19 – Ehl-i Beyt’e Uymayı Farz Kılan Sahih Hadisler

1- Sakaleyn Hadisi

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

Ey insanlar ben sizin içinizde, uyduğunuzda asla sapmayacağınız iki şeyi bıraktım, Allah’ın kitabını, -o kitapta hidayet ve nur vardır- ve kendi akrabalarımdan olan Ehlibeytimi.

Yine buyurmuştur ki:

Yakında Rabbimin elçisi gelir ve ben hakkın davetine icabet ederim. Ben sizin içinizde iki değerli ve ağır şey bırakıyorum. Onların biri Allah’ın kitabıdır ki onda hidayet ve nur vardır. Diğeri de Ehlibeytimdir. Allah’ı hatırlatıyorum size Ehlibeytim hususunda, Allah’ı hatırlatıyorum size Ehlibeytim hususunda.[1]

Eğer Ehlisünnet’in sahih kaynaklarında geçen bu hadisi nazara alıp kendi durumumuzu incelersek görürüz ki Seka-leyn’e yani Kur’ân ve Ehlibeyt’e bir arada uyan, yalnızca “Şia-yı İsna Aşeriye”dir. Ehlisünnet ise Ömer’in: “Allah’ın kitabı bize yeterlidir” sözüne uymuştur. Keşke Allah’ın kitabına da, onu kendi isteklerine göre tevil etmeden uysaydılar! Ömer’in kendisi, “kelale”nin mânâsını, teyemmüm a-yetini ve diğer birçok hükmü bilmiyordu. Ömer’den sonra gelip onu taklit ederek Kur’ân ayetlerinde kendi reyleriyle içtihat edenlerin durumunu da sen ona kıyas eyle. Belki de bu bizim sözlerimize, onlar kendi rivayet ettikleri: “Ben sizin içinizde Allah’ın kitabını ve kendi sünnetimi bırakıyorum.”[2] hadisiyle cevap vermeye çalışacaklar; ama bu hadisi senet yönünden sahih kabul etsek bile yine bizim naklettiğimiz sahih hadisle bir çelişkisi yoktur.

Zira önceki hadiste Resulullah, itreti olan Ehlibeyt’e uy-mayı emrederken, halkın onlara müracaat edip Kur’ân’ın mâ-nâsını ve Resulullah’ın hakiki sünnetini öğrenmelerini iste-miştir. Çünkü Allah Teala Ehlibeyt’i tertemiz kıldığı için onlar yalandan uzaktırlar ve Resulullah’ın sünnetini olduğu gibi halka naklederler. Bu yüzden Resulullah (s.a.a) istemiştir ki, sünnetinin mânâsını anlamada da halk, Ehlibeyt’e müracaat etsin ve bu yolla Kur’ân ve sünnetin, şahısların reyleriyle tevil edilip hakikatin çıkarılması önlensin. Malumdur ki, Kur’ân-ı Kerim tek başına hidayet için yeterli değildir, Kur’ân’la başkalarına delil getiren nice fırkalar vardırlar ki, kendilerini dalaletten kurtarmış değildir. Nitekim Resulullah: “Nice Kur’ân okuyanlar var ki, Kur’ân onlara lânet okur!” diye buyurduğu nakledilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerini çeşitli mânâlara yorumlamak mümkündür. Kur’ân’da muhkem (manası açık) ayetlerin yanı sıra müteşabih (çeşitli manalara benzerlik gösteren) ayetler de mevcuttur. Bu yüzden Kur’ân’ı anlamak için Kur’ânî tabirle ilimlerde râsih olanlara yani ilimde tereddüt ve şüphesi olmayacak kadar güçlü bir ilme sahip olanlara başvurulması gerekir. Hadis-i Nebevî’ye göre bu vasıflara sahip olanlar, Ehlibeyt’ten başka kimse değildir. Bu yüzden Şiîler bütün bu konularda Ehlibeyt’e müracaat etmekteler ve ancak Ehlibeyt’ten menkul bir hükmün olmadığı yerlerde içtihat ederler.

Ama biz (Ehlisünnet) sahabenin durumlarını, yaptıkları işleri ve onların sarih hükümler karşısında kendi rey ve içtihatlarıyla hüküm verdiklerini bildiğimiz hâlde, her şeyde yani gerek Kur’ân tefsirinde, gerek Peygamber’in (s.a.a) sünnetini açıklama hususunda ve gerekse diğer şer’î hüküm-lerde hep sahabeye müracaat ediyoruz. Eğer âlimlerimize: “Hangi sünnete göre amel ediyoruz?” diye soracak olsak: “Resulullah’ın sünnetine göre” cevabını verirler. Oysa tarihî gerçekler bu sözle asla bağdaşmıyor. Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdu:

Siz benden sonra benim ve Hulefa-i Raşidîn’in sünnetine uyun.

Demek uydukları sünnet, gerçekte Hulefa-i Raşidîn’in sünnetidir; hatta Resulullah’ın sünneti dediklerinde, onların naklettikleri sünneti kast ediyorlar.

Bir de biz kendi sahih kaynaklarımızda Peygamber’in (s.a.a) Kur’ân’la karışmasın diye sahabeyi kendi sünnetini yazmaktan menettiğini yazmış bulunuyoruz. Ebubekir ve Ömer de hilâfet dönemlerinde bunu uygulamışlardır.

Bütün bunları nazara aldığımızda, artık Resulullah’ın buyurduğu: “Sizin içinizde kendi sünnetimi bırakıyorum.”[3] cümlesine dayanarak Ehlibeyt’e ihtiyaç olmadığını söylemek mümkün değildir.

Keza sahabenin tutumları hususunda zikrettiğim tarihî gerçekler, (ki zikretmediklerim, zikredilenlerin birkaç katıdır) söz konusu hadisetmeği esas almayı reddetmek için yeterlidir. Zira görüldüğü gibi Ebubekir ve Osman’ın sünnetlerinin bir çoğu Resulullah’ın sünnetiyle çelişmektedir.

Peygamber’in vefatından sonra meydana gelen ilk hadise, Ehlisünnet ve’l-Cemaat’in yazdığına göre Ebubekir ile Hz. Fâtıma’nın ihtilâfı idi.

Ebubekir: “Biz Peygamberler kendimizden sonra miras bırakmayız, bıraktığımız her şey sadakadır.” diye Peygamber’den bir hadis naklederek Hz. Fatıma’nın hakkını verme-yi reddetti. Hz. Fâtıma (a.s) ise Kur’ân ayetlerine dayanarak onun naklettiği bu hadisi yalanladı ve onun batıl olduğunu ispatladı.

Hz. Fâtıma özellikle şu noktaya açıklık getirdi ki, babasının Kur’ân’ın buyurduğunun zıddına bir hüküm vermesi, böyle bir şey söylemiş olması mümkün değildir. Allah Teala Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah evlâtlarınız hakkında şunu size vasiyet ediyor ki erkeğin payı, kızın payının iki katı kadardır.[4] diye buyurmuştur.

Bu ayet, umumî bir ayettir, hem peygambere ve hem peygamber olmayanlara şâmildir. Yine Hz. Fâtıma, Ebube-kir’in sözlerinin batıl olduğunu apaçık bir şekilde ortaya koymak için “Süleyman, Davud’dan miras aldı.[5] (Nitekim bunların her ikisi de peygamber[6] idiler) ayetine ve yine Hz. Zekeriyya’nın duasını açıklayan şu ayete istinat etmiştir:

(Ey Rabbim!) Bana bir oğul ihsan et de, bana ve Yakub soyuna mirasçı olsun, Rabbim onu, senin rızanı kazananlardan et.

Tarihçilerin yazdıklarına göre, Peygamber’in vefatından sonra ikinci hadise, Ebubekir ile en yakını Ömer’in ihtilâf ettikleri hadise idi. Bu hadise özetle şöyle cereyan etmiştir: Ebubekir, zekâtı vermeyenlerle savaşıp ve onları katletmek gerektiğine inanıyordu.

Ama Ömer muhalefet edip diyordu ki:

Bunlara karşı savaşılmamalıdır; çünkü ben Re-sulullah’tan duydum ki: “Halkla, lailahe illallah Mu-hammed Resulullah diyinceye kadar savaşmaya em-rolundum ben. Bunu söyleyenlerin malları, canları, namusları güvendedir ve hesapları Allah’a aittir.”

Bu hadisin metnini, Müslim kendi Sahih’inde şöyle naklediyor:

Hayber günü Resulullah bayrağı Hz. Ali’ye (a.s) verdi. Ali dedi ki: “Ne üzerine onlarla savaşayım?” Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: “Onlarla Lailahe İllallah ve Muhammed Resulullah” diye şehadet edinceye dek savaş; eğer şehadet ederlerse o zaman mallarını ve canlarını hak ettikleri durum hariç, se-nin taarruzundan korumuş olurlar ve hesapları Allah’a aittir.”[7]

Ama Ebubekir bununla ikna olmadı ve: “Andolsun Allah’a, namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla savaşacağım; çünkü zekât malı bir haktır.” dedi veya: “Vallahi Peygamber’e verdikleri zekâtı bana vermezlerse onlarla savaşırım.” dedi.

Ondan sonra Ömer de, onun görüşünü kabul ederek şöyle dedi:

Ebubekir’in bu işte kararlı olduğunu görünce benim kalbimi de Allah açtı.

Allah Teala Peygamber’in sünnetine muhalefet etmek için kişinin kalbini nasıl açar ve gönlünü nasıl rahatlatır bilmiyorum.

Gerçekte bütün bu teviller, onların Müslümanlarla savaşmaya bir cevaz bulmaları içindi; hâlbuki, Allah Teala, kitabında Müslümanları katletmeyi haram kılarak buyurmuştur ki:

Ey İnsanlar, Allah yolunda savaşa gittiğiniz za-man pek dikkatli ve ihtiyatlı olun ve size selâm ve-rene, dünya menfaatini elde etmek için sen Müs-lüman değilsin demeyin. Şüphe yok ki Allah katında çok ganimet (menfaatler) var. Siz de böyleydiniz de Allah size lütuf etti. O hâlde araştırın, hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan ha-berdardır.[8]

Öte yandan Ebubekir’e zekât vermeyenler, zekâtın farz olduğunu inkâr etmiyorlardı, onlar zekât vermeyi biraz geciktirerek meseleyi biraz daha araştırmak istiyorlardı.

Şia âlimleri bu hususta diyorlar ki:

Bunlar, Ebubekir’in hilâfete geçtiğini duyunca, zekât vermeyi, meselenin hakikatini öğrenmek için geciktirdiler; çünkü bunların içerisinde, Haccet’ul-Veda’da Resulullah’ın (s.a.a) Ali’yi (a.s) kendi yerine halife tayin ettiğini duyan şahıslar da mevcuttu; ama Ebubekir olayı zekât adı altında bastırmak istedi.

Ben, Şia âlimlerinin bu sözlerini burada delil olarak zikretmek istemediğimden bu olayın teferruatına inmek is-temiyorum. İsteyen, konuyu etraflıca inceleyebilir.

Buna rağmen Peygamber’in kendi zamanında vuku bulan Sa’lebe olayını zikretmeden geçmek istemiyorum. Sa’-lebe, Peygamber’in yanına gelip ondan zengin olmak için dua etmesini istedi. Bu hususta çok ısrar etti ve malının ze-kât ve sadakasını vereceğine dair Allah’a ahdetti. Peygamber de (s.a.a) ona dua buyurdu. Allah Teala kendi kerem ve fazlından onu çok zenginleştirdi. Hatta devesi ve koyunu o kadar çok oldu ki artık Medine ve onun etrafı ona dar geliyordu. Bu yüzden Medine’den uzaklaştı ve artık cuma namazına bile katılmadı.

Resulullah (s.a.a) Sa’lebe’nin malının zekâtını almaları için birkaç kişiyi görevlendirip onun yanına gönderdi; ama o, “Bu haraçtır veya haraca benzer bir şeydir.” diyerek malının zekâtını vermeyi reddetti. Yine de Resulullah (s.a.a) onun katledilmesini emretmedi.

Allah Teala Sa’lebe hakkında buyuruyor ki:

Onlardan bazıları: “Allah bize lütfuyla, keremiyle ihsanda bulunursa, biz de sadaka, zekât veririz ve mutlaka iyi kişilerden oluruz.” diye Allah’a ahdederler. Fakat (Allah) onlara lütfedip ihsan edince verdiği şeylerde cimriliğe başlarlar, a-hitlerinden dönerler.[9]

Sa’lebe bu ayet indikten sonra ağlayarak Peygamber’in yanına gelip ondan malının zekâtını kabul etmesini istedi; ama rivayetlere göre Resulullah artık kabul etmedi.

Eğer Ebubekir ve Ömer, Resulullah’ın sünnetinin takip-çileri olsalardı, zekât vermemek yüzünden Müslüman kanının dökülmesine müsaade etmezlerdi. Ebubekir’in bu işini iyi göstermeye çalışanlar zekât malı, haktır diyerek onu mazur göstermeye çalışmışlardır oysa Sa’lebe, zekâtı inkâr edip onu haraç saymasına rağmen Resulullah’ın (s.a.a) ona saldırmaması bütün bu mazeretlerin geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Kim bilir, belki de Ebubekir, dostu Ömer’i zekât vermeyenlerle savaşılmadığı taktirde onların tüm ülke de Ali’nin Hz. Resul tarafından hilâfete tayin edildiğini belirten Gadir-i Hum hadisini yayarak muhalefet oluşturacaklarını söyleyerek ikna etmiştir.

Ebubekir’in hilâfetinin ilk dönemlerinde vuku bulan, Ömer’le arasında ihtilâf doğmasına sebep olan ve bazı ayet ve rivayetleri tevil etmesine yol açan diğer bir hadise de, Halid İbn Velid’in hikâyesidir.

Halid, zalimce Malik İbn Nuveyre’yi öldürdü ve aynı gece Malik’in karısıyla zina etti.

Bu olay üzerine Ömer, Halid’e şöyle demiştir:

Ey Allah’ın düşmanı! Müslüman birini öldürdün sonra da gece evine girip namusuna tecavüz ettin. Allah’a andolsun ki seni taşlayacağım.[10]

Ama Ebubekir Halid’i savunarak demiştir ki:

Bırak onu Ömer! O tevilinde hata etmiştir. Artık Halid’in hakkında kötü bir söz söyleme.

Bu da ashabın büyüklerinden biri hakkında tarihin kay-dettiği utanç verici bir olaydır! Oysa ki biz onun ismini son derece saygıyla anıp ona “Allah’ın Yalın Kılıcı” lakabını veriyoruz!!!

Ben, böyle kötü işlere başvuran bir sahabenin hakkında ne söyleyebilirim ki? Kahramanlık, şecaat ve eli açıklıkla meşhur olan Temim ve Yerbu Oğulları hanedanının büyüğü olan bu değerli sahabeyi öldürüyor ve aynı gece hanımına tecavüz ediyor…

Tarihçilerin yazdığına göre, Halid İbn Velid, Malik ve kabilesini aldatmış, onlar da silâhlarını yere bırakmışlar, hatta birlikte cemaat namazı kılmışlardır.

Bütün bunlardan sonra Halid İbn Velid onları iple sıkıca bağlamıştır. Bunların içerisinde Malik’in hanımı Leyla Bint Minhal de bulunmaktaydı.

Leyla, Arap kadınlarının i-çerisinde güzellikle meşhur olan birisiydi, öyle ki o dönemde ondan güzel bir hanımın bulunmadığı söylenmiştir. Evet Halid’in gözü bu hanıma ilişiyor ve onun güzelliğine tutuluyor.

Malik İbn Nuveyre, Halid’e, “Bizi Ebubekir’in yanına gönder, Ebubekir’in kendisi bizim hakkımızda hükmetsin.” demiş; ama Halid İbn Velid onun bu isteğini reddetmiştir.

Hatta Abdullah İbn Ömer ve Ebu Kutade el-Ensarî de müdahale ederek Halid’den onları Ebubekir’in yanına götürmesini istemişler; yine de Halid bu isteği şiddetle redde-derek demiştir ki: “Eğer onu öldürmezsem, Allah beni öldürsün.”

Bunun üzerine Malik, eşi Leyla’ya bakarak Halid’e: “Beni bu hanım ölüme götürdü.” demiştir.

Ardından Halid, Malik’in boynunun vurulmasını emrederek hanımını alıp götürdü ve aynı gece onunla zina etti.[11]

Allah’ın haramlarını helâl eden ve şehvetleri uğruna Müslümanları öldüren ve Allah’ın haram kıldığı zinayı mu-bah sayan sahabeler hakkında ben ne söyleyebilirim?!!!

Acaba Hasaneyn Heykel ve onun gibi sahabenin saygınlığını korumak için her tülü yola başvuran âlimlerimize şunu sorabilir miyiz:

Niçin Ebubekir, Halid’e şer’î hükmü uygulamadı?

Eğer Hasaneyn Heykel’in dediği gibi Ömer adalet simgesi idiyse, neden Halid’in komutanlıktan atılmasıyla yetindi ve şer’î haddi ona uygulamadı? Heykel’in tabiriyle neden Kur’ân-ı Kerim’e karşı böyle bir saygısızlık örneğinin oluşmasını önlemedi? Acaba bu tutumlarıyla Allah’ın kitabının saygınlığı korundu mu? Allah’ın belirlediği hadler uy-gulandı mı?

Hayır, ne yapıldıysa siyaset uğruna yapıldı, öyle siyaset ki bazen gerçekleri değiştirebiliyor hatta Kur’ân ayetlerini bile ayaklar altına aldırtabiliyorlar.

Acaba kitaplarına, Üsame İbn Zeyd’in hırsızlık yapmış büyük ve değerli bir aileden olan bir kadının bağışlanması için Hz. Peygamber’in huzuruna, aracı olmak için geldiğinde Hz. Peygamber, sinirlenip ona: “Yazıklar olsun sana! Allah’ın uygulanmasını farz kıldığı bir haddi bağışlamam için mi aracılık ediyorsun? Allah’a andolsun ki Muhammed’in kızı Fâtıma bile hırsızlık etseydi elini keserdim. Sizden öncekiler büyük bir şahsiyet hırsızlık edince onu bırakıp fakir biri bunu yapınca ona hadd uyguladıkları için helâk oldular.” diye buyurduğunu nakleden bazı âlimlerimize şunu sorabilir miyiz:

Günahsız Müslümanları öldüren ve kocasının yasını tutmakta olan bir kadına tecavüzü reva gören Halid gibi şahıslar hakkında neden susuyorlar?!

Keşke susmakla yetinseydiler! Onlar Halid’in bu kötü işini yalan faziletler uydurarak tevil etmeye ve onu temize çıkarmaya çalışıyorlar. Hatta onu “Allah’ın Kılıcı” olarak anıyorlar.

Ehlibeyt mektebine aşina olmadığım bir dönemde şakacı bir arkadaşımla konuşurken Halid İbn Velid’den söz açılmış ve ben: “O Allah’ın yalın kılıcıdır.” demiştim; ama o hemen: “Gerçekte o şeytanın şer kılıcıdır.” demişti.

Ben onun bu sözünü o zamanlar çok tuhaf karşılamıştım. Ama araştırmalarımın sonucunda Allah basiret gözümü açınca, hilâfet mevkiine yaslanarak, Allah’ın hükümlerini değiştiren veya onları devre dışı bırakan ya da gör-mezlikten gelenlerin hakiki değerlerini anlayabildim.

Yine Halid İbn Velid’in, Resulullah’ın (s.a.a) zamanına ait meşhur bir kıssası vardır:

Resulullah onu Benî Cüzeyme’yi İslâm’a davet etmek için gönderdi; ama onlarla savaşması için bir emir vermedi. Benî Cüzeyme, “eslamna” (İslâm’ı kabul ettik) yerine “sa-b’ena” (yani dine girdik) dediler. Ama Halid onların birçoğunu öldürdü ve bazıların da esir aldı ve askerlerine vererek onları öldürmelerini istedi; ama askerlerden bazısı Müs-lüman olduklarını anladığı için onları öldürmedi.

Döndükten sonra bu olayı Resulullah’a anlattılar, Resu-lullah iki defa: “Allah’ım ben Halid’in yaptıklarından sana sığınıyorum ve onun yaptıklarından ben berîyim (uzağım)”[12] diye buyurdu.

Sonra Ali İbn Ebutalib’i bir miktar malla birlikte onlardan ölenlerin kan paralarını ödemesi ve onlardan yağma edilenlerin malların karşılığını vermesi için Benî Cüzey-me’ye gönderdi. Hz. Ali de onların köpeklerinin su kaplarının parasını dahi ödedi.

Bu olayın ardından Resulullah (s.a.a) kıbleye dönüp, koltuklarının altı görününceye kadar ellerini göğe kaldırıp üç kez: “Allah’ım ben Halid İbn Velid’in yaptığı işlerden berîyim.”[13] dedi.

Acaba böyle işler yapan ashabın adaletinin nerde olduğunu sorabilir miyiz?

Acaba bizim “Allah’ın Kılıcı” lakabını vererek saygı gösterdiğimiz Halid İbn Velid’in kılıcı -eliyazu billah- Allah tarafından çekilen bir kılıç mıydı? Haşa Rabbimiz mi onun Müslümanlara saldırıp öldürmesini ve namuslarına tecavüz etmesini istemişti?!

Allah Teala muhterem bir nefsi öldürmeyi ve tüm kötü amelleri haram kıldığına göre, acaba Halid’in zulüm yoluyla Müslümanların kanını döküp mallarını yağmalamasına, kadınlarını ve çocuklarını esir etmesine nasıl rıza gösterebilir?

Allah’ım! Bu, kabul olunmayacak bir söz ve açık bir bühtandır.

Allah’ım! Sen münezzeh ve büyüksün ve bu töhmetlerin hepsinden münezzeh ve temizsin.

Allah’ım! Sana şükür ve hamd ediyoruz ve seni her türlü eksiklikten münezzeh biliyoruz ve şüphesiz sen göğü, yeri ve onlardaki yaratıkları boşuna yaratmamışsın. Bu, kâfirlerin zannıdır. Vay kâfirlerin hâline cehennemin azabından dolayı!

Müslümanların halifesi olduğu bir hâlde Ebubekir, nasıl o kötü cinayetleri işitip de susuyordu? Ötesi, Ömer İbn Hattab’dan Halid’den vazgeçmesini istiyor ve Ebu Kutade’-ye de, Halid’in yaptığı işe itiraz ettiği için sinirleniyordu? Acaba Halid’in tevil ettiğine ve tevilinde hata ettiğine gerçekten kani olmuş muydu? Öyleyse artık caniler ve zalimler her türlü kötü işi yapıp, milletin ırzına geçip, onları zelil edip, sonra da amellerini tevil etseler, o zaman ne söylenebilir?

Ömer, Halid İbn Velid’in “Allah’ın düşmanı” olduğunu söylüyordu ve Halid’in, bir Müslümanı öldürmesinden ve Malşik’in eşi Leyla ile zina etmesinden dolayı recmedilip öldürülmesi gerektiği görüşündeydi.

Ama Ebubekir, bunların hiçbirisini Halid için uygulamadı, hatta onu savunduğu için Halid bu meselede Ömer’e galip geldi. Ebubekir, Halid’i herkesten daha iyi tanımasına rağmen yine de tarihçilerin yazdığına göre, bu olaydan sonra onu Yemame’ye gönderdi ve Halid, orada da galip olunca bir kadınla evlendi. Malik İbn Nuveyre olayında yaptığı işin aynısını orada da yaptı. Ancak Ebubekir bu olayda ona eskisinden daha fazla kızdı ve onu kınadı.[14]

Şüphesiz bu kadının da kocası vardı. Halid onun kocasını öldürerek ve sonra da ona Malik İbn Nuveyre’nin hanımıyla yaptığı işi tekrarladı.

Çünkü eğer böyle olmasaydı, Ebubekir bu defasında bunu öncesinden fazla kınamazdı.

Üstelik tarihçiler, Ebubekir’in Halid’e gönderdiği mektubun metnini de naklediyorlar. Mektupta şöyle diyor:

Kendi canıma andolsun ki, ey Ümmü Halid’in oğlu, bin iki yüz Müslümanın kanı senin evinin ö-nünde henüz kurumamış iken sen kadınlarla evlen-mekle meşgulsün.[15]

Halid mektubu okuduğunda: “Bu iş, o sert kişinin (yani Ömer’in) işidir.” dedi.

Bu gibi deliller, beni bu tür sahabîlerden ve onların işlerine razı olan, tüm güçleriyle onları savunan, rivayetleri onların menfaatine tevil eden ve Ebubekir, Ömer, Osman, Halid İbn Velid, Muaviye, Amr İbn As ve diğerlerinin her yaptığını güzel göstermek için hadis uyduran insanlardan da-ha da uzaklaştırdı ve yolumuzu tamamen birbirinden ayırdı.

Allah’ım! Senden bağışlanmak istiyorum. Bunlar gibilerinin senin hükmünün zıddına olan hükümlerinden, söz ve davranışlarından ve senin koyduğun sınırları çiğnemelerinden, senin belirlediğin hadleri aşmalarından ve bütün bunları bilerek onları sevenlerden beri (uzak) olmak isti-yorum. Allah’ım! Geçmişte bilgisizlikten sevmemem gerekenleri sevdiğim için beni affet, bağışla! Gerçi ben affa lâyık değilim ve bir mazeretim de yoktur; çünkü senin yüce Peygamber’in (s.a.a): “Cehalet, cahile özür sayılmaz.” (yani araştırıp öğrenmekle yükümlüdür) diye buyurmuştur.

Allah’ım! Büyüklerimiz bizi yanlış yola sürüklediler, gerçekleri bizden gizlediler ve hakka uymayan bazı sahabeyi, Resulullah’tan sonra yeryüzünün en üstün kulları olarak bize tanıttılar. Şüphesiz bizim babalarımız ve dedelerimiz de, Emevî ve Abbasîlerin kurbanı olmuştur.

Allah’ım! Onları ve bizi bağışla! Sen her sırrı ve kalplerde gizli olanı bilensin.

Sen biliyorsun ki babalarımızın sahabeye olan sevgileri, yalnız onları senin Resulü’nün (s.a.a) dostları sandıkları içindi ve bu onların iyi niyetlerinden kaynaklanmıştı.

Ey Mevlam! Sen kendin onların ve bizim Peygamber’e ve onun pak Ehlibeyti’ne olan sevgimizi biliyorsun. Sen biliyorsun ki biz takvalıların imamı, ak yüzlülerin önderi E-mirü’l-Müminin Ali İbn Ebutalib başta olmak üzere her türlü pislikten uzak ettiğin ve tertemiz kıldığın bütün Ehlibeyt İmamlarını nasıl bir sevgiyle seviyoruz.

Allah’ım! Beni onların Şia’sından, onların velâyetine bağ-lı olanlardan, onların yolunu izleyenlerden, onların kurtuluş gemisine binenlerden, sağlam bağına sarılanlardan, onların kapısından feyiz alanlardan, onların muhabbeti ve sevgisiyle dolup taşanlardan, onların sözleri ile amel edenlerden, amel ve davranışlarını örnek alanlardan, lütuf ve ihsanlarına şükredenlerden kıl!

Allah’ım! Beni onlarla birlikte haşreyle! Nitekim senin Resulün (s.a.a) buyurmuştur ki:

İnsanlar sevdikleriyle haşrolurlar.

2- Gemi Hadisi

Resulullah buyurmuştur ki:

Benim Ehlibeyt’imin sizin içinizdeki misali Hz. Nuh’un (a.s) gemisine benzer. Ona binenlerin hepsi kurtuldu, ondan kaçanların hepsi boğuldu.[16]

Yine buyuruyor ki:

Benim Ehlibeyt’im sizin içinizde Benî İsrail’deki “Hitte Kapısı” gibidir. O kapıdan girenlerin hepsi bağışlanır.”[17]

Bu hadisi İbn Hacer es-Sevaiku’l Muhrika adlı kitabında naklettikten sonra şöyle diyor:

Onları gemiye benzetmesinin sebebi şudur: Her kim Allah’ın nimetine şükretmek için onları sever, onlara saygı gösterirse ve onların âlimlerinden doğ-ru yolu öğrenirse, haktan sapmanın karanlığından kurtulur. Her kim onlardan ayrılırsa, Allah’ın nime-tine küfretme denizinde boğulur ve azgınlık bataklıklarında helâk olur. Onları “Hitte Kapısı”na benzetmenin sebebi ise Allah’ın, Eriha yahut Bey-tu’l-Mukaddes’in kapısından ibaret olan “Hitte Kapısı”ndan tevazu hâlinde ve bağışlanmak dileğiyle girmeyi, Benî İsrail için bağışlanma ve mağfiret vesilesi kılmış olmasından dolayıdır.

Keşke bu satırları yazan İbn Hacer’e sorabilseydim ki: Acaba onun kendisi de o kurtuluş gemisine binen ve Hitte Kapısı’ndan girenlerden ve Ehlibeyt âlimlerinin gösterdiği doğru yola uyanlardan mıydı? Yoksa kendi dedikleriyle amel etmeyenlerden ve inandıklarına muhalefet edenlerden miydi?

Çokları var ki onlardan sorduğumda ve delil gösterdiğimde diyorlar ki: “Biz Ehlibeyt’e ve Hz. Ali’ye diğerlerinden daha evlâyız, biz Ehlibeyt’e hürmet ediyoruz ve onların faziletlerini inkâr eden yoktur.” Bunlar, gerçekte kalplerinde olmayan şeyi, dilleriyle söylemektedirler. Ya da Ehlibeyt’e hürmet edip taktirle anmalarının yanı sıra onların yolunu değil, onların muhaliflerinin ve düşmanlarının yolunu izlemekte ve taklit etmektedirler.

Hatta bunların çoğu asla Ehlibeyt’in kim olduğunu bile bilmiyor. Onlardan Ehlibeyt kimdir diye sorduğunda hemen: “Allah’ın her türlü pisliği uzak edip ve onları tertemiz kılmış olduğu Peygamber’in hanımlarıdır.” derler.

“Biz Ehlibeyt’e bağlıyız, onları severiz.” diye Ehlisünnet’in dilinde dolaşan ve bir muamma gibi görünen şu cüm-leyi bir defasında bir Ehlisünnet âlimi şöyle ifade ediyordu: “Ehlisünnet ve’l-Cemaat Ehlibeyt’e bağlıdır.” Onların nasıl Ehlibeyt’e bağlı olabildiğini sordum. Dedi ki: “Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: ‘Dinimizin yarısını Humeyra’dan (Aişe) alın.’ Biz Aişe’nin hadislerine göre amel ettiğimize göre dinin yarısını Ehlibeyt’ten alıyoruz.”

İşte buradan onların Ehlibeyt’e hürmetlerinin nasıl olduğu anlaşılır. Onlardan On iki İmam’ın kim oldukları sorulduğunda, İmam Ali, Hasan ve Hüseyin’in haricinde başkasını tanımazlar. Hem de Hz. Hasan ve Hüseyin’in imam olduğuna inanmazlar.

Öte taraftan da Hz. Hasan’ı zehirleyip şehit eden Mua-viye’ye hürmet edip ona “Vahiy Katibi” lakabını verirler. Hz. Ali’ye (a.s) saygı gösterdikleri gibi, Amr İbn As’a da hürmet ederler. Bu tür sevgi ve saygılar, çelişkileri bir arada toplamak, hakkı batılla karıştırmak ve ışığı karanlıkta örtmekten başka bir şey değildir. Yoksa bir müminin kalbinde hem hakkın ve hem de batılın sevgisi nasıl bir arada toplanabilir?

Allah Teala buyuruyor ki:

Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, babaları yahut oğulları, yahut kardeşleri, yahut da aşiretleri de olsa, Allah’a ve Peygamberine karşı gelenleri onların belirlediği sınırlara aykırı hareket edenleri sever bulamazsın. Onlar öyle kişilerdir ki Allah kalplerine iman nasip ve mukadder etmiştir. Onları kendinden bir ruhla kuvvetlendirmiştir ve onları, kıyılarından ırmaklar akan cennete götürür, orada ebedî olarak kalırlar. Allah onlardan ve onlar da Allah’tan razı olmuştur, onlardır Allah’ın hizbi. Bilin ki şüphesiz Allah’ın hizbidir kurtulanlar ve muradına erenler.[18]

Yine buyuruyor ki:

Ey İnsanlar, düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinip onları sevmeyin, onlara dostluk gösteriyorsunuz; ama onlar, size gerçek olarak gelen şeye inanmamışlardır.[19]

3- Resulullah Gibi Yaşamak İsteyen Ne Yapmalı?

Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

Her kim benim gibi yaşamak ve benim gibi ölmek ve benimle, Allah’ın hazırladığı üstün cennette kalmak isterse, benden sonra Ali’yi kendine veli kabul etsin, onu sevenleri sevsin ve benden sonra Ehlibeytime uysun; çünkü onlar benim akrabamdırlar, benim toprağımdan yaranmışlardır, benim ilmim ve anlayışım onlara verilmiştir. Yazıklar olsun ümmetimden onların faziletlerini yalanlayanlara ve benimle onların yakınlığını koparanlara Allah benim şefaatimi onlara nasip eylemesin.[20]

Bu hadis, tevil edilemeyecek kadar manası apaçık hadislerdendir. Bu hadis her Müslüman’a hücceti tamamlamakta ve artık hiçbir bahaneye yer bırakmamaktadır. Buna göre, kim Hz. Ali’nin velayetini kabul etmezse ve Peygamber’in Ehlibeyti’ne itaat etmezse, Resulullah’ın şefaatinden mahrum kalacaktır.

Araştırma döneminde bu hadisin doğruluğunda tereddüt ediyorum. Bu hadis, Ali ve Ehlibeyt’e muhalefet edenler için büyük tehdit ve azap vaadini ihtiva ettiğinden bana ağır geliyordu. Özellikle artık bu hadis tevile de yer bırakmayacak derece açıktı.

Sonra İbn Hacer Askalanî’nin, “el-İsâbe” adlı kitabında bu hadisi naklettikten sonra şu sözlerine rastladım:

Bu hadisin senedinde Yahya İbn Ya’la Muharibî de yer almıştır. O da itimat edilecek birisi değil.

Bunu görünce biraz rahatladım ve İbn Hacer’in bu sözü[21] benim zihnimde teşekkül eden bazı korku ve tereddütleri halletmiş oldu. Böylece sandım ki Yahya İbn Ya’la, bu hadisi kendisinden uydurmuştur.

Ama Allah Teala hakikati tamamıyla bana göstermek istediği için, bir gün “Münakaşatu’n Akaidiyye Fî Makalat-i İbrahim el-Cebhan” adlı kitap elime geçti. Bu kitap, beni meselenin hakikatine vakıf kıldı. Bu kitabı okumakla öğrendim ki Yayha İbn Ya’la el-Muharibî güvenilir kişilerdendir ve Müslim ile Buharî de ona itimat etmiştir. Araştırdığımda gördüm ki, Buharî, Sahih’inin 3. cildinin 31. sayfasında, Hudeybiye Gazvesi babında ve Müslim de, Sahih’inin 5. cildinin 199. sayfasında Yahya İbn Ya’la’dan bir-çok hadis nakletmişlerdir.

Zehebî de senetler hususundaki titizliğine rağmen, onun hadiste güvenilir kişilerden olduğunda hiçbir şüphe et-memiştir.

Yine cerh[22] ve ta’dil imamları onun hadiste güvenilir kişilerden olduğunu açıklamışlardır. Buharî ile Müslim de o-nun hadisine istinat etmişlerdir.

Neden böyle güvenilir ve “Sihah” sahiplerinin itimat et-tiği bir hadis hakkında taan edilmiş ve kötü şeyler söylenmiştir?

Yoksa Ehlibeyt’e uymanın farz olduğunu meydana çıkardığı için mi İbn Hacer onu tezyif edip hakaretle mükâfatlandırmıştır!?

Belki de İbn Hacer kendisinden sonra gelecek olan Ehlibeyt âlimlerinin, onun büyükten küçüğe her sözü yüzünden sorgulayacaklarını ve taassubunu ortaya çıkaracaklarını hesaba katmamıştır.

Böylece bizim âlimlerimizden bazılarının kendilerine örnek ve önder yaptıkları sahabe ve halifelerin durumunun açığa kavuşmaması için hakikatleri gizlemeye çalıştıklarını anladım.

Bunlar bazen sahih ve doğru hadisleri tevil edip asıl mâ-nâlarından çıkartıyor ve bazen de mezheplerine ters düşen hadisleri kendi “sahih” ve “müsnet”lerinde yer almasına rağ-men tekzibe kalkışıyorlar ve onların sahih olmadıklarını iddia ediyorlar. Bazen bir hadisin yarısını veya yarından fazlasını atarak naklediyorlar.

Kimi zaman hadiste güvenilir sayılan râviler sırf onların hoşlanmadıkları rivayetleri naklettikleri için tereddüt etme yoluna başvuruyorlar. Bazen de bir hadisi bir kitabın 1. baskısında naklederken, onu sonraki baskılarda herhangi bir delil zikretmeden atıyorlar. Elbette şuurlu insanlar bu tür hadislerin kitabın son baskılarından niçin atıldığını kolayca anlamaktalar.

Ben bu saydıklarımın hepsini bir bir araştırarak örnek ve delilleriyle tespit ettim.

Keşke bunlar, haktan dönen sahabenin işlerini güzel göstermeye çalışacaklarına ve tarihî gerçeklerle bağdaşmayan çelişkili görüşler ortaya koyacaklarına, hakkı kabul et-miş olsaydılar! Hakka uymakla hem kendilerini rahatlatmış olurlardı, hem de diğerlerini. Daha da önemlisi, parçalanmış olan İslâm ümmetinin birliğinin sağlanmasına sebep olurlardı.

Sahabenin bazıları Resulullah’ın hadislerini nakletmede güvenilir değildi. Bu yüzden isteklerine uygun olmayan hadisleri gizliyorlardı. Özellikle Hz. Peygamber’in vasiyetiyle ilgili olan hadisleri nakletmek istemiyorlardı.

Buharî ve Müslim, Resulullah (s.a.a) vefat ettiğinde üç şeyi vasiyet ettiğini nakletmişlerdir. Yani râvi demiştir ki:

Resulullah vefat ettiğinde üç şeyi vasiyet eyledi: Birincisi, müşriklerin Arap Yarımadası’ndan çıkartılması; ikincisi, elçilere Resulullah’ın (s.a.a) verdiği kadar bahşiş verilmesi; üçüncü vasiyetini ise ben unuttum.[23]

Acaba Resulullah’ın yanında bulunan ve onun vasiyetlerini duyan sahabenin üç vasiyetin ikisini hatırlayıp üçüncüsünü unutmaları mümkün mü?

Oysa ki onlar uzun uzun hadisleri bir kez duymakla ez-berliyorlardı.

Hayır, asla unutmuş değillerdi. Ne var ki siyaset, unutmalarını icap etmişti. Yani Hz. Resulullah’ın ( s.a.a) ilk vasiyeti, Hz. Ali’nin (a.s) kendi halifesi ve vasisi olduğuna dair vasiyetinden ibaretti, ama râvi onu açıklamaktan kaçınmıştır.

Bu hakkı gizlemelerine rağmen yine de araştırıcının, vasiyetin gizlenen bölümünün Hz. Ali’nin hilâfet konusu olduğunu anlaması zor değildir.

Zira Buharî, kendi Sahih’inde “Vasiyetler Kitabı”nda ve Müslim, Sahih’inin “Vasiyet Kitabı”nda şöyle nakletmiştir:

Aişe’nin yanında, Resulullah’ın Hz. Ali’ye vasiyet ettiğine dair hadisten bahsedildi.[24]

Evet, zâlimler Allah’ın nurunu gizlemeye çalışmalarına rağmen Allah kendi nurunu aşikar eylemiştir.”

Sahabelerin tümü, Resulullah’ın vasiyetini nakletmede güvenilir olmadığına göre artık onlardan sonra gelen tâbiîn ve etba-ı tâbiînin asla kınanmaması gerekir.

İbn Sa’d Tabakat kitabında ve Buharî Sahih’te “Peygamber’in Hastalığı ve Vefatı” babında, “Müminlerin Annesi Aişe’nin Hz. Ali’nin (a.s) isminin yanında anılmasından bile rahatsız olduğunu yazmışlardır.

Keza Hz. Ali’nin ölüm haberini duyunca Aişe’nin şükür secdesi ettiği bile nakledilmiştir.

Artık böyle birinin Hz. Ali’nin halifeliğine dair Peygamber’in vasiyetini nakletmesi ve kabullenmesi nasıl beklenilebilir?

Aişe’nin, Hz. Ali ve evlâtlarına ve Resulullah’ın Ehlibeyti’ne karşı olan düşmanlığı herkesçe malum olduğundan bu konu üzerinde fazla durmaya gerek yoktur.

La Havle Ve La Kuvvete İlla Billahi’l-Aliyyi’l-Azim.


[1]– Sahih-i Müslim, Bab-ı Fezail-i Ali (a.s), c.2, s.122, Sahih-i Tir-mizî, c.5, s.328. Müstedrek-i Hakim, c.3, s.148. Müsned-i İmam Ah-med İbn Hanbel, c.3, s.17

[2]– Bu hadisi Sahih-i Müslim, Nesaî, Tirmizî, İbn Mâce ve İbn Davud kendi sünenlerinde zikretmiştir.

[3]– Resulullah’tan naklolunan hadiste, “Allah’ın kitabı ve itretim” diye naklolunmuştur; ama “Allah’ın kitabı ve sünnetim” diye altı Sıha-h’ın hiçbirisinde naklolunmamıştır. Yalnız Malik İbn Enes, Muvatta adlı kitabında senetsiz olarak “sünnetim” diyerek nakletmiştir; Taberî ve İbn Hişâm gibileri de ondan alıp senetsiz olarak nakletmişlerdir.

[4]– Nisâ, 11

[5]– Neml, 16

[6]– Meryem, 5-6

[7]– Sahih-i Müslim, c.8, s.51, “İman” kitabı

[8]– Nisâ, 94

[9]– Tevbe, 75-76

[10]– Taberî Tarihi, c.3, s.280

[11]– Tarih-i Ebi’l-Fida, c.1, s.158, Tarih-i Yakubî, c.2, s.110, Tarih-i Şehne, c.11, s.114, Vefayatu’l-A’yan, c.6, s.14

[12]– Sahih-i Buharî, c.4, s.171

[13]– Sire-i İbn Hişâm, c.4, s.53, Tabakat-ı İbn Sa’d ve Usdu’l-Gâbe, c.3, s.102

[14]– Hasaneyn Heykel’in es-Sıddık Ebubekr kitabı, s.151 ve devamı

[15]– Tarih-i Taberî, c.3, s.254, Tarih-i Hamis, c.3, s.343

[16]– Müstedrek-i Hakim, c.3, s.151; Tehlis-i Zehebî, Yenabiu’l-Me-veddet, s.30 ve 370; es-Sevaiku’l-Muhrika, İbn Hacer, s.184 ve 234; Suyutî’nin Tarihi ve Camiu’s-Sagîr, İsafu’r-Rağıbîn.

[17]– Mecmeu’z-Zevaid, Heysemî, c.9, s.168

[18]– Mücadele, 22

[19]– Mümtehine, 1

[20]– Müstedrek-i Hakim, c.2, s.128; Camiu’l-Kebir, Taberânî; el-İ-sâbe, İbn Hacer; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.155; Menakıb-ı Harezmî, s.34; Yenabiu’l-Meveddet, s.149; Hilyetu’l-Evliya, c.1, s.86; Tarih-i İbn Asa-kir, c.2, s.95

[21]– Munakaşatu’l-Akaidiyye, İbrahimu’l-Cebhan, s.29

[22]– Hadis nakleden birinin itibarını düşürmek için denilen söze “cerh”, ona itibar etmek için denilen söze ise “ta’dil” denir. (Mütercim)

[23]– Sahih-i Buharî, c.1, s.121, (Cevaizu’l-Verd Babında, Cihad Seyr Kitabında), Sahih-i Müslim, Vasiyet Kitabında, c.2, s.75

[24]– Sahih-i Buharî, Peygamber’in ölüm hastalığı babı, c.3, s.68, Sa-hih-i Müslim, c.2, s.14

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*