18- Ehl-i Beyt Mektebini Seçmemin Sebepleri

Benim Ehlibeyt mektebini seçmemin birçok sebepleri vardır; bunlardan kısaca birkaç tanesini saymakla yetineceğim:

1- Hilâfet Hususundaki Naslar

Ben ilk araştırmaya başladığımda, kendi kendime, sadece her iki fırkanın da kabul ettiği hadisleri esas almaya ve sadece bir grubun kabullendiği rivayetlerle yetinmemeye söz verdim. Bu taahhütle Ebubekir ile Ali İbn Ebu Ta-lib’den hangisinin daha üstün olduğu mevzusunu, ayrıca hilâfetin Şia’nın iddia ettiği gibi nas ile Hz. Ali’ye mi ait ol-duğunu; yoksa Ehlisünnet’in iddia ettiği gibi hilâfetin, şûra ve seçimle mi olması gerektiğini inceledim.

Bu konuda sahih bir şekilde araştıran birisi, Ali (a.s) hakkındaki nasların çok açık ve net olduğunu görür. Örneğin: “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.” Hz. Resulullah bu sözünü Veda Haccı’ndan döndüğünde buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) için tebrikleri kabul etmeye mahsus bir çadır kurdurmuş, hatta Ebubekir ve Ömer, Hz. Ali’yi tebrik ederek şöyle demişlerdi: “Ne mutlu sana ey Ebu Talib’in oğlu, artık bizim ve her mümin ve mü-minenin mevlası oldun!”[1]

Bu hadisi, Şiîler de, Sünnîler de nakletmiştir. Ben yalnız Ehlisünnet’in kaynaklarından delil getirdim ve Ehlisünnet’in kaynaklarından sadece az bir miktarını zikrettim. Taf-silatlı olarak konuyu araştırmak isteyenlerin, Allâme Eminî’nin yazmış olduğu şimdiye kadar 13 cildi basılmış olan “el-Gadir” isimli kitabı okumalarını tavsiye ediyorum. Söz konusu kitapta, bu hadisi nakleden Ehlisünnet râvilerinin isimleri yazılmıştır.

Ama Ebubekir’in Sakife’de seçilmesine ve daha sonra mescitte ona biat edilmesine dair iddia olunan icmaya gelince… Böyle bir icmayı iddia etmek, delilsiz bir iddiadan ibarettir. Ebubekir’in hilâfeti hususunda nasıl böyle bir ic-ma olabilir? Oysa Ali (a.s), İbn Abbas ve diğer Benî Hâşim mensupları, Ebubekir’e biat etmedi.

Aynı şekilde Üsame İbn Zeyd, Zübeyir, Selman-ı Farisî, Ebuzer Gıfârî, Mikdad İbn Esved, Ammar İbn Yasir, Huzeyfe İbn Yeman, Huzame İbn Sabit, Ebu Bureyde Es-lemî, Bera İbn Azib, Ubeyy İbn Ka’b, Sehl İbn Hanif, Sa’d İbn Ubâde, Kays İbn Sa’d, Ebu Eyyub Ensarî, Cabir İbn Abdullah, Halid İbn Sa’d ve bunlardan başka birçok sahabe de Ebubekir’e biat etmedi.[2]

Öyleyse iddia edilen icma nerede kalmıştır? Hatta yalnız Hz. Ali’nin (a.s) biat etmemesi bile o icma ve ittifakın iptali için yeterlidir; çünkü eğer onun Resulullah tarafından tayin edildiğine dair nassın olmadığını kabul etsek bile, o en azından Resulullah’ın (s.a.a) hilâfet için Müslümanlara gösterdiği tek aday idi.

Gerçeğe bakılacak olursa, Ebubekir’e yapılan biat meşveretsiz yapılan bir biat idi. Ehl-i hall ve akd olanların, Re-sulullah’ın (s.a.a) cenazesini kaldırmakla meşgul olmaları fırsat bilinerek halk gafil avlanmıştır ve birçoklarından zorla biat alınmıştır.[3]

Hz. Fâtıma’nın evine toplanıp biat etmek istemeyenler, evden çıkmadıkları taktirde, ev, içindekilerle birlikte yakılmakla tehdit edilmiştir. Bu, Ebubekir’e biat toplama bas-kının ne derece şiddetli olduğunu göstermektedir.

Bütün bunlarla birlikte nasıl biatin icma ve şûra ile olduğu söylenebilir? Ömer’in kendisi itiraf ediyor ki, Ebube-kir’e yapılan biat birden bire vuku bulmuş tedbirsiz hesapsız bir işti ve Allah Müslümanları onun şerrinden korudu.

Yine Ömer: “Kim bunun benzerini yapmaya kalkışırsa onu öldürün.”, “Her kim aynı şekilde kendisine biat toplamaya kalkışırsa, ona biat edenin biati batıldır.” demiştir.[4]

İmam Ali (a.s) bu biatle ilgili olarak buyuruyor ki:

Vallahi Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebubekir) hilâfeti bir gömlek gibi giyindi. Oysa o daha da iyi biliyordu ki ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gi-biydim. Hilâfet benim çevremde dönerdi, sel benden akardı, uçtuğum yerlere hiç kuş uçamazdı.[5]

Ensarın büyüğü olan Sa’d İbn Ubâde, Sakife’de Ebube-kir’e ve Ömer’e karşı çıkarak bütün gücüyle onları hilâfetten uzaklaştırmaya çalıştı; ama hasta olduğundan dolayı a-yakta duracak hali bile olmadığından onlarla baş edemedi. Hatta Ensâr, Ebubekir’e biat ettikten sonra Sa’d dedi ki:

Vallahi kendi aşiretim ve ailemle seninle savaşıp, oklarımın hepsini sana doğru atacağım. Vallahi insanlar ve cinler hepsi seninle olsa bile ölünceye dek sana biat etmeyeceğim.

Bu yüzden o, hiçbir zaman onların arkasında namaz kılmadı ve onların topluluğuna katılmadı ve onlarla birlikte savaşa çıkmadı. Hatta kendisine yardımcı bulsaydı onlarla savaşırdı. Ömer halifelik döneminde Şam’da vefat edinceye kadar bu şekilde kaldı.[6]

Eğer bu biat, Ömer’in dediği gibi hesapsız yapılan bir oldu bitti biati idiyse -gerçi Ömer’in kendisi bu biatin gerçekleşmesinde ve muhaliflerin saf dışı bırakılmasında en büyük rolü üstlenmişti- eğer Hz. Ali’nin buyurduğu gibi E-bubekir hilâfetin hakiki sahibinin başkası olduğunu bildiği hâlde onu bir gömlek gibi giyindiyse, ensarın büyüğü olan Sa’d’ın dediği gibi bu biat zalimce bir biat idiyse ve eğer bu biat, Peygamber’in amcası Abbas gibi büyüklerin katılmadığı gayri meşru bir biat idiyse artık Ebubekir’in hilâfetinin doğru olduğuna dair ne delil vardır? Ehlisünnet ve’l-Cema-at’in bu hususta hiçbir cevabı yoktur.

Netice[7] olarak Şia’nın bu hususta görüşü haktır; çünkü Hz. Ali’nin (a.s) hilâfetine dair Ehlisünnet kitaplarında birçok kesin delil (nas) mevcuttur ki Ehlisünnet, ashabın makamını korumak için onları tevil etme yoluna gitmiştir.

O hâlde insaflı bir insanın, nasları kabul etmekten başka bir çaresi yoktur. Özellikle hadiseyi muhtelif yönleriyle incelerse bu hususta asla zorluk çekmez.

2- Hz. Fâtıma’nın (a.s) Ebubekir İle İhtilâfı

Bu olay da, yine Şia ve Ehlisünnet’in ittifak ettiği bir olaydır. Aklı başında olan ve insaflı birisinin, Hz. Fâtıma’-ya zulüm yapıldığını itiraf etmese bile en azından bu olayda Ebubekir’in hatasını itiraf etmekten başka bir çaresi yok-tur. Hatta bu üzücü hadiseyi etraflıca inceleyen birisi, Ebu-bekir’in Fâtıma’ya bilerek eziyet ettiğine ve onun sözünü yalanladığına kanaat eder. Böyle yaptı ki Hz. Fâtıma, kocasının halifeliğine dair Gadir-i Hum ve benzeri rivayetlere dayanacağı münasip bir ortam bulamasın.

Bu konunun nişaneleri çoktur. Mesela tarih kitaplarının yazdığına göre, Hz. Fâtıma, ensarın toplantılarına gelip onlardan yardım istedi ve amcası oğlu Ali’ye biat etmelerini istedi; ama onlar: “Ey Resulullah’ın kızı; bizim artık bu kişiyle biatimiz olup bitmiştir. Eğer amcan oğlu Ali, bundan önce hilâfeti eline alsaydı şüphesiz ondan başkasına biat etmezdik.” dediler. Öte yandan Hz. Ali (a.s): “Acaba onlar benim Resulullah’ın (s.a.a) cenazesini definsiz, kefensiz yerde bırakıp gelmemi ve onlarla hilâfet konusunda savaşmamı mı istiyorlar?” dedi.

Hz. Fâtıma (a.s) buyuruyor ki:

Ebu’l-Hasan (Ali) Resulullah’ın defin ve kefeniyle meşgul olmakla doğru olanı yaptı; ama diğerleri (kendi başlarına halife seçmekle) Allah’ın sorgu sualini ve cezasını gerektiren bir işe giriştiler.[8]

Ebubekir’in yaptığı, sırf bir hatadan ibaret olsaydı, Hz. Fatıma’nın tekrar tekrar hakikati açıklaması onu ikna ederdi; ama Hz. Fâtıma sözlerinin hiç tesir etmediğini görünce gazap etti ve ölünceye dek Ebubekir ile konuşmadı. Çünkü her defasında Hz. Fatıma’nın sözlerini reddedip şehadetini kabul etmediler. Bu yüzden Hz. Fâtıma onlardan hiçbirinin cenazesini kaldırmak için gelmesine bile razı olmadı ve va-siyeti üzerine gizlice geceleyin defnedildi.[9]

Hz. Fatıma’nın toprağa verilmesinden söz açıldığı için, ben araştırmayla meşgul olduğum yıllara ait bir incelememi burada nakledeceğim. Ben o dönem içerisinde Medine’ye gidip orada bazı hakikatleri yakından inceledim ve şu sonuca vardım:

Hz. Fatıma’nın kabri hiç kimse tarafından bilinmiyor. Bazıları Fâtıma’nın kabrinin, Peygamber’in türbesinde, bazıları Peygamber’in odasının önündeki kendi evinde ve bazıları ise, Baki Mezarlığı’nda Ehlibeyt’in kabirlerinin içinde bulunduğunu söylüyor.

Bu ilginç meseleyi incelerken şu sonuca vardım: Hz. Fâtıma bu yolla, asırlar boyunca Müslümanların birbirlerine: “Niçin Hz. Fâtıma, (a.s) kocasından, gece toprağa verilmesini ve muhaliflerin onun cenazesine gelmemesini istedi?” diye sormalarını ve böylece Müslümanların tarihi in-celeyerek bazı üzücü gerçeklere ulaşmalarını sağlamak istemiştir.

Yine Medine-i Münevvere’yi ziyaretim sırasında gördüm ki, Osman İbn Affan’ın kabrini ziyaret etmek isteyen birinin, Baki’nin sonuna kadar gidip orada duvarın dibinde Osman’ın kabrini bulması gerekir. Ama sahabenin çoğunun kabri Baki’nin girişindedir. Hatta tâbiînin sonlarından olan Mâlikî mezhebinin sahibi İmam Malik İbn Enes bile Peygamber hanımlarının kabrinin yanında toprağa verilmiştir.

Böylece benim açımdan, tarih yazarlarının, Osman’ın “Haşş-ı Kevkeb” denilen ve Yahudilere ait mezarlıkta toprağa verildiğine dair yazılarının doğruluğu ispat oldu. Tarihçiler, Osman’ın Peygamber’in Baki’de toprağa verilmesine Müslümanların müsaade etmediklerini, bu yüzden onun Haşş-ı Kevkeb’de toprağa verildiğini; ama Muaviye’-nin kendi hilâfeti döneminde Osman’ın kabrinin de Baki’de yer alması için Baki’nin yanında yer alan o yeri Yahudilerden satın alarak Baki’ye eklediğini yazmışlardır.

Şaşırıyorum ki, Hz. Fâtıma (a.s) babasından sonra ona ilk iltihak eden olmasına ve babasının vefatıyla onun vefatı arasında en fazla altı ay kadar bir süre geçmiş olmasına rağmen niçin babasının yanına defnedilmedi?! Eğer Hz. Fatıma’nın (a.s) kendi vasiyeti üzerine geceleyin toprağa verilmesi, babasının kabrinin yanına defnedilmemesine sebep olduysa, neden torunu Hz. Hasan’ın cenazesi ceddi Re-sulullah’ın (s.a.a) kabrinin yanına defnedilmedi?!

Evet, Müminlerin Annesi Aişe buna karşı çıktı: İmam Hüseyin, kardeşinin cenazesini, ceddi Resulullah’ın kabrinin yanında defnetmek için geldiğinde Aişe bir katıra binerek halka seslendi: “Benim sevmediğim birini, benim evimde defnetmeyin!”

Bunun üzerine Benî Haşim ile Benî Ümeyye karşı karşıya geldi. Ama İmam Hasan’ın onun için kan dökülmemesi hususundaki vasiyetini dikkate alarak Hz. Hasan’ın cenazesi orada defnedilmedi. İmam Hüseyin: “Kardeşimin ce-nazesini ceddimin mezarını tavaf ettirdikten sonra Baki’de defnedeceğiz.” diyerek olayın büyümesine mani oldu.

Bu olay üzerine İbn Abbas Aişe’ye hitaben söylediği meşhur şiirinde şöyle diyor:

Bir gün deveye,[10] bir gün katıra[11] bindin.

Eğer biraz daha yaşasan, file binmenden korkarım.

Senin Peygamber’den mirasın sekizde birin dokuzda biridir.

Oysa sen mirasın hepsine sahip çıktın.

Bu da gizli kalan hakikatlerden biridir. Peygamber’in dokuz hanımı olmasına rağmen Aişe nasıl evin tümüne sahip çıkabilir?

Bir de eğer Peygamber, Ebubekir’in Hz. Fâtıma’ya dediği gibi miras bırakmıyorsa -ki Ebubekir buna istinaden onu babasının mirasından mahrum bıraktı- Aişe nasıl Peygamber’den miras hakkına sahip olabiliyor? Acaba Kur’ân’-da insanın karısının kendisinden miras alma hakkının olduğunu; ama kızının böyle bir hakkının bulunmadığını bildiren bir ayet mi var? Yoksa işin gerçeği siyaset icabı her şeyin değiştirildiği ve istenilen şekle sokulduğu mudur? E-vet kadına her hakkı veren siyaset, aynı anda kızı her hakkından mahrum bırakabiliyor!

Yeri geldiği için bazı tarihlerin Peygamber’in mirası ile ilgili yazmış olduğu zarif bir kıssayı anlatayım. İbn Ebi’l-Hadid, Nehcü’l-Belâğa’nın Şerhi’nde şöyle naklediyor:

Osman’ın hilâfeti döneminde, bir gün Aişe ile Hafsa onun yanına geldiler ve Peygamber’den kalan mirası aralarında bölmesini Osman’dan istediler. Osman, yaslanarak oturmuştu; bunu duyunca doğrulup Aişe’ye hitaben şöyle dedi: “Sen ve yanındaki bu kadın, kendi bevli ile kendisini yıkayan bir çöl Arabını bulup getirdiniz ve onu şahit tutarak dediniz ki: “Resulullah: ‘Biz peygamberler ken-dimizden sonra miras bırakmayız.’ diye buyurmuştur. Eğer gerçekten peygamberler miras bırakmı-yorsa, o zaman siz ne istiyorsunuz? Eğer miras bırakmışsa, peki neden Fâtıma’nın hakkının verilmesini önlediniz?!” Bunun üzerine Aişe Osman’ın yanından kızarak ayrıldı ve dedi ki: “Bu ahmak ihtiyarı öldürün, o kâfir olmuştur!”[12]

3- Hz. Ali (a.s) Uyulmaya Daha Lâyıktır

Beni, babamın ve dedelerimin geleneğini terk ederek Şiî olmaya sevk eden sebeplerden birisi de, Hz. Ali’yi (a.s) Ebubekir’le aklî ve naklî bakımdan mukayese etmek idi.

Daha önce de belirttiğim gibi ben incelememde yalnız Şia ve Ehlisünnet’in ittifak ettiği görüşlere ve hadislere itibar ediyorum. Bu esasa dayanarak iki fırkanın kitaplarını incelediğimde, Hz. Ali’nin (a.s) haricinde hiçbir kimsede ittifak edilmediğini gördüm. Bu konu her iki fırkanın kitaplarında yer alan naslarla sabittir. Ama Ebubekir’in halifeliğine Müslümanların sadece bir grubu kaildir.

Geçen bölümde Ebubekir’e biat toplama hadisesi hakkında Ömer’den naklettiğim söz de buna delildir.

Hz. Ali’nin (a.s) faziletleri hakkında Şia kaynaklarında yer alan hadisler, Ehlisünnet’in kabul ettiği doğru senetlerle sahih kitaplarında da yer almıştır. Bir de bu hadisler bir senetle değil çeşitli senetlerle naklolunmuştur ki artık bunların doğruluğunda hiçbir tereddüde yer kalmıyor.

Hz. Ali’nin (a.s) fazileti hakkında sahabe çok sayıda hadis nakletmişlerdir. Hatta İbn Mâce bu konuda diyor ki:

Resulullah’ın ashabının içerisinde, Ali’den fazla fazileti hakkında hadis naklolunan birisi yoktur.[13]

Yine Gazi İsmail, Nesaî ve Ebu Ali Nişaburî demiştir ki:

Hz. Ali’nin fazileti hakkında sahih senetlerle nak-lonunan hadislerin benzeri, sahabeden hiçbirinin hakkında nakledilmemiştir.[14]

Bunun önemi o zamanın zor şartları göz önüne alındığında daha da iyi anlaşılır. Zira Emevîler, hâkimiyeti ellerinde bulundurdukları tüm İslâm memleketlerinde, Müslü-manları Hz. Ali’ye lânet edip sövmeye zorluyorlardı ve o dönemde Ali’nin (a.s) faziletlerini nakletmek tamamen yasaklanmıştı. Hatta birisinin çocuğunun ismini “Ali” koymasına bile Emevîler müsaade etmiyordu. Bütün bu şiddet ve baskıya rağmen yine de Ali’nin faziletleri ve menakıbı bunca sahih hadislerle nakledilmiştir.

Bu yüzden İmam Şafiî, Hz. Ali (a.s) hakkında: “Ben, düşmanlarının hasedinden, dostlarının ise korkudan dolayı faziletlerini gizlemiş olmasına rağmen faziletleri doğu ile batıyı dolduracak derecede yayılan bir kişiye şaşırıyorum!” demiştir.

Ama Ebubekir’in hakkında her iki fırkanın kitaplarını araştırdım, lâkin onun faziletlerine dair Şia kaynaklarında hiçbir şey zikrolunmadığını ve Ehlisünnet kitaplarında bile Hz. Ali’nin fazileti kadar ona fazilet zikredilmediğini gördüm. Öte taraftan Ebubekir’in faziletiyle ilgili hadislerin, ço-ğu kızı Aişe’den nakledilmiştir. Aişe’nin de Hz. Ali’ye (a.s) karşı nasıl tavır takındığını geçmiş bölümlerde gördük. Şüp-hesiz o bütün gücüyle hatta yalan hadis uydurmak yoluyla da olsa, babasını desteklemeye çalışıyordu.

Bir de bu tür hadisler, Abdullah İbn Ömer’den naklolunmuştur; o da Hz. Ali’ye muhalif olanların safındadır. Hatta tüm halk Hz. Ali’ye (a.s) biat ettiğinde bile yine o biat etmedi. Onun naklettiği hadislere göre, Resulullah’tan sonra halkın en üstünü Ebubekir, sonra Ömer, sonra Osman’dır ve bunların haricinde diğerlerinden üstün olan yoktur ve halkın hepsi aynı seviyededir.[15]

Abdullah İbn Ömer bu gibi hadislerle İmam Ali’yi İslâm’da hiçbir özel fazilete sahip olmayan sıradan bir kişinin seviyesine düşürmek istemiştir. Abdullah İbn Ömer’in bu sözleri, biraz önce ümmetin büyük âlim ve önderlerinin H. Ali’nin fazileti hakkında söylemiş oldukları sözlerle hiç bağdaşır mı?!

Naklettiğimiz gibi onlar: “Hz. Ali’nin (a.s) fazileti hakkında ‘Sahih’ ve ‘Hasen’ senetlerle naklolunan hadisler kadar ashaptan hiçbirinin hakkına nakledilmiştir.” demişlerdir.

Acaba Abdullah İbn Ömer, Ali’nin (a.s) hakkında tek bir hadis de mi duymamıştı? Evet! Vallahi duymuş ve ne mânâya geldiğini de iyice anlamıştı; ama o gerçekleri ters yüz edebilen ve olmadık bidatler türetebilen bir siyaset icabı, onların tümünü inkâr etmeye kalkışmıştı.

Ebubekir’in faziletlerini bu ikisinden başka Amr İbn As, Ebu Hureyre, Urve ve İkrime de nakletmiştir. Tarih, bunların hepsinin de Hz. Ali’ye düşman olduğunu, kılıçla veya başka vesilelerle onunla savaştıklarını kaydetmiştir.

Hz. Ali’nin (a.s) düşmanları, onunla yalnız silâhla savaşmakla kalmayıp, onun muhaliflerinin ve düşmanlarının faziletleri hakkında hadis uydurmak yoluyla da onunla savaşmışlardır. İmam Ahmed İbn Hanbel diyor ki:

Ali’nin (a.s) düşmanı çok fazla idi. Düşmanları, Hz. Ali’yi kötülemeye yarayacak bir hatasını bulmak için çok araştırdılar; ama hiçbir şey bulamadılar. Bu yüzden onunla savaşan düşmanlarını arayıp hile yoluyla onların faziletleri hakkında bolca övgü yaydılar.[16]

Allah Teala buyuruyor ki:

Onlar bir düzen kuruyorlar ve ben de bir düzen kuruyorum. Mühlet ver kâfirlere ki ben onlara kısa bir mühlet veririm.[17]

Şüphesiz altı asır boyunca zâlimlerin onun kendisine ve Ehlibeytine yaptıkları zulüm ve baskılara rağmen Ehlibeyt’in faziletlerinin bu şekilde meydana çıkması, Allah’ın peygamberine inayet buyurduğu mucizelerdendir. Çünkü Abbasîlerin, Resulullah’ın Ehlibeyti’ne karşı zulümleri, nef-retleri ve kinleri, Emevîlerden az değildi. Abbasî döneminin meşhur şairlerinden olan Ebu Furas Hemdanî bu hususta şöyle diyor:

Ey Abbas Oğulları, Ümeyye Oğulları’nın Resu-lullah’ın evlâtlarına yaptıkları zulümler ne kadar çok olsa da yine sizin zulmünüze ulaşmaz. Siz dine nice hıyanetler ettiniz! Resulullah’ın soyundan ne kadar temiz kanlar döktünüz! Kendinizi Resululla-h’ın izleyicileri olarak tanıttınız. Oysa parmaklarınızdan henüz onun evlâtlarının kanları damlıyor.

Bütün bu zorbalığa ve zulme dayalı hükümdarların istememesine rağmen o kara bulutlar içerisinden Hz. Ali ve Ehlibeyti hakkında bunca sahih hadisler zuhur etmiş ve mah-fuz kalabilmişse, bu yüce Allah’ın tüm insanlara hüccetini tamamlamayı irade etmesinden dolayıdır. Öyle ki artık kimsenin hakkı tanımak hususunda bir bahanesi kalmasın.

Ebubekir’in ilk halife olarak gücü elinde tutmasına ve Ümeyye Oğulları’nın Ebubekir, Ömer ve Osman’ın fazileti hakkında yalan hadis uyduran râvilere özel bahşiş ve rüşvet vermesine rağmen ve bütün bunların neticesinde Ebube-kir’in fazileti ve övgüsü hakkında sayısızca asılsız hadislerin uydurulup yazılmasına rağmen yine de bütün bu hadisler Hz. Ali’nin (a.s) fazileti hakkında nakledilen sahih hadislerin yüzde birine bile ulaşmıyor.

Ayrıca, eğer Ebubekir’in hakkında yazılan hadisler tahlil edilip incelenecek olursa, görülür ki bu hadisler, tarihinin onun hakkında kaydettiği gerçeklerle asla bağdaşmıyor. Bu yüzden bunların kabul edilmesi akla ve şeriata uygun düşmez. Bunun bir örneğini, Ebubekir’in imanının tüm İslâm ümmetinin imanından daha ağır olduğuna dair nakledilen hadisi incelediğimizde gördük. Şüphesiz eğer Resu-lullah (s.a.a) Ebubekir’in böyle bir imana sahip olduğunu buyurmuş olsaydı, Üsame İbn Zeyd’i ona komutan olarak seçmezdi ve Uhud Savaşı’nda ölenler hakkında şehadet etmesi gibi onun hakkında da şehadet etmekten çekinmez-di ve ona hitaben: “Bilmiyorum benden sonra neler yapacaksın?”[18] diye buyurmazdı.

Yine onun öyle bir imana sahip olduğunu kabul etseydi, Hz. Ali’yi (a.s) onun peşi sıra gönderip “Beraat (Tevbe) Suresi”ni onun elinden almaz ve onu söz konusu sureyi tebliğ etmekten men etmezdi.[19]

Keza Hayber Savaşı’nda Ebubekir ve Ömer yenik döndükten sonra, Resulullah: “Bayrağı yarın öyle birisine vereceğim ki o, Allah ve Resulü’nü sever; Allah ve Resulü de onu sever. O öyle bir kahramandır ki hiçbir zaman kaçmaz ve Allah onun kalbini imanla imtihan etmiştir.”[20] buyurarak bayrağı Hz. Ali’ye vermezdi.

Eğer Allah katında Ebubekir’in imanı, tüm Hz. Muhammed’in ümmetinin imanından ağır ve üstün olsaydı E-bubekir’in, sesini Peygamber’in sesinden daha yükseltmesi üzerine Allah Teala onu tehdit ederek amellerinin tümünün batıl ve hiç olabileceğine dair ayet indirmezdi.[21]

Ebubekir’in imanı bu derecede olsaydı, Hz. Ali ve ona tâbi olan sahabeler ona biat etmemekte ısrar etmezdi. Yine eğer Ebubekir’in imanı bu derecede olsaydı Hz. Fâtıma ona gazap etmezdi ve onunla konuşmaktan ve selâmının cevabını vermekten kaçınmazdı ve her namazdan sonra Ebu-bekir’e beddua edeceğini söylemezdi.[22] Onun cenaze merasimine katılmamasına dair vasiyette bulunmazdı.

Eğer Ebubekir böyle bir imana sahip olduğunun farkında olsaydı, ölüm anında Hz. Fâtıma’nın evine girmemeyi ve “Fucaetü’s-Selemî”yi yakmamış olmayı ve Sakife’de hilâfeti Ömer’e veya Ebu Ubeyde’ye vermiş olmayı arzu etmezdi.[23]

Başka bir tabirle; bu derecede imana sahip olan, yani imanı tüm ümmetin imanından üstün ve ağır olan birisi, son anlarında Hz. Fâtıma’ya karşı yaptıklarından, Fucae-tü’s-Selemî’yi yakmaktan ve halifeliği üstlenmiş olmaktan dolayı pişman olmazdı ve beşer olmayıp da tüy yahut deve dışkısı olmuş olmayı dilemezdi.

Acaba böyle bir şahsın imanı tüm ümmetin imanıyla eş değer ve hatta ondan daha üstün olabilir mi?

Resulullah’tan (s.a.a) Ebubekir hakkında nakledilen di-ğer bir hadis de şöyledir: “Eğer kendime bir dost edinseydim, Ebubekir’i dost edinirdim.”

Bu hadis de aynı önceki hadis gibidir, çünkü sormak gerekir ki Ebubekir hicretten önce Mekke’de yapılan “küçük kardeşlik” gününde ve hicretten sonra Medine’de yapılan “büyük kardeşlik” gününde neredeydi?

Resulullah (s.a.a) bunların her ikisinde de Hz. Ali’yi (a.s) kendisine kardeş olarak seçmiş ve buyurmuştur ki: “Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.”[24] Bunların hiçbirisinde Ebubekir’e teveccüh etmemiştir.

Böylece onu dünyada dostluğundan mahrum bıraktığı gibi, kıyamette de kardeşliğinden mahrum etmiştir.

Ebubekir’in fazileti hakkında Ehlisünnet kitaplarından naklettiğimiz bu iki örnekle yetiniyorum. Bu gibi hadislere Şia âlimleri asla itibar etmemişler. Hatta bu tür hadislerin Ebubekir’in döneminden sonra uydurulduğuna dair açık deliller de mevcuttur.

Eğer faziletlerden geçip bir de sahabe hakkında nakledilen kusur ve hataları inceleyecek olursak, görürüz ki, iki fırkadan hiçbirinin kitaplarında Ali İbn Ebutalib hakkında kusur ve hata sayılabilecek bir şey nakledilmemiştir. Oysa Ehlisünnet’in sahih kabul ettiği kaynaklarda ve tarih kitaplarında diğerlerinin kusurunu açıklayan, hata ve kötülüklerini gösteren birçok rivayet ve hadis zikredilmiştir.

Buna göre her iki fırkanın ittifak ve icma ettikleri, yalnız Ali’dir (a.s). Tarihlerin yazdıklarına göre, tarihte Hz. Ali’ye (a.s) yapılan biat gibi doğru bir biat olmamıştır. Çün-kü Ali (a.s) onların biatini kabul etmekten imtina etmesine rağmen, muhacir ve ensar, ısrarla ona biat ettiler. Hz. Ali (a.s) biati kabul ettikten sonra da ona biat etmeyen az bir grubu kendi hâllerine bıraktı ve biate zorlamadı. Ama Ebu-bekir’in biati, Ömer’in dediği gibi hesapsız yapılan ani bir biat idi…

Ömer’in hilâfeti ise, Ebubekir’in vasiyeti ile oldu. Osman’ın hilâfeti de tarihin ilginç olaylarındandır. Zira Ömer altı kişiyi hilâfet adayı olarak seçti ve onları kendi aralarından birini halife seçmeye mecbur etti. Ve dedi ki:

Eğer dört kişi birinde ittifak eder de ikisi muhalefet ederse, o ikisini öldürün. Eğer altı kişi üçer üçer ikiye bölünürse, Abdurrahman İbn Avf’ın olduğu grubun seçtiği şahıs hilâfete lâyıktır. Ama belirlenen üç günlük süre geçer de bu altı kişi bir sonuca varmazsa, onların hepsini öldürün.

Bu olayda önemli nokta şudur: Abdurrahman İbn Avf, Hz. Ali’yi (a.s) halife olarak kabul etti ama, Hz. Ali’ye (a.s) Allah’ın kitabı, Resulullah (s.a.a) ve Şeyheyn’in yani Ebu-bekir ve Ömer’in sünneti ile Müslümanlara hükmetmeyi şart koştu.

Ali (a.s) bu şartı (yani Şeyheyn’in sünnetine bağlı kalmayı) reddetti. Ama Osman bu şartı kabul edip halife oldu. Hz. Ali’nin (a.s) “Şıkşıkıye Hutbesi’nde” buyurduğu gibi bu şûranın sonucu önceden belliydi.

Hz. Ali’den (a.s) sonra da halifeliği Muaviye ele geçirdi ve hilâfeti kayserliğe (imparatorluğa) çevirdi. Artık hilâfet Ümeyye Oğulları’nın içerisinde elden ele dolaşan muhtevasız bir isimden ibaret idi.

Onlardan sonra da Abbasîler başa geçtiler. Her birisi ha-lifeliği kendinden sonra oğluna veya diğer yakınlarına teslim ediyordu. Yani tüm halifeler ya önceki halifenin vasiyeti ile yahut güç ve kılıç zoruyla halife oluyordu. Bu durum, isim olarak kalmış olan hilâfet, tamamen yok oluncaya kadar böylece devam etti.

Özetleyecek olursak, Resulullah’tan sonra Müslümanların gerçek biati ile gerçekleşen hilâfet, yalnız Hz. Ali’nin (a.s) hilâfeti idi.

4- Ali’ye (a.s) Uymayı Gerekli Kılan Hadisler

Beni Hz. Ali’ye (a.s) uymaya sevk eden önemli sebeplerden biri, Ehlisünnet’in sahih kaynaklarında naklettiği ve sahihliğini tasdik ettiği hadislerdir. Bu hadislerden kaç kat fazlasıyla Şia kaynaklarında da yer almıştır. Ben yine burada sadece iki fırkanın ittifak ve icma ettikleri hadisleri esas alacağım.

a) Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.[25]

Tek başına bu hadis, Peygamber’den sonra uyulması gereken önderin teşhisi için yeterlidir. Çünkü âlim uyulmaya daha layıktı, âlimden başka bir seçenek yoktur; zira âlime uyulmadığı taktirde cahile uyulması lazım gelir. Allah Teala buyuruyor ki:

De ki, bilenlerle bilmeyenler eşit olurlar mı?[26]

Ve bir başka yerde de buyuruyor ki:

Halkı hakka hidayet eden mi uyulmaya daha layıktır; yoksa başkası hidayet etmeksizin hakka hidayet olmayan mı? Nasıl hükmediyorsunuz?[27]

Şüphesiz âlim hidayet eder ve câhil hidayet olunur. Zira câhilin kendisi hidayete muhtaçtır.

İmam Ali’nin (a.s) sahabenin en bilgilisi olduğunu tarihten açıkça öğrenebiliriz. Sahabeler, zor meselelerin çözümü için hep ona müracaat ediyordu. Ama İmam Ali’nin şer’î bir meselesinin çözümü için Resulullah’tan (s.a.a) baş-kasına müracaat ettiğini kimse nakletmemiştir.

Evet, Ebubekir açıkça: “Allah beni Ali’nin bulunmadığı (onun ilminden istifade edemeyeceğim) bir sorunla karşılaştırmasın.”[28] demiştir ve keza Ömer’in defalarca: “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu.”[29] dediği nakledilmiştir. Yine İbn Abbas da demiştir ki:

Benim ve Resulullah’ın diğer ashabının ilmi, Ali’nin ilmi karşısında yedi denizin suyu karşısında bir damla gibidir.

Hz. Ali’nin (a.s) kendisi de açıkça buyuruyor ki:

Beni yitirmeden hangi mesele hakkında isterseniz benden sorun. Andolsun Allah’a ki, kıyamet gü-nüne kadar olacak şeylerin hangisini sorarsanız size haber veririm. Allah’ın kitabından sorun, Alla-h’a andolsun ki, ben bir ayetin gece mi yoksa gündüz mü, çölde mi yoksa dağda mı nâzil olduğunu biliyorum.[30]

Ama Ebubekir’den Abese Suresi’ndeki “ve fakiheten ve ebben” ayetindeki “ebben” kelimesinin manasını sorduklarında şöyle demiştir: “Ben Allah’ın kitabı hakkında bilmeden konuşursam ne gök bana gölge yapar ne de yer beni ü-zerinde taşır.”

Ömer şöyle demiştir: “Tüm halk hatta kadınlar dahi Ömer’den daha bilgilidir.” Bazen Ömer’in Allah’ın kitabından ona bir şey soranı kendi kanıyla boyayıncaya kadar sopayla dövdüğü ve “Bildiğiniz taktirde hoşlanmayacağınız şeyleri sormayın.”[31] dediği bile naklolunmuştur. Ömer’den Kur’ân’da zikredilen “kelale”nin ne olduğunu sordular; ama o bilemedi. Taberî kendi tefsirinde Ömer’in şöyle dediğini naklediyor: “Kelale’nin mânâsını bilmeyi, Şam’ın saraylarının benim olmasından daha çok severim.”

Yine İbn Mâce kendi Sünen’inde Ömer’in şöyle dediğini naklediyor: “Peygamber’in hazır bulunup bu üç meseleyi çözmesini dünya ve dünyada bulunanlardan daha çok severdim. kelale, faiz, hilâfet.”

Subhanallah! Haşa ki Resulullah bu üç meseleyi açıklamamış olsun!

b) Resulullah buyurmuş ki:

Ya Ali, senin bana nisbetin, Harun’un Musa’ya nisbeti gibidir, yalnız benden sonra peygamber gel-meyecektir.

Bu hadis, vasilik ve vezirliğin Hz. Ali’ye (a.s) mahsus olduğunu açıkça ifade etmektedir. Akıl sahibi bir kimsenin bu hususta tereddüt etmesi mümkün değildir. Nasıl ki Harun Hz. Musa’nın veziri ve vasisi idiyse ve Hz. Musa kavminin arasında bulunmadığı zamanlar yani Allah Teala ile münacaat etmeye gittiğinde onun halifesi idiyse, Hz. Ali de (a.s) Hz. Harun gibidir; tek farkı nübüvvettir ki, onu da hadisin kendisi açıklamıştır.

Yine bu hadisten Resulullah’tan sonra kimsenin Hz. Ali’den (a.s) üstün olmadığı anlaşılmaktadır.

c) Resulullah buyurmuştur ki:

Ben kimin mevlası isem, Ali onun mevlasıdır. Allah’ım onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol ona yardım edene yardım eyle, yardım etmeyene yardımcı olma ve o, hangi yöne yönelse hakkı onunla birlikte o tarafa yönelt.

Tek başına bu hadis, Peygamber’in kendisinden sonra müminlerin velisi olarak tayin ettiği şahıstan, Ebubekir, Ömer ve Osman’ı öne geçiren kimselerin iddialarını geçersiz kılmak için yeterlidir.

Bazılarının, hadisteki “mevla”yı dost ve yardımcı manasında almaları, hiçbir delile dayanmamaktadır. Gerçekte, onlar bu tevillere başvurarak hadisi “zahir” hatta “nas” olduğu manasından çıkarmakla, sahabenin makam ve haysiyetini korumaya çalışmaktadırlar.

Oysa ki Resulullah’ın sahih nakillere göre halkı o şiddetli sıcak çölde hutbe okumak için toplaması ve orada top-lanan on binlerce insandan: “Şahadet ediyor musunuz ki, gerçekten ben müminlerin nefsine onların kendilerinden daha evlâyım ve onların canları hakkında kendilerinden daha fazla yetkiliyim?” buyurarak ikrar alması ve Müslümanların hep birlikte: “Şahadet ediyoruz.” diyerek bunu ikrar etmeleri; bunun üzerine Resulullah’ın: “Öyleyse ben ki-min mevlası isem de Ali’de onun mevlasıdır…” buyurması, bu olayın Resulullah’ın son haccında (Haccetu’l-Veda) yani vefatına yakın bir dönemde vuku bulması ve onlarca diğer delil, bu hadisin, Resulullah’ın Hz. Ali’yi kendisinden sonraki halifesi olarak tayin ettiğini, apaçık göstermektedir.

Görüldüğü gibi bu hadis Hz. Ali’nin Hz. Resulullah’tan sonra onun ilk halifesi ve vasisi olduğunu bildirmekle nas-tır ve adalet, insaf ve akıl sahibi herkesin bu mânâyı kabul etmekten ve bazılarının yaptıkları tevilleri reddetmekten başka bir çaresi yoktur.

Sahabenin makamını ve haysiyetini korumak meselesine gelince… Gerçi bu hadisler gösteriyor ki onlar, Resu-lullah’ın (s.a.a) hilâfet hususundaki açık hükmünü bile bile kendi başlarına halife seçmekle, Allah’ın ve Resulü’nün e-mirlerine muhalefete kalkışmışlardır. Ama şu nokta bilinmelidir ki, Resulullah’ın ve İslâm’ın haysiyet ve makamını korumak, diğerlerinin haysiyetinden daha önemlidir. Çünkü yapılan bu tevil, Resulullah’ın davranışını alaya almak olur; zira Resulullah o dayanılmayacak sıcakta sırf “Ali müminleri seven ve onların yardımcısı” demek için halkı toplamış olabilir mi?

Böyle sarih ve nas olan bu hadisi kendi büyüklerinin şahsiyetini korumak için tevil etmeye çalışanlar, Resulul-lah’ın konuşmasından sonra Resulullah’ın kendisinin düzenlediği tebrik merasimini nasıl tevil ediyorlar?

Resulullah (s.a.a) ilk önce müminlerin anneleri olan kendi zevcelerini Hz. Ali’yi tebrik ettirmesiyle başlattı ve sonra Ebubekir ve Ömer gelerek: “Hayırlı olsun, hayırlı olsun ya Ali, bugün tüm mümin ve müminelerin mevlası oldun!” diyerek Hz. Ali’yi tebrik ettiler.

Tarihî olaylar, bu sarih hükmü tevil edenlerin önlerinde şahittir. Yazıklar olsun bu tevillere başvuranlara kendi elleriyle yazdıkları ve Allah’a veya Resulüne isnat ettikleri tevillerden ötürü.

Allah Teala buyuruyor ki:

Onlardan bazıları hakkı tanıyıp bildiği hâlde onu gizliyor.[32]

d) Resulullah buyurmuştur ki:

Ali benden ve ben Ali’denim. Benim adıma, kendim ve Ali’den başkası konuşamaz.[33]

Bu hadis-i şerif de, Resulullah (s.a.a) adına dini eda etmek hakkına yalnız Hz. Ali’nin sahip olduğu apaçık bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu hadis gereğince dini eda etmek ve halka açıklamak hususunda sözleri Resulullah’ın sözleri gibi herkese hüccet olan tek kişi, Hz. Ali’dir (a.s). Bu sözü Resulullah (s.a.a) Hz. Ali’yi Beraat Suresi’ni Ebubekir’in yerine hacda halka okuması için gönderdiğinde buyurmuştur. Bu olayda Resu-lullah (s.a.a) Ebubekir’in yarı yoldan geri dönmesini ve Hz. Ali’nin (a.s) bu görevi yapmasını emretmiştir. Ebubekir ağlaya ağlaya Resulullah’ın yanına dönmüş ve: “Yoksa benim hakkımda bir şey mi nazil oldu?” diye sormuş. Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurmuştur:

Allah Teala bana emir verdi ki ya kendim yahut da Ali, benim adıma bir şeyi eda etsin.

Bu hadis, Resulullah’ın başka bir yerde Hz. Ali’ye (a.s) hitaben buyurduğu: “Ya Ali, benden sonra ümmetimin ihtilâf ettiği şeyi sen açıklayacaksın.”[34] sözüne benzemektedir.

Resulullah adına konuşmaya ve Resulullah’tan sonra ihtilâfları halletmeye yetkili olan şahıs Hz. Ali ise, Kur’ân’-da geçen bazı kelimelerin zâhirî mânâsını bile bilmeyen kişiler nasıl ondan öne geçebilirler?

Böyle bir durum ümmete inen büyük bir musibetten başka bir şey değildir. Öyle bir musibet ki onda Hz. Ali’nin Allah’ın tayin ettiği vazifeleri üstlenmesine engel oldular. Bu işten ötürü -neuzu billah- Allah Teala’ya ve Resulü’ne (s.a.a) ve Hz. Ali’ye hiçbir itiraz edilemez. Tüm mesuliyet, Allah’ın emirlerine uymayıp onun hükümlerini değiştirenlerin üzerindedir. Allah Teala buyuruyor ki:

Onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin.” dendi mi, “Atalarımızın yapageldiği şeyler bize yeter. Biz, böyle bulduk.” derler; fakat ya a-taları da bir şey bilmiyordu ve doğru yola gitmi-yorduysa?![35]

e) İnzar Hadisi: Resulullah (s.a.a), Ali’ye (a.s) işaret ederek buyurmuştur ki:

Gerçekten bu, benim kardeşim ve benden sonra vasim ve halifemdir. Onun sözlerini dinleyin ve o-na itaat edin.[36]

Resulullah bu hadisi, peygamberliğe mebus oluşunun başlarında vuku bulan kesin bir vakıada buyurmuştur.

Tarihçiler Resulullah’ın risaletinin başlangıcında vuku bulan hadiseleri yazdıklarında bu hadisi de yazmışlar ve onu Resulullah’ın (s.a.a) mucizelerinden saymışlardır.

Ama siyaset, tüm gerçekleri değiştirmeye ve bu tür hakikatleri Müslümanlara unutturmaya çalışmıştır. Buna da asla şaşmamak gerekir. Çünkü yoğun zulüm ve cehaletin yaşandığı eski dönemlerde vuku bulan olaylar, günümüzde bile tekrarlanıyor. Mesela Hasaneyn Heykel, hicrî, 1354 senesinde yayınlanan Hz. Muhammed’in (s.a.a.) hayatı adlı eserin birinci baskısında (sayfa 104) yukarıda naklettiğimiz bu hadisin hepsini eksiksiz nakletmiştir.

Ama aynı kitabın ikinci baskısında ve ondan sonraki baskılarında hadisin: “Benden sonra (Ali) benim vasim ve halifemdir).” cümlesini atmıştır. Yine Taberî’nin tefsirinin 19. cildinin 121. sayfasında yer alan bu hadisin aynı cümlesi söz konusu kitabın son baskılarından çıkarılmış ve yerine “Bu benim kardeşimdir.” cümlesi konulmuş ve başka şeyler eklenmiştir. Ama bu gafiller anlamamışlar ki, aynı cümleyi Taberî kendi Tarih’inde (c.2, s. 319) eksiksiz olarak nakletmiş bulunmaktadır.

Bu yollarla onlar hakikati gizlemeye veya tahrif etmeye çalışıyorlar. Yani Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. “Ama Allah kendi nurunu tamamlayandır…

Bu konuları araştırdığım zamanlar yukarıda zikrettiğim hususu bizzat tahkik etmek için Hz. Muhammed’in (s.a.a) hayatı isimli kitabın birinci baskısını bulmaya çalıştım. Allah’a hamd olsun ki sonunda buldum. Ve tahrif yapılmış olduğunu gözümle görünce yakinim daha bir arttı. Anladım ki, zâlimler ve ona uyanlar tarih boyunca hep aynı yöntemlere başvurarak kendi aleyhlerine olan hakikatleri gizlemeye ve tahrif etmeye çalışmışlardır.

İnsaflı bir araştırmacı, hakikatlerin böylece gizletilip, tahrif edildiğini müşahede edince ister istemez, halkı yanıltmaktan ve hakikati, neye mal olursa olsun tahrif etmekten başka bir delilleri olmayan insanlardan daha da uzaklaşır. Tahrif yöntemine bel bağlayan kimseler bilindiği üzere günümüzde birçok yazar kiralayarak, onlara istedikleri diploma ve lakapları veriyor, sahabeleri hak, batıl demeden müdafaa etmek ve Şia’yı tekfir etmek hususunda kitaplar yazdırıyorlar.

Bu tür kitapların ana hedefi, Resulullah’tan sonra haktan dönen sahabelerin, dokunulmaz olduklarını ve onların yaptıklarının İslâm’da varolan ilke ve ölçülerle değerlendirmeye kimsenin hakkı olmadığını ispatlamaktır. (Sanki neuzu billah söz konusu sahabeler, İslâm ile muhatap değillerdi de dinin emirleri onlardan aşağı sınıflar için gelmiştir. Başka bir tabirle, bu tür kitaplar, sahabenin dinin emirlerine kılı kılına uymakla yükümlü olan Peygamber’den (s.a.a) bile daha üst bir imtiyaza sahip bulunduklarını ispatlamaya çalışıyor.) Allah Teala buyuruyor ki:

Önce gelenler de tıpkı onlar gibi söylediler, kalpleri birbirine benzemektedir. Hakikaten biz (hakkı) bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkladık.[37]


[1]– Müsned-i Ahmed, c.4, s.281. (Sırru’l-Âlemin, Gazalî, s.12; Tez-kiretu’l-Havas, İbn Cevzî, s.29; Riyazu’n-Nazire, c.2, s.166.) Kenzu’l-Ummâl, c.6, s.397; el-Bidaye ve’n- Nihaye, c.5, s.212; İbn Asâkir’in Tari-hi, c.2, s.50; Râzi’nin Tefsiri, c.3, s.63; Havi’l-Fetava, Suyutî, c.1, s.112.

[2]– Tarih-i Taberî, Tarih-i İbn Esir, Tarih-i Hulefa, Tarihu’l-Hamis, el-İsti’âb ve Ebubekir’e biati yazan her tarih.

[3]– Tarihu’l-Hulefa, İbn Kuteybe, c.1, s.18

[4]– Sahih-i Buharî, c.4, s.127

[5]– Muhammed Abduh’un Nehcü’l-Belaga Şerhi, c.8, s.24, Şıkşıkı-ye Hutbesi

[6]– Tarihu’l-Hulefa, c.1, s.17

[7]– Bu konuda, Abdu’l-Fettah Abdu’l Maksud’un “Es’Sakife ve’l-Hilafe” kitabına ve Muhammed Muzafferin “Es-Sakife” isimli kitabına müracaat ediniz.

[8]– Tarih-i Hulefa, İbn Kuteybe, c.1, s.19

[9]– Sahih-i Buharî, c.3, s.36, Sahih-i Müslim, c.2, s.72, “La Nüver-risu ve Ma Teraknahu Sadegatun” babında.

[10]– Deve’ye binip Cemel Savaşı’nı başlatmasına işarettir. (Cemel, deve manasınadır.)

[11]– Katıra binmesi de katıra binip İmam Hasan’ın cenazesinin önüne geçip Resulullah’ın kabrinin yanında defnedilmesine engel oluşuna işarettir.

[12] İbn Ebi’l-Hadid’in Şerhi, c.l6, s.220-223

[13]– Müstedrek-i Hâkim (Sahihayn’a), c.3, s.107, Menakıb-ı Harez-mî, s.3 ve 19; Tarihu’l-Hulefa, Suyutî, s.168; Savaiku’l-Muhrika, İbn Hacer, s.72; İbn Asakir’in Tarihi, c.3, s.63; Haskanî-yi Hanefî, Şevahi-du’t-Tenzil, c.1, s.19

[14]– Taberî, Riyazu’n- Nazire, c.2, s.282

[15]– Sahih-i Buharî, c.2, s.202

[16]– Fethu’l-Bari, c.7, s.83, Tarihu’l-Hulefa, Suyutî, s.199, Sevaiku’l-Muhrika, İbn Hacer, s.125

[17]– Târık, 15-16-17

[18]– İmam Malik’in Muvatta’sı, c.1, s.307, Mağazilî, Vakıdî, s.310

[19]– Sahih-i Tirmizî, c.3, s.339, Müsned-i Ahmed İbn Hanbel, c.3, s.319, Müstedrek-i Hakim, c.3, s.51

[20]– Sahih-i Müslim, Ali’nin (a.s) fazileti babında

[21]– Sahih-i Buharî, c.4, s.184

[22]– el-İmame ve’s-Siyase, İbn Kuteybe, c.1, s.14, Resailu’l-Câhiz, s.301, A’lemu’n- Nisâ, c.3, s.1215

[23]– Tarih-i Taberî, c.4, s.52, el-İmame ve’s-Siyase, c.1, s.18, Tarih-i Mes’udî, c.1, s.414

[24]– Tezkiretu’l-Havas, Sıbt İbn Cevzî, s.23, İbn Asakir’in Tarihi, Dımeşk baskısı, c.1, s.107. Menakıb-ı Harezmî, s.7

[25]– Müstedrek-i Hakim, c.3, s.127, Tarih-i İbn Kesir, c.7, s.358, Menakıb, Ahmed İbn Hanbel

[26]– Zümer, 9

[27]– Yûnus, 35

[28]– Ehlisünnet âlimlerinin kitaplarında Hz. Ali’nin (a.s) ilim ve fazileti tüm sahabeden üstün olduğuna dair ittifak etmişler. Örnek olarak, bk. İstiab, c.3, s.38 ve 45.

[29]– İsti’ab, c.3, s.39, Menakıb-ı Harezmî, s.48. er-Riyazu’n- Nazire, c.2, s.194

[30]– Riyazu’n- Nazire, Taberî, c.2, s.198, Tarihu’l-Hulefa, Suyutî, s. 124, el-İtkan, c.2, . 319, Fethu’l-Bari, c.8, s.485. Tehzibu’t- Tehzib, c.7, s.338

[31]– Sünen-i Daremî, c.1, s.54, Tefsir-i İbn Kesir, c.4, s.232, ed-Dürrü’l-Mensur, c.6, s.111

[32]– Bakara: 146

[33]– Sünen-i İbn Mâce, c.1; s.44, Hasaisu’n-Nesaî, s.20; Sahih-i Tir-mizî, c.5, s.300; Camiu’l-Usul, İbn Kesir, c.9, s.471; Camiu’s-Sagîr, Su-yutî, c.2, s.56; er-Riyazu’n-Nazire, c.2, s.229

[34]– İbn Asakir, (Tarih-i Dımeşk), c.2, s.488; Kenzu’l-Hakaik, Me-navî, s.203; Kenzu’l-Ummal, c.5, s.33

[35]– Mâide, 4

[36]– Tarih-i Taberî, c.1, s.319; Tarih-i İbn Esir, c.2, s.62; es-Siretu’l-Halebiye, c.1, s.311; Şevahidu’t-Tenzil, Haskanî, c.1, s.371; Kenzu’l-Ummal, c.15, s.15; Tarih-i İbn Asakir, c.1, s.85; Tefsiru’l-Gazin, Ala-uddin Şafiî, c.3, s.371

[37]– Bakara: 118

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*