana oldukça faydalı oldu; bu kitabın benim üzerimde büyük hakkı vardır.

Söz konusu kitapta, sahabenin Resulullah’ın emirlerine uymadıkları mevzuunu okudum. Bu konuda orada birkaç misal zikredilmişti. Bu misallerden biri “Perşembe Gününün Musibeti” diye bilinen bir olaydı.

Ben Ömer efendimizin, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sözlerine itiraz ederek Resulullah’ı saçmalamakla ve sayıklamakla suçlayabildiğine inanamıyordum. İlk önce bu rivayetin tek kaynağının Şia kitapları olduğunu sanıyordum. Ama bu Şia âliminin bu rivayeti Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’den naklettiğini görünce artık çok şaşırdım ve ken-di kendime dedim ki: “Eğer bu rivayeti Sahih-i Buharî’de bulursam muhakkak bu, benim görüşümü etkileyecektir; bu durumda bazı fikirlerimi yeniden gözden geçirmem gerekecek.”

Konuyu araştırabilmek için başkente gittim oradan, Sa-hih-i Buharî’yi, Sahih-i Müslim’i, İmam Ahmed İbn Han-bel’in Müsned’ini, Sahih-i Tirmizî’yi, İmam Malik’in Mu-vatta’sını ve bunlardan başka da diğer birkaç meşhur eseri aldım. Eve varmayı bile beklemeden başkentle Kafse arasında çalışan otobüste Sahih-i Buharî’yi açıp “Perşembe Gününün Musibeti” denen hadiseyle ilgili hadisleri aramaya başladım. İstemediğim hâlde Seyyid Şerefuddin’in kitabında söz konusu hadiseyle ilgili naklettiği hadisin aynı şekilde Sahih-i Buharî’de yer aldığını gördüm ve şaşırdım.

İlk önce, nakledilen bu hadiseyi kökten inkâr etmeye çalıştım. Gerçekten Hz. Ömer’in böyle bir tutuma sahip ol-masına inanamıyordum; ama Ehlisünnet ve’l-Cemaat’in Sa-hih’lerinde gelen hadisi inkâr etmek benim ne haddimdi?

Çünkü biz hep Sahih-i Buharî başta olmak üzere, “Sahih”lere inanıp onun doğruluğuna şehadet ederiz. Eğer onda şüphe edersek yahut onun bir kısmını inkâr eder yalan-larsak, ilk önce o kaynaktan, sonra da tüm akaidimizden vazgeçmemiz gerekir.

Elbette Şia hocası bu hadisi kendi kitaplarından nakletmiş olsaydı, ona inanmazdım. Ama Ehlisünnet ve’l-Ce-maat’in temel kitaplarından naklettiği için itirazıma bir yer kalmamıştı.

Bu kaynaklar, bize göre Kur’ân’dan sonra en doğru kitaplar sayılırlar.

O hâlde onun içindekilere inanmalıyım; yoksa “Sahih”lerin tümünden şüphe etmek lâzım gelirdi. Bu ise, İslâm ahkâmına olan itimadımızın sarsılmasına sebep olurdu. Çünkü İslâm ahkâmı Kur’ân-ı Kerim’de üstü kapalı bir şekilde ve tafsilatına inilmeksizin zikrolunmuştur.

Risalet döneminden (Asr-ı Saadet’ten) uzak olan bizim için dinimizin hükümlerini öğrenmenin tek yolu bu “Sahih”lere başvurmaktır. Bizim için, nesiller boyunca dinin ahkâmını öğrendiğimiz bu kitaplardan vazgeçmek asla müm-kün değildir.

Sonunda ben kendi kendime bütün zorluklarına rağmen bu tür konuları köklü bir şekilde incelemeyi kararlaştırdım ve bir fırkanın inandığı ve diğer fırkanın kabul etmediği hadisleri bırakıp, araştırmamda yalnız Şia ve Sünnîlerin doğruluğunda ittifak ettikleri hadislere dayanmaya ahdettim. Ben bu metotla bir yandan millî ve mezhebî taassuplardan kaçınmayı ve diğer yandan da şüphe ve tereddütten kurtulup Allah’ın en büyük nimeti olan kesin iman zirvesine ulaşmayı hedef almıştım.


[1]– Aslu’ş-Şia ve Usuluha kitabı, Caferî Mezhebi ve Esasları adıyla Merhum Prof. Dr. Abdulbaki Gölpınarlı tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiş ve yayınlanmıştır. (Mütercim)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*