13- Alevi/Şia ve Ehlisünnet Açısından Sahabe

İhtilâflı konuların mihverini oluşturan ve mezhebî ihtilâflarda hakkı bulmaya yardımcı olan en önemli konu, sahabenin hayatını, davranışlarını ve fikirlerini incelemektir. Çünkü onlar bizim dinî anlayışımızda en önemli yere sahiptirler. Müslümanların çoğu, onları asıl kaynak bilmekte ve dinî öğretisinde onları ölçü kabul etmektedir.

Sahabenin bu önemli mevkileri içinidir ki geçmiş İslâm âlimleri onların hayatını ayrıntılarıyla tarih kitaplarında kaydetmişlerdir. Hatta sırf bu konuyla ilgili olarak “Us-du’l-Gabe Fi Temyizi’s-Sahabe”, “el-İsâbe Fî Marifeti’s-Sa-habe”, “Mizanu’l-İtidal” ve bunlara benzer birçok eser yaz-mışlar ve bu kitaplarda Ehlisünnet’in görüşünü esas alarak sahabenin hayatını incelemişlerdir.

Ama burada önemli bir eleştiriyle karşı karşıyayız. O da tarih yazarlarının eserlerini Peygamber’in (s.a.a) Ehlibeyti’ne ve onların Şiasına açıkça düşmanlık eden Emevî ve Abbasîlerin istek ve görüşlerine uygun düşecek şekilde yazmış oldukları gerçeğidir. Dolayısıyla yalnız bu tarihçilerin yazdığı ile yetinerek Ehlibeyt’in savunucusu olan diğer İslâm âlimlerinin sahabe hakkındaki görüş ve fikirlerini incelememek insafa uygun düşmez.

Bu konularda asıl sorun, sahabenin kendisinden başla-mıştır. Çünkü sahabe Resulullah’ın (s.a.a) yazacağı vasiyet hususunda ihtilâfa düşüp kıyamete kadar Müslümanların sapıklığa düşmesini önleyecek olan Resulullah’ın (s.a.a) va-siyetini yazdırmasına engel oldu. Onlar bu davranışlarıyla İslâm ümmetini ilâhî bir nimetten mahrum bıraktıkları gibi bu mahrumiyet sonucu Müslümanların bölük bölük olmalarına ve sonu gelmeyen ihtilâf ve tefrikalara düşmelerine de sebep olmuşlardır.

Hilâfet meselesinde de ilk ihtilâf sahabeden başlamıştır. Onlar, “hâkim güç” ve onlara “muhalif olan grup” olarak ikiye ayrılmışlardır ve bu da Müslümanların, Ali’nin Şiası ve Muaviye’nin Şiası olarak ikiye bölünmelerine sebep olmuştur.

Yine sahabe, Allah’ın kitabı’nın tefsiri ve Resulullah’ın (s.a.a) sünnetinin açıklaması hususunda ihtilâf etmiş ve neticede çeşitli mezhepler ve muhtelif kelam ekolleri meydana gelmiştir ve siyasî hedefler uğruna çeşitli felsefeler ortaya çıkmıştır.

Kısaca Müslümanların bölünüp ihtilâfa düşmelerinin a-sıl kaynağı sahabenin ihtilâfıdır. Yoksa, tek Allah, tek Pey-gamber ve tek Kur’ân’a inananların ihtilâfları başka neye dayanabilir?

İhtilâfların ana menşei, Resulullah’ın (s.a.a) vefatının ilk günü, “Sakife-i Benî Saide”de toplanan sahabelerin ihtilâfı olmuştur. O ihtilâf, doğduğu günden itibaren günümüze kadar varola gelmiştir ve artık ne zamana kadar devam edeceğini de Allah bilir.

Şia hocalarıyla görüşmelerim sonucunda sahabenin onların nazarında üç gruba ayrıldığını öğrendim:

Birinci grup: Seçkin Sahabelerdir. Bunlar Resulullah’ı (s.a.a) iyice tanıyıp, sadakatle onunla birlikte olan, kanlarının son damlasına kadar ona verdikleri ahde vefalı kalan, ihlas ve doğrulukla ona yardım eden, Hz Peygamber’in vefatından sonra da ahiretlerine sıkıca bağlı kalıp şaşmayan ve geri dönmeyen kimselerdir. Allah Teala Kur’ân’ın birçok ayetinde onları övmüş ve Resulullah (s.a.a) da defalarca onları övmüştür. Şia bu tür sahabeye çok hürmet eder, onların seçkinliğine inanır ve tam bir saygıyla onları yad eder.

Aynı şekilde Ehlisünnet de bu tür sahabeyi seçkin bilir onları hürmetle anar.

İkinci grup: Dünya metaından bir şey umduğu için veya korkudan Müslüman olduğu için Peygamber’e (s.a.a) tâbi olan kimselerdir.

Bunlar Müslüman oldukları için Resulullah’a (s.a.a) min-net ediyor, bazen ona eziyet bile ediyor ve onun emir ve yasaklarına önem vermiyorlardı; hatta çoğu zaman açık ve sarih hükmün karşısında kendi görüşlerini öne sürüyorlardı. Kur’ân-ı Kerim, bunların oyunlarını tehdit ve kınama yoluyla etkisiz bırakıyordu.

Bazı ayetlerde yüce Allah onların hatalarını yüzlerine vurarak, onların kaypak şahsiyetlerini ortaya çıkarmıştır. Aynı şekilde Resulullah da (s.a.a) birçok hadisinde onları uyarmıştır. Şia, bu tür sahabeye hürmet etmez onların seçkinliğine asla inanmaz. Sadece onların yaptıkları işleri nakletmekle yetinir.

Üçüncü grup: Münafıklardan ibarettir. Bunlar kendilerini sahabe gibi tanıtan, yani gönüllerinde küfrü gizleyerek, zâhiren iman eden ve bu yolla Resulullah’ı (s.a.a) aldatmak ve ona karşı hile düzenlemek isteyen kişilerdir.

Allah, bunların hakkında Kur’ân’da bir sûre indirmiş ve Kur’ân’ın başka surelerinde de onların tehlikesini hatırlatmıştır ve cehennemin en şiddetli yerinde onları yakacağını vaat etmiştir. Resulullah da (s.a.a) Müslümanların onlardan uzak durmalarını buyurmuş, hatta onların bazılarının isimlerini ve özelliklerini de bazı sahabîlerine öğretmiştir. Şiîler ve Sünnîler, bu tür sahabeye lânet okumak ve onlardan uzak olmak hususunda ittifak etmişlerdir.

Sahabenin bu üç kısmından ayrı bir başka grup daha var ki, onlar sahabeden olmakla birlikte aynı zamanda Re-sulullah’ın akrabasıdırlar. Onlar, Allah’ın kendilerine verdiği ahlakî faziletleri, tertemiz ruhları ve diğer özellikleriyle sahabe arasında seçkin bir mevkie sahip idiler.

İşte bunlar, Ehlibeyt’tirler ki, “Allah onlardan her çeşit pisliği giderip onları tertemiz kılmıştır.[1]

Onlara salavat göndermeyi, Allah Teala Resul’üne salavat göndermek gibi farz kılmıştır ve humusun bir kısmını onlara vermeyi emretmiştir.[2]

Resulullah’ın (s.a.a) tebliğinin karşılığı olarak her Müs-lümana onlara sevgi ve muhabbet beslemeyi vacip etmiştir.[3]

Ve bunlar (Ehlibeyt) Allah’ın uyulmasını emrettiği U-lu’l-Emr (emir sahibi)dirler.[4]

Ve bunlar Kur’ân’ın ayetlerinin tevilini, onun müteşabi-hini (çeşitli mânâlara benzerlik gösteren ayetlerini) ve muh-kematını (mânâsı apaçık olan ayetlerini) bilen ve ilimlerinde şüphe olmayan kimselerdir.[5]

Ve zikir ehli bunlardırlar.

Resulullah bunları Sekaleyn hadisinde Kur’ân’la bir arada zikredip onlara sarılmayı emretmiştir.[6]

Ve yine Hz. Resulullah (s.a.a) bunları Nuh’un gemisine benzetmiş, ona binenlerin kurtuluşa ereceğini ve ondan uzak duranların boğulup helâk olacağını bildirmiştir.[7]

Sahabîler Ehlibeyt’in değer ve makamını biliyorlar ve onlara hürmet ve ikram ediyorlardı. Şia Ehlibeyt’e uymakta ve onları diğer bütün sahabeden üstün saymaktadır. Onlar bu hususta Kur’ân’dan ve sahih sünnetten açık delillerle istinat ediyorlar.

Ehlisünnet ve’l-Cemaat da Ehlibeyt’e hürmet edip onlara saygı gösteriyor ve onları faziletli biliyor; ama sahabeyi Şia gibi üç kısma bölmüyor. Sünnîler münafıkları sahabeden saymazlar. Onlara göre sahabe Peygamber’den sonraki en üstün mahluktur.

Sahabeyi sınıflandırmak isteseler de İslâm’ı kabul edip, o yolda zorluklara tahammül etmede öncelik taşıma bakımından birini birinden üstün sayarlar.

İlk derecede Hulefa-i Raşidîn’i, daha sonra rivayetlerine göre cennetle müjdelenen on kişiden geri kalan altısını sahabenin en faziletlileri olarak sayarlar. Bu nedenle Ehlisünnet, Hz. Resulullah’a (s.a.a) ve Ehlibeyti’ne salavat gön-derirken, tüm sahabeyi de istisnasız olarak onlarla birlikte zikrederler.

Bu, Ehlisünnet ve’l-Cemaat ulemasının görüşüdür ve söz konusu taksim ise Şia ulemasının görüşüdür.

Bu iki görüşü inceleyebilmek için sahabe hakkında derin bir tahkike başladım ve Allah’a ahdettim ki, eğer bana doğru yolu gösterirse her türlü duygusallık ve taassubu bir tarafa bırakarak tereddütsüz ona uyacağım.

Bu araştırmada iki ilkeye bağlı kaldım:

1- Kur’ân tefsirinde ve Resulullah’ın (s.a.a) hadislerinde sadece tüm İslâm mezheplerinin ittifak ettikleri hadislere uymak.

2- Akla uymak; çünkü Allah’ın kullarına verdiği nimetlerin en üstünü akıldır. Allah kullarını onun vesilesiyle diğer mahlukata üstün kılmıştır.

Nitekim, Allah kullarına delil getirdiğinde, onlara akıllarını çalıştırmalarını emredip:

“Acaba akılları yok mu?”

“Acaba anlamıyorlar mı?”

“Acaba düşünmüyorlar mı?”

“Acaba görmüyorlar mı?” vs. diye buyuruyor.

Buna göre araştırma döneminde ben Müslümanlığımı yalnız Allah’a, meleklere, O’nun kitaplarına, Resullerine ve Hz. Muhammed’in Onun kulu ve onun Resulü olduğuna, dinin, Allah katında yalnızca İslâm olduğuna iman etmekte sınırlayarak bu hususlarda sahabelerden hiçbirine, her ne kadar üstün makama sahip olsalar da, Peygamber’e yakınlıkları fazla olsa da yaslanmamayı kararlaştırdım.

Ben bir araştırmacı olarak kendimi ne Emevî, ne Abbasî, ne Fâtımî, ne Sünnî ve ne de Şiî olarak görüyordum.

Yine doğru bir inceleme yapabilmek için ne Ebubekir, ne Ömer, ne Osman, ne Ali ve hatta ne de Hz. Hamza’nın katili Vahşi hakkında daha önceden bir hüküm vermiyor ve hiçbirine karşı önyargı beslemiyordum. Zira Hz. Hamza’-nın katili bile sonradan Müslüman olmuş ve Hz. Resulullah da (s.a.a) onu affetmiştir. İslâm’a dahil olmak geçmiş günahları temizler.

Önceki görüş ve firiklerime körü körüne bağlanmaktan kendimi kurtarmaya muvaffak olup sırf Allah’ın rızasını kazanmak ve hakkı bulmak için bu araştırmayı başlatmak istediğimden, bu işte her şeyden çok Allah Teala’nın yardımına güveniyor ve tahkikime başlıyorum. Bu araştırmada ilk inceleme konusu olarak sahabenin davranış ve tutumlarını ele alacağım.

1- Sahabe, Hudeybiye Anlaşması’nda

Olayın özeti şöyledir:

Hicretin altıncı yılında Resulullah (s.a.a) Umre yapmak için sahabeden bin dört yüz kişi ile yola çıktı ve onlara kılıçlarını kınlarına koymalarını emretti.

Kureyş’le savaş için değil, Umre ziyaretini yapmaya gel-diklerini bildirmek için Zu’l-Huleyfe denilen yerde ihram bağlayıp kurbanlıklarının boyunlarına nişan taktırdı.

Kureyş Arapları, Hz. Muhammed’in (s.a.a) Mekke’ye geldiğini duyduklarında, onun Kureyş’in gücünü kırarak zorla Mekke’ye girmiş olduğunun sanılmasından korkuyorlardı.

Bu yüzden Süheyl İbn Amr İbn b. Ebdevetu’l-Amirî’-nin başkanlığında bir heyet göndererek Hz. Peygamber’den geldikleri yoldan tekrar geri dönmesini istediler.

Buna karşılık, gelecek yıl üç gün Mekke’yi onların ziyaretine tahsis etmeyi taahhüt ettiler; daha başka zor şartlar da koydular. Hz. Resulullah (s.a.a) Allah’ın gönderdiği vahiy gereğince bütün bunları kabul etti.

Ama sahabeden bazıları Resulullah’ın (s.a.a) bu tavrını beğenmeyip şiddetle ona muhalefet ettiler.

Ömer İbn Hattab Resulullah’ın yanına gelip dedi ki:

– Sen Allah’ın gerçek Resulü değil misin?

Resulullah buyurdu:

– Evet Resul’üyüm, buyurdu.

Ömer:

– Peki biz hak, düşman batıl değil mi? dedi.

Resulullah:

– Evet; öyledir, buyurdu.

Ömer:

– O hâlde neden kendimizi zillete düşürüyoruz? dedi.

Resulullah buyurdu ki:

– Ben Allah’ın Resulü’yüm, asla ona itaatsizlik etmem, o benim yardımcımdır.

Ömer:

– Sen bize Mekke’ye gidip orayı tavaf edeceğimizi söy-lemiyor muydun? dedi.

Resulullah buyurdu ki:

– Evet ama bu yıl gideceğimizi mi söyledim.

Ömer:

– Hayır, dedi.

Resulullah buyurdu ki:

– O hâlde gelecek yıl tavafını edersin.

Ömer sonra Ebubekir’in yanına gelip:

– Ey Ebubekir, bu kişi Allah’ın gerçek peygamberi değil mi? diye sordu.

Ebubekir de o cevapları verdi ve dedi ki:

– Ey adam! Bu Allah’ın gerçek Resulüdür. O Allah’a asla itaatsizlik etmez. Allah onun yardımcısıdır, sen ona boyun eğ.

Kureyş’le yapılan anlaşma bittikten sonra Resulullah sahabeye hitaben: “Kalkın, kurbanlıklarınızı kesin ve saçlarınızı tıraş edin.” diye buyurdu.

Ama Allah’a andolsun ki, onlardan hiçbirisi kalkmadı ve Resulullah bu sözünü üç kez tekrarladı, yine de kimse emrine uymadı.

Resulullah (s.a.a) çadırına girdi ve dışarı çıktıktan sonra hiç kimse ile konuşmadan kurbanını kesip sonra her birini çağırıp saçını tıraş ettirdi. Bunu gördükten sonra sahabe kalkıp kurbanlıklarını kesti ve birbirlerinin saçlarını tıraş etti. Hatta birbirlerini (ihtilâftan) öldürecek duruma gel-mişlerdi.[8]

Burada naklettiğimiz Hudeybiye Barışı olayı, Şia ve Sünnî âlimlerinin ittifak ettiği bir vakıadır. Taberî, İbn Esir, İbn Sa’d gibi tarih ve siyer yazarları ve Buharî ve Müslim gibi hadisçiler bu olayı nakletmişlerdir.

Böyle bir olayı okuyup sahabenin Hz. Peygamber’e kar-şı bu şekildeki davranışlarına şaşırmadan geçmek mümkün değildir; bu yüzden bu olay üzerinde ciddi bir şekilde durup düşünmeliyiz. Akıllı birisi sahabenin Resulullah’ın emirlerine tamamen itaatkar olduğunu nasıl kabul edebilir? Çünkü bu olay, onların böyle olmadıklarını ortaya koymakta ve söz konusu görüşün hatalı olduğunu ispat etmektedir.[9]

Hz. Peygamber’e (s.a.a) karşı böyle bir davranışı basit bir olay olarak telakki etmeyi veya bu konuda sahabeyi mazur görmeyi hangi akıl kabul edebilir? Oysa Allah Teala buyuruyor ki:

Böyle değil, andolsun Rabbine onlar, aralarında çıkan ihtilâfta seni hakem etmedikçe ve sonra da senin verdiğin hüküm hususunda gönüllerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın onu kabul etmedikçe sana iman etmiş olmazlar.[10]

Acaba Ömer İbn Hattab bu olayda Resulullah’ın emirlerine boyun eğip içinden hiçbir sıkıntı duymadan onun emirlerini kabul etti mi? Yoksa onun Resulullah’a karşı tutumundan şüphe ve tereddüt kokusu mu geliyordu. O, Re-sulullah’a: “Allah’ın gerçek peygamberi değil misin? Sen bize şöyle bir söz vermedin mi?” diyor ve Resulullah’ın verdiği yeterli cevaplara bile teslim olmuyordu. Nitekim Ebubekir’in yanına gidip aynı soruları ona da soruyordu.

Acaba Ebubekir cevap verdikten ve ona: “Peygamber’e itaat et.” dedikten sonra teslim oldu mu?

Bilmiyorum, Ebubekir’in sözleriyle teslim olduğu da şüphelidir. Yoksa neden: “Ben Hudeybiye olayında bazı işler yaptım ve bazı teşebbüslerde bulundum ki…” diye yakınıyordu.

O gün, onun ne işler yaptığını Allah ve Resulü biliyor. Bilmiyorum, oradakilerin hiçbiri Hudeybiye Anlaşması’nın ardından neden Peygamber’in emirlerini dinlemedi. Onlara: “Kalkın, kurbanlıklarınızı kesin ve saçlarınızı tıraş edin.” dediğinde kimse kalkmadı ve Resulullah sözünü üç kez tekrar etti; ama yine de bir faydası olmadı.

Subhanallah! Ben, hakikaten bu okuduklarıma inana-mıyorum. Sahabe Resulullah’ın karşısında nasıl böyle davranabilir?!

Bu olay yalnızca Şia kaynaklarında olsaydı, bunu sahabeye bir iftira olarak kabul ederdim. Ama bu olay o kadar meşhurdur ki, Ehlisünnet hadisçilerinin hepsi onu nakletmiştir.

Ben kendi kendime her iki grubun birleştikleri her şeyi kabul edeceğime dair söz vermiş olduğum için artık bu olayın karşısında hayretle teslim olmaktan başka çarem kal-mamıştı. Öyleyse ne diyebilirim; ve nasıl bir özür getirebilirim?

Resulullah’ın bi’setinden, Hudeybiye Anlaşması’na kadar yirmi yıla yakın bir müddet geçiyordu. Bu müddet içerisinde Resulullah ile aynı beldede yaşayan sahabenin çoğu, onun birçok mucizesini ve nübüvvet nurunu kendi gözleriyle görmüştü.

Öte yandan Kur’ân-ı Kerim durmadan onlara Resulul-lah’a karşı edepli davranmalarını emretmiş ve onunla nasıl konuşacaklarını bile açıklamıştı.

Hatta Resulullah ile konuşurken seslerini Hz. Peygamber’in sesinden daha yükseğe çıkartmaları halinde amellerinin tamamen batıl olabileceğini buyurmuştu.

Akla gelen ihtimal şu ki, diğer sahabelerin içine de şüp-heyi ve tereddüdü Ömer yaydı ve neticede onlar da Resu-lullah’ın sözlerini dinlemediler. Kendi itirafına göre, o bu olayda söylemek istemediği bazı teşebbüslerde bulunmuştur. Yine Ömer İbn Hattab’dan şöyle nakledilmiştir:

O olayda söylediğim sözlerin korkusundan, dur-madan oruç tutup sadaka verdim, namaz kıldım ve köle azat ettim.[11]

Bu ve onun bu olayla ilgili olan diğer sözleri, yukarıda ileri sürdüğümüz ihtimali teyit etmekte ve o hadisede tutumunun ne kadar doğru yoldan uzak olduğunu kendisinin bile fark ettiğini göstermektedir.

Bu olay, gerçekten de şaşırtıcı bir olaydır; ama inkâr edilmez bir gerçektir.

2- Sahabe ve Perşembe Faciası

Olayın Özeti: Peygamber efendimizin ölümünden üç gün önce sahabe Resulullah’ın evinde toplanmıştı. Peygam-ber, kendisinden sonra onların sapıklığa düşmesini önleyecek bir vasiyet yazdırmak için onlardan kağıt ve mürekkep istedi. Ama sahabe onları getirme konusunda ihtilâf etti; bazıları getirmemekle kalmayıp hatta Peygamber’e: “sayık-lıyor” diyerek iftira etti. Peygamber onlara öfkelenip bir şey yazdırmadan onları evinden çıkardı.

Olayın Tafsilatı: İbn Abbas diyor ki:

Perşembe günü… Ne gündü o gün!… Peygamber’in (s.a.a) ağrısı şiddetlenmişti. (Sahabesine) bu-yurdu ki: “Gelin size öyle bir kitap (vasiyetname) yazdırayım ki artık ondan sonra hiç, sapıklığa düşmeyesiniz.” Ömer, “Resulullah’a hastalığı galip gelmiş, elimizde Allah’ın kitabı vardır ve Allah’ın kitabı da bize yeterlidir!” dedi.

Evde oturan sahabeler arasında ihtilâf çıktı; bazıları dediler ki: “Resulullah’ın istediklerini hazırlayın; size bir yazı yazdırsın ki, ondan sonra asla sapıklığa düşmeyesiniz.” Bazıları ise Ömer’in sözünü tekrarladılar.

Ses ve gürültü Resulullah’ın huzurunda çoğalın-ca, Resulullah: “Kalkın, benim yanımdan gidin.” buyurdu.

İbn Abbas devamlı: “Ah ne büyük musibettir o günün musibeti ki, Resulullah (s.a.a) ile yazmak istediği vasiyetnamesi arasında engel oldu…”[12] diyordu.

Bu hadis şüphesiz sahih bir hadistir.

Çünkü hem Şia âlimleri ve hadisçileri ve hem de Ehlisünnet âlimleri ve tarihçileri kitaplarında nakletmişlerdi. Bu olayı da yine kendimle yaptığım ahde uyarak kabul etmek zorundayım.

Bu yüzden Ömer İbn Hattab’ın Resulullah’ın emirleri karşısındaki tutumu beni hayrete düşürüyor. Resulullah’ın yazdırmak istediği ve bütün ümmeti sapıklığa düşmekten kurtaracak olan husus ve emirler ne idi acaba?

Şüphesiz yazacağı şeyler, Müslümanlar için yeni bir şey olacaktı ve onları her türlü şüphe ve tereddütten kurtaracak bir şey idi.

Şimdilik Şia’nın: “Hz. Resulullah (s.a.a) Ali’nin kendisinden sonra Müslümanların halifesi olmasını yazdıracaktı ve Ömer durumu fark ettiği için Resulullah’ın vasiyetini yazdırmasına engel oldu.” demesini bir kenara bırakalım ve bu sözlerle bir işimiz olmasın. Çünkü ilk merhalede bu iddialarıyla bizi ikna etmeyebilirler.

Ama acaba İbn Abbas’ın hatırladığında gözyaşları kum-ları bile ıslatacak derecede ağladığı ve en büyük musibet olarak andığı ve Resulullah’ın huzurundaki sahabeyi yanın-dan çıkartacak derecede sinirlendiği bir olaya makul bir açıklamamız var mı? Acaba bu acılı hadiseye mantıklı bir yorum bulabilir miyiz?

Ehlisünnet’ten bazıları: “Ömer, Resulullah’ın hastalığının ağır olduğunu bildiği için Resulullah’a acıdı ve Resu-lullah’ı rahatlatmak istedi” diyorlar. Ehlisünnet’in bu tahlilini basit düşünceli kimseler bile kabul etmez, nerde kaldı ki âlimler kabul etsin!

Ben de birkaç kez Ömer adına bazı mazeretler uydurmaya çalıştım; ama çabam boşa gitti. Çünkü olayın gerçeğine ters düşmekteydi. Hatta eğer Ömer’in dediği (yehcuru) (Resulullah sayıklıyor) cümlesinin yerine “ağrısı ona galip gelmiş” sözünün söylendiğini kabul etsek bile, yine Öme-r’in: “Kur’ân vardır, Kur’ân bize yeterlidir!” sözü, hiçbir şekilde tevil edilemez.

Acaba Kur’ân Resulullah’a inmişken Ömer, Kur’ân’ı Re-sulullah’tan daha mı iyi biliyordu?

Yoksa haşa Resulullah ne konuştuğunu mu bilmiyor-du; yoksa Ömer bu sözleriyle ayrılık yaratmak mı istiyordu?

Allah’ım bizi affet!

Eğer Ehlisünnet’in bu tahlilleri doğru olsaydı, Resulul-lah’ın Ömer’in bu temiz ve güzel niyetinden haberi olması lazım idi. Ona sinirlenip: “Kalk buradan git” diyeceğine teşekkür ederdi.

Peygamber onları kovduğunda onun sözüne bakıp kalkıp evden gidenlere niçin o zaman “Peygamber sayıklıyor” demediler? Acaba kalkıp gitmeleri Resulullah’ın vasiyetna-mesinin yazılmasına engel oldukları ve planlarını gerçekleştirdikleri için değil miydi?

Onların Peygamber’in huzurunda çıkardıkları kargaşa ve ihtilâfın menşei, sahabenin iki gruba bölünerek, bir kıs-mının: “Bırakın Peygamber yazısını yazsın ki, ondan sonra sapmayalım.” demesi, bir grubun da buna karşı çıkıp Öme-r’in sözünü tekrarlaması ve haşa “Resulullah sayıklıyor.” demesiydi.

Bundan anlaşılıyor ki bu hadise, Ömer’e mahsus basit bir olay değildi. Yoksa, hevesine uyarak konuşmadığını, halkı hidayete sevk etmede hastalığının onu etkilemeyeceğini buyurarak Resulullah onu susturabilirdi. Ama Ömer’in itirazının ardından durumun karışması ve bir grubun onun sözünü desteklemesi iyice gösteriyor ki bunlar, Resululla-h’ın vasiyetnamesinin yazılmasını önlemek hususunda anlaşmışlardı.

Böylece sahabe Resulullah’ı incitecek söz ve davranıştan kaçınmak hususundaki Allah’ın apaçık emrini unutmuş veya görmezlikten gelmişti.

Allah Teala buyuruyor ki:

Ey insanlar, seslerinizi Peygamber’in sesinden daha yüksek şekilde da yükseltmeyin ve onunla birbirinizle konuştuğunuz gibi yüksek sesle konuşmayın. Sonra yaptığınız ameller mahvolur gider ve siz anlamazsınız bile.[13]

Bu hadisede Resulullah’ın (s.a.a) huzurunda yüksek sesle konuşmadan öte: “Bu kişi sayıklıyor.” diyecek derecede ona küstahlık gösterilmiştir. Sonra da Resulullah’ın huzurunda münakaşaya girilmiş ve sözlü çatışmalar meydana gelmiştir.

Ben öyle inanıyorum ki, orada bulunanların çoğu Ömer’in sözünü desteklemişti. Bu yüzden Resulullah (s.a.a) artık yazıyı yazdırmasının bir faydasının olmadığını görmüştür. Çünkü bunların kendisine hürmet etmediklerini, Allah’ın onun hakkındaki emirlerine boyun eğmediklerini açıkça görüyordu. Allah Teala Resulullah’a nasıl davranılacağını, onunla nasıl konuşulacağını açıkça buyurmuşken, onlar bu ilâhî hükme aldırış etmemişlerdi. Allah’ın emirlerine karşı böyle davranan kimselerin, Resulullah’ın yazdıracağı şeyi hiçe sayacakları ortada idi.

Bu olayların ardından Hz. Resulullah bildiği bir ilâhî hikmet gereği artık vasiyetnamesini yazdırmadı. Resululla-h’ın (s.a.a) hayatında saldırıya maruz kalan bir vasiyetname ile onun vefatından sonra nasıl amel olunurdu?

Hatta itiraz eden kişiler, Resulullah’ın vefatından sonra, Resulullah bunu yazdırdığında (neuzubillah) aklı başında değildi diyerek Resulullah’ın hastalık döneminde açıkladığı bütün hükümler hususunda şüphe yayabilirlerdi.[14]

Allah’ım, senin Resul’ünün huzurunda böyle davranılmasından sana sığınıyorum. Allah’ım, bizi affeyle!

Ömer İbn Hattab’ı da bu davranışları hususunda nasıl mazur görebiliriz? Veya onun kötü bir niyete sahip olmadığını nasıl iddia edebiliriz?

Oysa ki o hadiseye şahit olan sahabelerden bazıları o olayı hatırladıklarında gözyaşları yerin kumlarını ıslatacak derecede ağlamış ve o günü Müslümanların en acılı ve en musibetli günü diye yad etmişler.

Ben bu hadise ile ilgili olarak Ehlisünnet kitaplarında yazılı olan yorumlamaları ve uydurulan mazeretleri reddediyorum. Ben bu olayın acısından kurtulmak için onu kökünden reddetmek istedim. Ama ne yapayım, sahih kitaplarımız bu sözleri yazmışlar ve bunun doğruluğunu tespit etmişler.

Ama Şia’nın bu olayla ilgili görüşünün daha tutarlı ve mantığa uygun bir tahlil olduğunu gördüm. Çünkü bu tahlili takviye eden, hatta ispatlayan birçok delil mevcuttur.

Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr’a: “O kadar sahabenin içinde Ömer Resulullah’ın kendisinden sonra Ali’nin halifeliğini vasiyetinde yazdıracağını nasıl anladı?” diye sorduğumda, bana o şöyle cevap vermişti:

Bunu yalnız Ömer değil, orada bulunanların ço-ğu da anladı. Çünkü Resulullah önceden de bu sözünün benzerini açıklamıştı, örneğin defalarca: “Ben sizin içinizde iki ağır ve değerli şey bırakıyorum, eğer bu ikisinden ayrılmazsanız benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz. Onlardan biri Allah’ın kitabı, diğeri Ehlibeyt’imdir.” buyurmuştur. Hastalığın-da da: “Gelin size bir şey yazdırayım ki, benden sonra asla sapıklığa düşmeyesiniz.” diye buyurunca, orada bulunanlar (Ömer de dahil) Hz. Resulul-lah’ın (s.a.a) Gadir-i Hum’da ve diğer yerlerde buyurduğu yukarıdaki sözünü, yani Kur’ân ve başta Hz. Ali olmak üzere Ehlibeyt’e uymanın farz olduğunu yazdırarak takviye etmek istediğini biliyordu.

Resulullah açıkça: “Benden sonra Kur’ân’ı ve Ali’yi size bırakıyorum.” diye yazdırmak istiyordu. Bunun benzerini diğer münasebetlerle de defalarca buyurmuştu; hadisçiler Resulullah’ın bu sözlerini kaydetmişlerdir.

Kureyş’in çoğu Hz. Ali’ye boyun eğmek istemi-yordu; çünkü Hz. Ali’nin (a.s) yaşı küçük olduğu gibi, o İslâm uğruna Kureyş’in burnunu da yere sür-müş, pehlivanlarını öldürmüş biriydi. Elbette Ku-reyş buna rağmen Hudeybiye Anlaşması’na ve Re-sulullah’ın Abdullah İbn Ubey’in cenaze namazını kıldırmasına karşı yapılan itirazlardaki gibi, tekrar Peygamber’e karşı çıkmaya cesaret edemiyordu.

Ömer’in Resulullah’ın yazı yazdırmasına muhalefet etmesi, onları cesaretlendirerek Peygamber’e karşı gelmeye teşvik etti.

Ömer’in: “Allah’ın kitabı içimizdedir, bize Kur’-ân yeterlidir!” sözü, Hz. Resulullah’ın buyurmuş olduğu: “Kur’ân ve itretimden olan Ehlibeyt’imden ayrılmayın.” sözünün tam zıddıdır. Çünkü Ömer’in söylediği sözün mânâsı şudur: Allah’ın kitabı bize yeterlidir, bizim Ehlibeyt’e ihtiyacımız yoktur.

Bu olayın bundan başka mantıklı bir yorumu yoktur. Elbette bir kimse yalnız Allah’a itaat edilmesinin gerektiğini ve Resulullah’a itaat etmenin gerekmediğini söylerse, ona göre başka yorumlar da bir anlam taşıyabilir; ama Resulullah’a itaati Allah’a itaatten ayırmanın (dinin temelinin yıkılması anlamına geldiğinden) batıllığı aşikârdır.

Eğer ben kör taassubumu bir tarafa bırakıp hislere kapılmak yerine aklıselim ve hür düşünceyle karar verecek olursam Seyyid M. Bâkır es-Sadr’a ait olan bu tahlili kabul etmeliyim…

Tarih, bazı hükümdarların Resulullah’ın sünnetinde çelişki olduğunu söyleyerek onu reddettiklerini kaydediyorsa, elbette bunların bu tutumlarının tarihî kökleri mevcuttur. Ömer ve onun sözünü destekleyenler, Resulullah’ın vasiyetnamesini kurtaracak olan sünnetten, mahrum bırakmışlardır. Ben bu hadiseyi okuyup sanki hiçbir şey olmamış gibi geçenlere çok şaşırıyorum. Oysa bu hadise, İbn Ab-bas’ın dediği gibi, İslâm’a ait en büyük musibetlerden biridir. Ben, Hz. Peygamber’in değerini düşürmek ve İslâm’ın aleyhine olmak pahasına, sahabeyi savunmak ve onların de-ğerini korumak isteyenlere daha fazla şaşıyorum.

Biz neden hakikatten kaçıyoruz ve onu heveslerimize uymadığı için görmezlikten geliyoruz? Neden sahabenin de bizim gibi insan olduklarını ve onların da biz gibi beşerî arzu ve isteklerin, heva ve heveslerin etkisinde kaldıklarını itiraf etmiyoruz?

Bu işin şaşılacak bir yönü de yoktur. İnsan bunu yüce Allah’ın kitabını okuduğunda anlar; Kur’ân-ı Kerim geçmiş peygamberlerin hayatlarını anlattığında, o peygamberlere ait kavimlerin o kadar mucizeleri gözleriyle görmelerine rağmen yine de onlara karşı geldiklerini beyan ediyor…

Rabbimiz! Bizi hidayete sevk ettikten sonra kalplerimizi saptırma, kendi katından bize rahmet bağışla, sen çok çok bağışlayansın.

Bu konuyu incelemenin neticesinde Şiîlerin ikinci halifeyle ilgili görüşlerinin ve onu Resulullah’tan sonra Müslümanların hayatında doğan birçok musibet ve müşküllerin sorumlusu olarak görmelerinin sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Zira bütün bu musibetler, Resulullah’ın Müslü-manları sapıklıktan kurtaracak ve onlara hidayet bahşedecek vasiyetinin yazdırılmasının önlendiği günden itibaren başlamıştır. Yani Ömer ve onu destekleyen sahabîlerin Re-sulullah’ın vasiyetini yazdırmaya engel oldukları perşembe gününden.

3- Sahabe ve Üsame Ordusu

Olayın Özeti:

Resulullah, vefatından iki gün önce Rumlarla savaşmak için bir ordu düzenledi ve Üsame İbn Zeyd’i ordu komutanı yaptı. Ebubekir, Ömer, Ebu Ubeyde gibi ensar ve muhacirlerin büyüklerini de bu orduya kattı.

Sahabeden bazıları Üsame’nin babası Zeyd’in komutanlığına da itiraz edip onun ile alay etmişlerdi. İtirazları o dereceye vardı ki, Resulullah sinirlenip hastalığının ağır ve ateşinin fazla olmasına rağmen mübarek başını bağlayıp ayaklarını zorla sürükleyerek iki kişinin yardımıyla evden çıkıp mescide geldi ve minbere çıktı.Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

Ey İnsanlar! Üsame’nin komutanlığı hakkında bazılarınızdan duyduğum bu sözler nedir? Babasını komutan yapmama itiraz ettiğiniz gibi şimdi de bunun komutanlığına itiraz ediyorsunuz. Allah’a andolsun ki, babası o zaman komutanlığa lâyık olduğu gibi, oğlu da şimdi komutanlığa layıktır…[15]

Sonra halkı bu işte süratli davranmaya teşvik ederek: “Üsame’nin ordusunu hareket ettirin.” buyurdu. Resulullah bu cümleleri sürekli tekrarlıyordu; ama bu sözlere kulak veren az idi. Sonunda sahabe istemeyerek “Corh” denilen bir yerde çadır kurdu.

Bu gibi olaylar beni hep şu soruyla karşı karşıya getiriyor. Allah ve Resulüne ve emirlerine karşı hakikaten böyle saygısızlıklar olmuş mudur? Peygamber’e bu şekilde karşı gelmeler gerçek midir acaba?

Oysa Resul-i Ekrem Kur’ân’ın buyurduğu üzere onların hayrına düşkün ve müminlere şefkatli ve merhametli idi.

Ben hiç kimsenin bu tür isyanları makul gösterecek, makul bir mazeret uydurabileceğine inanamıyorum.

Her zamanki gibi ben sahabenin şerefini ve değerini il-gilendiren böyle bir hadiseyle karşılaştığımda ilk önce onu inkâr etmeye kalkışıyor ve ya en azından onu görmezlikten gelmek istiyorum. Ama bu boş bir teşebbüsten ibarettir. Çünkü tüm Şia ve Ehlisünnet tarihçilerinin ve hadisçilerinin ittifak ettikleri bir olayı nasıl yalanlayabilirim ve gör-mezlikten gelebilirim.

Oysa ki ben, Allah’a karşı hiçbir mezhep mensubuna taassup göstermeyeceğime ve haktan başka hiçbir şeye değer ve ağırlık vermeyeceğime dair söz vermişim. Ne var ki hak bu konuda çok acıdır. Resulullah buyuruyor ki: “Senin aleyhine dahi olsa hakkı söyle, acı bile olsa hakkı söyle.” Bu hadisedeki hak şudur:

Üsame’nin komutanlığından şüphe eden sahabe, aslında Allah’ın emrine itaat etmemiş, tevil ve şüphe kabul etmeyen sarih nassa muhalefet etmiştir. Her ne kadar bazıları sahabelerin şahsiyetini korumak için bazı mazeretler uydurmaya kalkmışsa da bu mazeretleri gözleri taassup perdeleriyle kapanan ve neye itaat edilmesi ve neden uzak durulması gerektiğini ayırt edemeyen cahil kimselerden başka kimse kabul etmez.

Ben bu tür davranışlara makul bir mazeret bulmak için çok düşündüm; ama ne kadar düşündüysem de bir şey bulamadım. Sonra Ehlisünnet ulemasının zikrettiği mazeretleri inceledim. Üsame’nin komutanlığına karşı gelen sahabeler, Kureyş’in büyükleri idiler ve İslâm’ı kabul etmede öncelikleri vardı.

Üsame ise İslâm’ın Bedir, Uhud ve Huneyn gibi önemli savaşlarına katılmamış bir gençti ve önemli bir savaş tecrübesi yoktu. Peygamber onu komutan yaptığında yaşı küçüktü. Büyük yaşta olanlar ister istemez kendilerinden küçüklerine itaat etmekten ve onun komutanlığı altına girmekten kaçınırlar bu nedenle onun komutanlığına itiraz edip Hz. Resulullah’tan sahabelerin büyüklerinden birini Ü-same’nin yerine komutan olarak seçmesini istediler.

Bu bahane ne aklî ve ne de şer’î bir delile dayanır. Kur-ân okuyan birinin bu gibi bahaneleri reddetmekten başka hiçbir çaresi yoktur. Çünkü Kur’ân buyuruyor ki:

Peygamber’in size emrettiği şeyleri alın ve neden vazgeçmenizi emrederse ondan vazgeçin.[16]

Ve başka yerde de şöyle buyuruyor:

Allah ve Resulü bir işe emretti mi erkek olsun, kadın olsun hiçbir inananın o işi istediği bir şekilde yapmakta muhayyer olmasına imkân yoktur ve kim Allah ve Peygamber’ine isyan ederse, ger-çekten de apaçık bir sapkınlığa düşüp sapıtıp git-miştir.[17]

Bu apaçık naslardan sonra akıllı bir kimsenin kabul edebileceği bir mazeret kalır mı? ve ben Resulullah’ı öfkelendiren bir grup hakkında ne diyebilirim? Oysa ki onlar Peygamber’i öfkelendirmenin Allah’ı öfkelendirmekle aynı mânâya geldiğini iyice biliyorlardı.

Bütün bunlar Hz. Peygamber’e “sayıklıyor” diyerek iftira etmelerine, hasta olduğu hâlde onun yanında ihtilâf çıkararak rahatsız etmelerini müteakip olarak işlenmiştir.

Yani sahabe diye övdüğümüz bu zatlar tövbe edip yaptıkları işlerden dolayı Kur’ân’ın öğrettiği gibi Peygamber’den af dileyeceklerine, bir adım daha ileriye giderek kendilerine en çok şefkatli ve merhametli olan Resulullah’a karşı yeniden isyana ve saygısızlığa kalkıştılar, onun hakkını korumadılar ve ihtiramını gözetmediler. Onu sayıklamakla suçladıktan iki gün geçmeden Üsame’yi komutan yapmasına itiraz ettiler. Sonra Resulullah’ı (s.a.a) üzücü bir hâlde, yani hastalık yüzünden iki kişinin yardımıyla hareket ederek evinden çıkmaya ve halka hitap ederek Üsame’nin komutanlığa lâyık olduğuna yemin etmeye mecbur bırakacak derecede zora koştular.

Bizzat Resulullah (s.a.a) bu itiraz eden kişilerin Üsa-me’nin babası Zeyd İbn Haris’in komutanlığına da itiraz ettiklerini beyan buyurmuştur. Bu da bu şahısların önceden de Peygamber’e karşı geldiklerini ve bunların Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiğinde gönüllerinde rahatsızlık olmadan teslim olan kişilerden olmadıklarını, hatta bunların Allah ve Resulü’nün hükümleri karşısında kendilerine karşı gelme hakkını dahi veren şahıslardan olduklarını ortaya koy-maktadır.

Bu sahabîlerin açıkça Resulullah’a karşı geldiklerine delil şudur: Hz. Peygamber’in sinirlenmesini ve kendi eliyle bayrağı Üsame’ye vermesini ve Üsame’nin ordusuna katılmayı emretmesini gördükleri ve duydukları hâlde yine de gevşeklik gösterdiler ve Resulullah (s.a.a) vefat edinceye dek o orduya katılmadılar.

Resulullah (s.a.a) bunların bu kadar itaatsizliğine ve vefasızlığına şahit oldu ve kalbi dertle dolu olduğu bir hâlde dünyadan irtihal etti.

Vefat hâlinde ümmetinin bu halini gören Resulullah’ın (s.a.a) belki de en büyük derdi onların çoğunluğunun vefatından sonra dine sırt çevireceklerini ve azaba yöneleceklerini ve az bir gruptan başka kimsenin ilâhî azaptan kurtulmayacağını bilmesi idi…

Bu olayı dikkatle incelediğimizde, ikinci halifenin bu olayda en önemli unsurlardan olduğunu ve bu muhalefette merkez noktada yer aldığını görürüz. Çünkü Hz. Resulul-lah’ın vefatından hemen sonra Ömer, halife Ebubekir’e giderek Üsame’yi komutanlıktan azledip onun yerine bir başkasını geçirmesini istedi. Ama Ebubekir dedi ki:

Ey Hattab’ın oğlu, annen yasına otursun, Resu-lullah’ın tayin ettiğini benim kaldırmamı mı isti-yorsun?[18]

Ömer Ebubekir’in anladığı bu gerçeği anlamaktan âciz miydi? Burada tarihçilerin gözlerinden kaçan bir husus mu vardı yahut Ömer’in şahsiyetine gölge düşürmemek için bilerek gizlemek istedikleri gizli bir yön mü vardır?

Nitekim Ömer’in söylemiş olduğu “sayıklıyor” anlamına gelen “yehcuru” kelimesini kaldırıp yerine “ağrısı ona galip gelmiş” kelimesini koyarak, söz konusu hedefe hizmet etmek istemişlerdir.

Ben, “Musibetli Perşembe Gününde” Hazreti Resulul-lah’ı sinirlendiren, ona “sayıklıyor, Allah’ın kitabı bize yeter!” diyen sahabîlere şaşırıyorum. Sahi, bunlar nasıl Kur’-ân’a sahip çıkabiliyorlar? Oysa ki, Kur’ân açıkça: “De ki siz eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun da Allah da sizi sevsin.[19] diye buyurmaktadır.

Yoksa onlar Allah’ın kitabını ve onun hükümlerini, Allah’ın kitabının kendisine indiği şahıstan daha iyi mi biliyorlardı?!

O üzücü olaydan (Perşembe gününün musibetinden) sonra yani Hz. Peygamber’in (s.a.a) ölümünden iki gün önce Üsame’ye verdiği komutanlığa itiraz edip emirlerine kar-şı gelmelerinin üzerine, bu defa Resulullah (s.a.a) yataktan kalkıp başı bağlı olduğu ve hastalığının şiddetinden ayaklarını yerde sürüklediği bir hâlde, iki kişinin yardımıyla evden çıkıp onlara tam bir hutbe okudu. Allah’ın birliğine şahadet etti ve O’na hamd ve sena etti; ta ki onlara sayıklamadığını bildirsin. Sonra onların itirazlarından haberdar olduğunu bildirdi. Daha sonra onlara dört yıl önce de onun sözlerine itiraz ettiklerini hatırlattı. Acaba Resulullah onların nazarında yine de sayıklıyordu muydu, ağrısının çokluğundan dolayı hezeyan mı konuşuyordu?!

Allah’ım hamd ve sena ile seni tenzih ederim. Bunlar nasıl senin peygamberine karşı bu kadar cüretkar davrandılar ve onun geçerli kıldığı hükümlere rıza göstermeyip hatta defalarca ona karşı geldiler.

Resulullah, Abdullah İbn Übey’in cenaze namazını kıldığında, “Allah seni münafığa namaz kılmaktan sakındırmıştır.” diyerek onun gömleğinden tutup çekmeye kadar ileri gittiler! Sanki Resulullah’a nazil olan ayetleri ona öğretmeye kalkışıyorlardı! Halbuki sen ey Allah’ım, Kur’ân’da buyurmuşsun ki:

Kur’ân’ı sana indirdik ki halka indirdiklerimizi onlara açıklayasın.[20]

Ve bir başka yerde de şöyle buyurmuşsun:

Biz sana kitabı insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye bir gerçek olarak indirdik, hainleri savunma.[21]

Yine bir başka ayette de hak olarak buyurmuşsun ki:

İçinizden size bir peygamber gönderdik, size a-yetlerimizi okuyor (ahlakınızı) temizliyor, size kitap ve hikmet öğretiyor ve bilmediğiniz şeyleri size öğretiyor.[22]

Gerçekten Resulullah’ın (s.a.a) emrine itaat etmeyerek ona sayıklıyor diyen sahabelere şaşmak gerekir ki onun hu-zurunda gürültü çıkarıp saygısızlık ediyorlardı. Veya Zeyd İbn Haris’in ve oğlu Üsame’nin komutanlığına itiraz ederek Resulullah’ı incitiyorlardı.

Bütün bunları inceledikten sonra bir araştırmacı, Şia mezhebinin sahabeden bazılarının tutumlarını sorgulamada ve eleştirmede haklı olduğundan nasıl şüphe edebilir?

Şia, Peygamber’e ve Ehlibeyt’e olan muhabbetinden ve saygısından dolayı haklı olarak bazı sahabelerden (bu tutumlarından dolayı) uzak duruyor.

Ben konunun uzamaması için sahabenin Resulullah’a (s.a.a) muhalefet etmelerine ve ona karşı gelmelerine dört beş örnek vermekle yetindim. Ama Şia âlimleri bu türden yüzlerce örnek toplayıp sahabelerin sarih ve kesin şer’î hükümlere muhalefet ettiğinin örneklerini kaynaklarıyla birlikte kitaplarında yazmışlar ve bu hususları Ehlisünnet’in sahih ve müsned kitaplarında yer alan hadislere dayanarak ispatlamışlardır.

Ben sahabeden bazılarının Hz. Peygamber’e (s.a.a) kar-şı takındığı tavırları incelerken o sahabelerden ziyade sahabenin tümünün devamlı hak üzere olduğunu iddia ederek onların eleştirilmesini caiz görmeyen Ehlisünnet âlimlerine şaşırıyorum. Bunlar araştırıcının hakikate ulaşmasına engel oluyorlar ve onu sonu gelmeyen bazı fikrî çelişkilere düşürüyorlar.

Bu yazdıklarıma birkaç numune yine ekliyorum ki sahabeyi olduğu gibi tanıyalım ve bu konuda Şia’nın da görüşünü daha iyi anlayabilelim.

Buharî kendi Sahih’inde (c.4, s.47) “es-Sabru Ale’l-Ezâ” babında ve “Edeb” kitabında (İnnema Yuveffe’s-Sabirûne Ecrahum…) ayetinin tefsirinde A’meş’in Şakik’ten şöyle duyduğunu söylediğini naklediyor:

Resulullah, her zamanki gibi bir şeyi bölüştürmüştü. (Beytülmale ait bir malı Müslümanlar arasında bölmüştü.) Bunun üzerine ensardan biri şöyle dedi: “Allah’a andolsun ki, bu bölüştürmede Allah’ın rızası gözetilmemiştir.” Ben ona: “Bu sözü Peygamber’e diyeceğim.” dedim ve geldim Resu-lullah’ın yanına vardım. Resulullah ashabının içerisinde oturmuştu. Aynı sözü ona dedim. Bu söz Hz. Peygamber’e çok ağır geldi; rengi değişti ve öfkelendi; öyle ki, ben bu haberi verdiğime pişman oldum. Sonra Resulullah buyurdu ki: “Hz. Musa, bundan daha çok eziyetlere maruz kaldı; ama hepsine sabretti…”

Ve Buharî yine “Edeb” kitabının “Men Lem Yuvaci-hu’n-Nase Bi’l-İtab” babında yazıyor ki, Aişe şöyle söyledi:

Hz. Peygamber bir iş yaptı, sonra da halkın o işi terk etmesine ruhsat verdi. (Yapıp, yapmamalarını onların kendi isteğine bıraktı.) Ama halk bu ruhsatı kabul etmeye yanaşmadı. Bu haber Resulullah’a u-laştı. Resulullah bir hutbe okuyarak, Allah’a hamd ve sena dedikten sonra: “Neden benim yaptığım şey-den kaçınıyorsunuz?” buyurdu.

Allah’a andolsun ki, Hz. Peygamber’in (s.a.a) heva ve hevesine kapılarak doğru yoldan saptığına ve neticede yaptığı taksimde Allah’ın rızasını nazara almadığına inanan ve Hz. Peygamber’in yaptığı şeylerden kaçınan ve kendilerini Resulullah’tan (s.a.a) daha takvalı bilen şahıslar, hiçbir za-man Müslümanların hürmetine lâyık değiller; hele bu gibi şahısları meleklerin seviyesine çıkarıp, sahabenin Resulul-lah’tan sonra mahlukatın en üstünü olduklarına, Peygamber’in sahabesi oldukları için tüm Müslümanların örnek al-ması lâzım geldiğine inanmanın ne kadar temelsiz ve delilsiz bir inanış olduğu aşikârdır.

Böylece görülüyor ki, Ehlisünnet’in Hz. Muhammed’e ve Ehlibeyt’ine salavat gönderdiklerinde sahabenin tümünü de “Ecmain” kaydıyla onlara eklemeleri, savunulması müm-kün olmayan bir ameldir. Ehlibeyt’e Resulullah ile birlikte salavat göndermek önceden de işaret ettiğimiz gibi ilâhî e-mir gereğidir. Eğer Allah Teala bu vesileyle bize Ehlibey-t’in yüce ilâhî makamını tanıtmak istiyorsa, biz ne hakla kendi başımıza sahabeyi, hem de “ecmain” (top yekün) kay-dıyla onlara ekliyoruz ve bu vesileyle sahabeyi Allah’ın faziletli kıldığı ve makamlarını her makamdan üstün kıldığı kimselerle aynı sırada zikretmeye kalkışıyoruz?!

Salavat gönderirken sahabeyi de salavata dahil etmenin tarihî kökenini araştırmak istersek Abbasî ve Emevî dönemlerine dönmeliyiz.

Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’ne olan şiddetli düşmanlıkları yüzünden onlara her türlü zulmü reva gören, Ehlibeyt’i seven ve Şiîleri katledip sürgüne gönderen, yerinden yurdundan eden Emevî ve Abbasîler, Allah’ın Ehlibeyt’e ihsan eylediği bu yüce makamdan haberdar olup bunu kendilerine büyük bir tehlike olarak gördükleri için sahabeyi de salavat gönderirken Ehlibeyt’e ekleyerek halkı aldatmaya çalışmışlardır.

Namazda, Resulullah ile birlikte Ehlibeyt’e salavat gön-dermeyen şahsın namazının şer’an batıl oluşuna ve Ehlibeyt’in yüce ilâhî makamlarının herkes tarafından bilinmesine sebep oluyordu. Emevî ve Abbasî halifeleri Ehlibeyt’e olan düşmanlıklarının iğrençliğini azaltmak için, sahabeyi de salavatta Ehlibeyt’e eklemeye kalkışmışlardır. Belki halk, sahabenin de Ehlibeyt ile aynı seviyede olduğuna veya makamlarının Ehlibeyt’e yakın olduğuna aldansın ve özellikle Emevîlerin ve Abbasîlerin bazı büyüklerinin de sa-habeden olduklarını nazara alarak Ehlibeyt’e karşı yapılan zulüm ve cefaları görmezlikten gelsin!

Bu uğurda sahabe’den ve tâbiînden hadis nakletmekle meşhur olan nice kişileri de para ve makam karşılığında, sahabenin yüce fazileti hakkında özellikle hilâfet sebebiyle yükselmiş olan ve Emevîlerin başa geçmelerine sebep olmuş kişilerin fazilet ve üstünlükleriyle ilgili olarak hadis uydurmaya teşvik etmişlerdir.

Emevîlerin hakimiyeti ele geçirmelerinin sebebinin halifeler olduğunu, tarih en güzel şekilde göstermektedir. Me-sela Ömer İbn Hattab, valilerini iyice kontrol etmek, onlardan hesap sormak ve onları ufak bir hatadan dolayı bile görevden almakla meşhur olmuş bir şahıstır. Ama aynı zat, Muaviye İbn Ebu Süfyân’ı hiçbir zaman sorguya çekmemişti. Muaviye’yi, Ebubekir vali olarak tayin etmişti. Ömer de hilâfeti boyunca bu tayini onayladı, hatta Muaviye hak-kında yapılan çok şikâyetlere rağmen, Ömer bir gün dahi Muaviye’yi yaptığı hatalardan dolayı kınamadı. Hatta Re-sulullah’ın giysi olarak kullanılmasını erkeklere haram kıl-masına rağmen Muaviye’nin ipek elbise giyip altın yüzük taktığını Ömer’e bildirdiklerinde, Ömer: “Onu bırakın, o A-rapların kayseridir.” demekle yetindi ve Muaviye yirmi yıldan fazla hiçbir itiraz ve azil ile karşılaşmadan valilik makamında kaldı.

Osman’ın hilâfet döneminde Muaviye’nin hakimiyet alanı daha da genişledi ve onun İslâm ümmetinin servetlerini daha fazla ele geçirmesi ve sefil insanların yardımıyla ordusunu güçlendirmesi sağlandı. O da bu gücünü, ümmetin imamına karşı gelmek ve güç zoruyla hilâfeti gasbetmek ve Müslümanlardan içki içen fâsık oğlu Yezid’e biat toplamak yolunda kullandı.[23]

Bunun hikayesi uzundur. Ben şimdilik ayrıntılarına gir-mek istemiyorum. Önemli olan şudur: Hilâfet kürsüsünde oturan bu sahabe, Kureyş’in, Nübüvvet ve hilâfetin Benî Hâ-şim’de toplanmaması gerektiğini ifade eden görüşleri doğ-rultusunda hareket etmiş ve böyle bir fikrî yapıya sahip oldukları için de onların Emevî devletinin kurulmasında direkt rolleri olmuştur.

Emevîler de, herkesten daha çok bu zatlara teşekkür borçlu olduklarının farkındaydılar. Nitekim râviler kiralayıp kendi büyüklerinin faziletleri hakkında rivayetler uydurdular ve onları, halkın nazarında Ehlibeyt’in derecesinden daha yüksek derecelere çıkartmaya kalkıştılar.

Bu faziletleri şer’î ve mantıkî delillerin ışığında incelersek, onlardan zikre değer bir şey kalmayacağı malumdur, meğer ki çelişkili şeyleri kabullenecek derecede basit düşünceli bir kişi olalım.

Mesela örnek olarak biz, Ömer’in dillere destan olan adaleti hakkında çok şey duymuşuzdur. Ama doğru tarihçilerin yazdığına göre Ömer hicretin yirminci yılında, beytülmalin taksiminde Resulullah’ın sünnetine riayet etmemiş ve ona bağlı kalmamıştır. Resulullah (s.a.a) beytülmali Müs-lümanlar arasında eşit şekilde bölerdi. Kimseyi kimseden üstün tutmazdı.

Ebubekir de kendi hilâfet döneminde bu sünnete bağlı kaldı. Ama Ömer İbn Hattab beytülmalden yaptığı ihsanlarda Müslüman olanları sonradan Müslüman olanlara, Ku-reyş’in muhacirlerini diğer muhacirlere, muhacirleri ensara tercih etmiş, hatta Arapları acemlerden, ağaları kölelerden, Mudar kabilesini Rabia’dan üstün tutmuş ve birine diğerinden daha fazla pay vermiştir.[24]

Mesela Mudar kabilesine üç yüz, Rabia kabilesine iki yüz vermiştir. Keza Evs kabilesini Hazrec kabilesinden üstün tutmuştur.[25] Acaba bu tür davranışların adaletle ne alakası vardır?

Yine Ömer İbn Hattab’ın ilmi hakkında hadsiz hesapsız övgüler işitmişizdir. Sahabenin en bilgini olduğu, birçok defa Resulullah ile Ömer arasında çıkan görüş farklılıklarından, Kur’ân ayetlerinin Ömer’in görüşlerine mutabık olarak indiği ve Ömer’in görüşünü tasdik ederek geçerli kıldığı bile söylenir. Oysa doğru tarih, Kur’ân ayetleri indikten sonra bile Ömer’in ayetlere muhalif görüş ortaya attığını açıklamaktadır.

Ömer’in hilâfeti döneminde sahabeden birisi ondan, cü-nüp olup ve gusül etmek için su bulamaz isem ne yapmalıyım diye sordu. Ömer: “O zaman namaz kılmazsın.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ammar İbn Yasir, öyle bir şahsın teyemmüm etmesinin gerekli olduğunu hatırlatmak mecburiyetinde kaldıysa da, Ömer yine de kabul etmek istemeyerek Ammar’a: “Bu sözlerin sorumluluğu kendine aittir.” dedi.[26]

Ömer Allah’ın indirdiği teyemmüm ayetinden nasıl habersiz idi ve Resulullah’ın sünnetinden nasıl haberi yoktu? Oysa ki Resulullah (s.a.a) onlara abdesti öğrettiği gibi teyemmümü de öğretmişti.

Ömer birçok yerde kendisinin bilgisizliğini itiraf etmiştir; hatta kadınların bile kendisinden bilgili olduğunu söylemiştir.

Yine defalarca: “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu.” dediği nakledilmiştir. Ömer ölünceye dek “Kelale’nin” hükmünü bilmedi. “Kelale” hakkında birbiriyle çelişen birtakım hükümler Ömer’den nakledilmiştir. Bunlar, tarihin tes-pit ettiği şeylerdir.

Yine Ömer’in şecaati hakkında da çok şeyler duymuşuzdur. Mesela Ömer’in Müslüman oluşuyla Müslümanların güç kazandığı, Kureyş’in korkuya kapıldığı ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) Ömer’in müslüman oluşunun ardından da-vetini aşikâr ettiği söylenmektedir.

Ama doğru tarihlerde, Ömer’in kahramanlık ve şecaatini tasdik etmemize yarayacak bir nişane mevcut değildir. Örneğin Ömer’in Bedir, Uhud, Hendek ve diğer muharebelerde bir tek meşhur kahramanı ve hatta normal birisini bile öldürdüğü nakledilmemiştir.

Oysa ki, tarihçiler onun Uhud Savaşı’nda firar edenlerle birlikte firar ettiğini ve yine Huneyn Savaşı’nda da savaştan kaçtığını yazmışlardır. Hayber şehrinin fethi için Peygamber (s.a.a) tarafından gönderildiğinde, yenilgiye uğrayarak geri döndüğü tarihlerde yazılıdır.

En son seriye olan Üsame ordusunda bir gencin komutanlığı altındaki bir asker idi. Ayrıca seriyelerin hiçbirinde Ömer, komutan değildir.

Bu tarihî gerçekleri görmezlikten gelerek nasıl Ömer’in şecaatli ve kahraman olduğunu iddia edebiliriz?

Yine, Ömer’in takvası hakkında söylenenler de çoktur. Hatta diyorlar ki: “Eğer Irak’ta bir katırın ayağı kaysaydı, Ömer, onun yolunu düzeltmediğinden dolayı Allah’tan korkardı.”

Ama doğru tarihler, Ömer’in, çok sert olduğunu ve haramdan kendisini muhafaza etmekte titizlik göstermediğini kaydetmektedir. Mesela Kur’ân ayeti hakkında soru soran birini suçsuz yere kanına bulayıncaya kadar dövdüğü nakledilmiştir.

Eğer Ömer’in takvasıyla ilgili sözler doğru olsaydı, neden Hz. Peygamber vefat ettiğinde kılıcını çekerek Hz. Mu-hammed’in (s.a.a) öldüğünü söyleyecek olan herkesi ölümle tehdit ediyor. Hz Resulullah’ın vefat etmediğine dair Allah’a yemin ediyordu, onun da Hz. Musa gibi Allah’a münacat etmeye gittiğini söylüyordu.[27]

Ömer Hz. Fatıma’nın evini yakmaya teşebbüs ettiğinde neden Allah’tan korkmuyordu?[28] Hatta Ömer’e: “Nasıl bu evi yakarsın, Hz. Fâtıma bu evdedir!” dediklerinde “Fâtıma bile olsa…” cevabını verdi.

Keza Ömer’in takvası hakkında söylenenler, onun kendi hilâfet döneminde Kur’ân’ın ve Resulullah’ın sünnetine muhalif olan hükümler vermesiyle[29] nasıl bağdaşabilir?

Ben bu büyük ve meşhur sahabeyi örnek olsun diye burada zikrederek onun hakkındaki gerçeklerden bir kısmına değindim ve teferruata inmek istemediğimden sadece kısa işaretlerle yetindim. Yoksa bu hususlarda uzun kitaplar yazmak mümkündür.

Bu zikrettiklerim az da olsa yine de sahabenin hakiki durumuna ışık tutarak Ehlisünnet alimlerinin gerçeklerle çelişen görüşlerinin tutarsız olduğunu göstermekte yeterlidir. Ehlisünnet âlimleri bir yandan halkı sahabenin hakkında her türlü şüphe ve tereddütten men ediyor ve öte yandan onlar hakkında şüpheye ve ayıplamaya sebep olan rivayetleri kendi kitaplarında naklediyorlar. Keşke Ehlisünnet âlimleri sahabenin değerine gölge düşürecek ve onların adaletinin sorgulanmasına sebep olacak bu rivayetleri kitaplarında yazmasaydılar da biz bu tereddütlerden kurtulsaydık.

Hatırlıyorum da Necef âlimlerinden “İmam Sadık ve Dört Mezheb” adlı önemli bir eserin yazarı Esed Haydar ile görüştüğümde, o babasına ait şöyle bir olayı bana anlatmıştı. O diyordu ki:

Babam elli yıl önce hacca gittiğinde Tunus’un Zeytuniye şehrinden olan bir âlimle Hz. Ali’nin (a.s) imameti hakkında tartışmış ve babam ona, Hz. Ali’nin imameti hakkında dört veya beş delil söylemiş. Tunuslu âlim: “Başka delilin var mı?” diye sormuş ve babam hayır demiş. Bunun üzerine Tunuslu âlim, babama: “Resbihini çıkar ve Hz. Ali’nin Resulullah’ın halifesi olduğuna dair benim delillerimi say!” demiş. Sonra bu husustaki delillerini zikretmeye başlamış ve babamın bilmediği yüze yakın delil saymış!

Esed Haydar sözlerine şunu de ekleyerek diyordu ki:

Eğer Ehlisünnet, kendi kitaplarında yazılmış olanları bile gerçekten inceleyecek olsaydı, onlar da bizim sözlerin aynısını söylerdi ve uzun zamandan beri aramızdaki ihtilâflar sona ermiş olurdu.

Andolsun ki, bu zikrettiklerim haktır. Eğer insan, kör taassuplardan kurtularak tekebbürünü bir kenara bırakacak olursa apaçık delillerin önünde teslim olmaktan başka bir çaresi kalmaz.


[1]– Ahzâb, 33

[2]– Enfâl, 41

[3]– Şuarâ, 23

[4]– Nisâ, 59

[5]– Âl-i İmrân, 7

[6]– Bu hadis, Kenzu’l-Ummal, c.1, s.44 ve Müsned-i Ahmed İbn Hanbel, c.55 s.82 de zikredilmiştir.

[7]– Sefine Hadisi, Bu hadis, Müstedrek-i Hakim’in c.3, s.151 ve Telhisu’z-Zehebî ve es-Savaiku’l-Muhrika, s.184 ve 234’de nakledilmiştir.

[8]– Bu olayı Sîret ve Tarih yazarları nakletmişlerdir. Bu olayı Bu-harî, Sahih’inin Şurut kitabının eş-Şurut fi’l-Cihad babında (c.2, s.122) ve Müslim, Sahih’inde, Hudeybiye Antlaşması babında, c.2’de nakletmiştir.

[9]– Gerçi Rıdvan Biati ile ilgili olarak nâzil olan ayet-i kerime gereğince Allah Teala sahabeden mümin olanları Şecere Biati neticesinde bağışlamıştır; ama bu olay açıkça gösteriyor ki, sahabe devamlı olarak itaat içinde değilmiş, itaatleri olduğu gibi isyanları da olmuştur. (Mütercim)

[10]– Nisâ, 65

[11]– Siyer-i Halebî, Hudeybiye Antlaşması, c.2, s.706

[12]– Bu hadis, Sahih-i Buharî, c.3, “Hastanın, Kalkın Benim Yanım-dan Gidin” babında; Sahih-i Müslim, c.5, s.35, “Vasiyet” kitabının sonunda; Müsned-i Ahmed İbn Hanbel, c.1, s.355 ve c.2, s.116; Taberî Tarihi, c.3, s.193; İbn Esir Tarihi, c.2, s.302

[13]– Hucurât, 2

[14]– Veya Resulullah’ın yazdırdığı vasiyetnamenin ve tayin ettiği halifenin onların menfaat ve makam elde etmelerini tamamen engellediğini görünce dini kökten reddetmeye kalkışabilirlerdi; bu ise yeni doğmuş olan İslâm dininin tamamen yok olmasına sebep olabilirdi. Öte yandan Resulullah’ın getirdiği dinin son din olarak kıyamete kadar baki kalması Allah Teala tarafından mukadder olduğu için Resulullah, vasiyetnamesini yazdırmadı. Böylece Resulullah ilâhî emir gereği, dine kar-şı yeni bir cephe açılmasını önlemiş oldu. Bir yandan da vasiyet yazdırmak istediğini açıklamakla onlara hüccet tamamlanmış oldu, yani o muhalefet edenlerin Allah’ın huzurunda hiçbir mazeretleri kalmadı. (Mütercim)

[15]– et-Tabakat, İbn Sa’d, c.1, s.190

[16]– Haşr, 7

[17]– Ahzâb, 36

[18]– et-Tabakatu’l-Kübra, İbn Sa’d, c.2, s.190; Tarih-i Taberî, c.3, s.226

[19]– Âl-i İmrân, 31

[20]– Nahl, 44

[21]– Nisâ, 105

[22]– Bakara, 151

[23]– Bu konunun ayrıntıları için Ebu’l-A’la Mahmudî’nin “Hilâfet ve Mülk” ve Ahmed Emini’nin “Yevmu’l-İslâm” kitaplarına bakın.

[24]– İbn Ebi’l-Hadid, c.8, s.111

[25]– Tarih-i Yakubî, c.2, s.106

[26]– Sahih-i Buharî, c.1, s.2

[27]– Tarih-i Taberî ve Tarih-i İbn Esir

[28]– el-İmamet ve’s-Siyaset, İbn Kuteybe, s.19,20

[29]– Bu konuda Seyyid Şerefuddin’in yazmış olduğu “En-Nas ve’l-İctihad” adlı kitabına bakın. Tüm kaynaklarını, İslâm fırkalarının kabul ettiği kaynaklar vermiştir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*