2- Bakara Suresi

 (Medine’de inmiştir, 286 ayettir.)

(Bu surenin 67-73 ayetlerinde, İsrailoğulları’nın bir inek boğazlaması kıssası anlatıldığından sureye Bakara (inek) adı verilmiştir.)

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Elif, Lâm, Mîm.

2. İşte o kitap (Kur’an); onda bir kuşku yoktur. O, takvalı olanlar için yol göstericidir.  

3. Onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah yolunda) harcarlar.

4. Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilene inanırlar ve ahirete de onlar yakin ederler (Kesinkes inanırlar).

5. İşte onlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler, işte onlardır.  

6. İnkâr edenleri korkutsan da, korkutmasan da, onlar için birdir; inanmazlar.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 1)

7. Allah, (inkârları sebebiyle) onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de bir perde bulunmakta ve onlara büyük bir azap vardır.

8. İnsanlardan bazıları, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık.” derler.

Yüce Allah bu surenin başlangıcında insanları üç gruba ayırmaktadır. Bunlardan yalnız birini, yani takvalı olan ve Kur’an’ın rehberliğine uyanları kurtuluşa erenler olarak tanıtmaktadır. Diğer iki grubun, yani kâfirlerin ve münafıkların ise sonlarının ilahî azaba uğramak olacağını bildirmektedir. Bu arada her grubun en önemli özelliklerini de açıklamakta ve münafıkların özelliklerine daha geniş yer vermektedir.Bu, nifakın fert ve toplum açısından küfürden daha tehlikeli bir olgu olduğunu veya genelde nifakın örtülü olduğu ve tehlikesinin göz ardı edildiği için ona dikkat çekmek gerektiğini vurgulamak için olabilir.

9. Allah’ı ve inananları aldatmak isterler. Oysa sadece kendilerini aldatırlar, ama farkında değillerdir.

10. Kalplerinde hastalık var; Allah da hastalıklarını artırmıştır ve yalan söyledikleri için onlara acı bir azap vardır.

11. Onlara, “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” denildiğinde, “Biz ancak yapıcı ve düzeltici kimseleriz.” derler.

12. Bilin ki, onlar bozguncuların ta ken­­dileridir; ama farkında değillerdir.

13. Onlara, “Diğer insanların inandığı gibi, siz de inanın.” denildiğinde, “Akılsızların inandığı gibi, biz de mi inanalım?” derler. Bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir; ama bilmezler.

14. İnananlarla karşılaştıklarında, “İnan­dık.” derler. Şeytanlarıyla (onları kötülüklere yönelten dostlarıyla) baş başa kaldıklarında ise, “Biz sizinleyiz, biz sadece (onlarla) alay etmekteyiz.” derler.

15. (Aslında) Allah onlarla alay etmektedir ve azgınlıklarında onlara süre tanımaktadır ki bocalayıp dursunlar.

16. Onlar, hidayet karşılığında sapıklığı satın alanlardır. Sonuçta ticaretleri onlara bir kâr sağlamamış ve doğru yolu da bulamamışlardır.

17. Onların durumu, (karanlıkta) ateş yakan kimsenin durumuna benzer. Ateş onun çevresini aydınlatınca, Allah ışıklarını alıp götürür ve onları karanlıklar içinde bırakır, artık (bir tarafı) görmezler.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 2)

18. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık (doğru yola) dönmezler.

19. Ya da (onların durumu) gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek çakması olan şiddetli bir yağmura (tutulmuş kimsenin durumuna) benzer. Yıldırımların saldığı dehşetle ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah, in­kâr edenleri çepeçevre kuşatmıştır.

20. Şimşek çakması, neredeyse gözlerini alıverecektir; (şimşeğin ışığı) onlar için (etrafı) aydınlatınca, o ışıkta yürürler; üzerlerine karanlığı çökünce de dikilip kalırlar. Allah dileseydi, onların işitmelerini ve görmelerini (kulaklarını ve gözlerini) alıp götürürdü. Allah’ın her şeye gücü yeter.

21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin; umulur ki takvalı (kötülüklerden korunmuş) olursunuz.

Bu ayete göre, Allah’ı tanımanın ve O’na ibadet ederek şükrünü yerine getirmenin delili, Yüce Allah’ın nimetlerinin esasını oluşturan yaratılış nimetini insanlara vermesidir. Sonraki ayette de diğer temel nimetlere işaret edilmiştir. Bu gibi temel nimetleri veren birisine ibadet ederek şükretmenin gerekliliğine akıl hükmeder. Tüm nimetlerin aslı durumundaki bu nimetleri Allah’tan başka hiçbir kimsenin vermesi mümkün değildir.

22. Sizin için yeri döşek, göğü de bina yapan ve gökten su indirerek onunla sizin için rızk olarak çeşitli meyveler çıkaran O’dur. Öyleyse bile bile Allah’a eşler koşmayın.

23. Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’an) hakkında şüphedeyseniz, -doğru söylüyorsanız- ona benzer bir sure getirin. Allah’tan başka tanıklarınızı da çağırın.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 3)

24. Eğer (bunu) yapmazsanız -ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O, inkâr edenler için hazırlanmıştır.

25. İnanıp iyi işler yapmış olanlara, ken­dileri için (ağaçlarının) altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara bu cennetlerin meyvelerinden verildikçe, “Bu, önceden bize verilen rızktır.” derler. Onlara birbirine benzeyen rızklar getirilir. Orada onlara tertemiz eşler de vardır ve orada ebedi kalırlar.

İmam Sadık (a.s)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Cehennem ehlinin cehennemde ebedi kalmalarının sebebi, dünyada ebedi kalmaları hâlinde sürekli Allah’a karşı gelme niyetinde olmaları; cennet ehlinin cennette ebedi kalmalarının sebebi ise, dünyada ebedi kalmaları hâlinde sürekli Allah’a itaat etme niyetinde olmalarıdır. Böylece niyetleri yüzünden bu iki grup (cennet ve cehennemde) ebedi kılınmışlardır…” (bk. Usul-i Kâfi, İlelü’ş-Şerayi’) Bu hadiste geçen niyet, insanın kazandığı kişilik ve karakterinin bir ifadesi olabilir. Buna göre, insanın inanç ve amellerinin sonucunda elde ettiği kişiliği ölümden sonra da ondan ayrılmayacak ve bu kişilik gereği nimet veya azap da sürekli onunla beraber olacaktır.

26. Allah, herhangi bir örnek vermekten utanmaz. Bu, bir sivrisinek de olabilir, onun üstünde bir şey de. İman edenler, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise, “Allah, bu örnekle ne demek istemiştir?” derler. O, bu örnekle birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğru yola iletir; onunla fasıkların dışında kimseyi saptırmaz.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 4)

27. Ki onlar, Allah’a kesin söz verdikten sonra onu çiğnerler, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları koparırlar ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. Zarara uğrayanlar, işte onlardır.

28. Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölü idiniz, O sizi diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.

29. O’dur, yerde olan her şeyi sizin için yaratan, sonra göğe yönelip de onları yedi gök olarak düzenleyen. O, her şeyi bilir.

30. Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.” dedi. (Melekler,) “Biz seni överek sürekli tenzih ve takdis ederken, orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah,) “Şüphesiz ben, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.” dedi.

31. Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları (o isimlerle anılan şeyleri) meleklere gösterip, “Eğer doğru söylüyorsanız, bunların isimlerini bana haber verin.” dedi.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 5)

32. (Melekler:) “Münezzehsin sen! Bizim, senin öğrettiklerinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hikmet sahibisin.” dediler.

33. (Allah:) “Ey Âdem! Meleklere bunların isimlerini bildir.” dedi. (Âdem) bunların isimlerini onlara bildirince, (Allah:) “Ben göklerin ve yerin gizliliklerini bilirim, sizin açığa vurduğunuzu da, gizlemekte olduğunuzu da bilirim.” demedim mi?” dedi.

34. Hani meleklere, “Âdem’e secde edin.” demiştik. İblis’ten başka hepsi secde etti, (ama) o kabul etmedi, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 6)

35. “Ey Âdem!” dedik, “Sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan (ondaki nimetlerden) dilediğiniz yerde bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.”

36. Sonra Şeytan o ikisinin ayağını oradan kaydırdı ve onları içinde bulundukları nimetlerden çıkardı. Biz (onlara), “İnin, birbirinize düşmansınız ve bir süreye kadar sizin için yeryüzünde yerleşim yeri ve (yaşayıştan) yararlanma imkânı olacaktır.” dedik.

(Yani Âdem ve oğulları Şeytan’a, Şeytan ve yardımcıları da Âdem ve oğullarına düşmandırlar. bk. es-Safî Tefsiri.)

37. Sonra Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı da (o kelimelerle Allah’a yalvarınca, Allah) tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri kabul eden ve sürekli merhamet edendir.

38. “Hepiniz oradan inin” dedik, “Eğer benden size bir hidayet gelirse, benim hidayetime uyanlara ne bir korku vardır, ne de üzüleceklerdir onlar.”

39. “İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise, cehennemlik olanlardır; onlar orada ebedi kalacaklardır.”

40. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdimi (bana verdiğiniz sözü) yerine getirin ki, ahdinizi (size verdiğim sözü) yerine getireyim ve yalnız benden korkun.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 7)

41. Sizinle birlikte olanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) inanın; onu ilk inkâr edenler olmayın; ayetlerimi az bir değer karşılığında satmayın ve yalnız benden korkun.

42. Hakkı batılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.

43. Dosdoğru namaz kılın, zekât verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.

44. Kitabı (Tevrat’ı) okuduğunuz hâlde, kendinizi unutur da insanlara mı iyiliği emredersiniz?! Acaba düşünmez misiniz?!

45. Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Hiç kuşkusuz o (namaz), huşu duyanlardan başkasına ağırdır.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 8)

46. Onlar (huşu duyanlar), Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini umarlar.

Ayetin orjinalinde geçen “yezunnune” “zannederler”, yakin etmek (kesin bilmek) olarak tefsir edilmiştir. Bu tefsir, Hz. Ali (a.s)’dan nakledilmiştir. bk. Saduk, et-Tevhid ve el- Ayyaşî Tefsiri. Diğer bir hadise göre de zan, düşünme ve bekleme olarak tefsir edilmiştir. Ayetin meali, ikinci tefsir üzere yapılmıştır. (bk. Tefsir-i İmam Hasan Askerî.)

47. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir dönem) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.

48. Kimsenin, başkasının yerine bir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaat (aracılık) kabul edilmeyeceği, kimseden bir kurtulma bedeli (fidye) alınmayacağı ve kendilerine bir yardım da edilmeyeceği günden korkun.

49. Hani sizi Firavun ailesinden kurtardık. Onlar size kötü işkence(ler) yapıyorlardı; erkek çocuklarınızı kesiyor ve kadınlarınızı (kızlarınızı) sağ bırakıyorlardı. Bunda Rabbiniz tarafından size büyük bir imtihan vardı.

50. Hani sizin için denizi yarıp da sizi kurtardık ve baktığınız hâlde (gözünüzün önünde) Firavun ailesini (denizde) boğduk.

51. Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz, onun ardından (kendinize) zulmederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.

52. Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye sizi bağışladık.

53. Hani doğru yolu bulursunuz diye Musa’ya kitap (Tevrat) ve furkan verdik.

54. Hani Musa kavmine, “Ey kavmim! Siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Öyleyse (hemen) Yaratıcınıza tövbe edip (buzağıya tapmanın kefareti olarak) kendinizi (birbirinizi) öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir.” dedi. O zaman (Rabbiniz) tövbenizi kabul etti. Çünkü O, tövbeleri kabul edendir, merhametlidir.

55. Hani, “Ey Musa! Allah’ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız.” demiştiniz. O zaman baktığınız hâlde yıldırım sizi çarpmıştı.

56. Sonra şükredersiniz diye, ölümünüzden sonra tekrar sizi dirilttik.

İsrailoğulları’nda vuku bulan sünnetlerin bir benzerinin İslam ümmetinde de vuku bulacağını açıklayan naklî deliller ışığında (bk. Sahih-i Buhari c. 4 s. 144) bu ayetten, İslam ümmetinde de benzeri olayların ve ric’atin (kıyametten önce bazı kimselerin tekrar dirilişinin) vuku bulacağı anlaşılmaktadır. (bk. es-Safî ve Kummî Tefsirleri.)

57. Bulutu üstünüze gölgelik yaptık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Size verdiğimiz temiz rızklardan yiyin.” (dedik). Onlar (nankörlükleriyle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.

58. Hani, “Şu şehre (Beytü’l-Makdis’e) girin, ondan (ondaki nimetlerden) dilediğiniz yerde bol bol yiyin ve kapısından secde ederek girip, ‘Hıtta (günahlarımızın dökülmesini istiyoruz)’ deyin ki, günahlarınızı bağışlayalım ve (bilin ki) iyilik yapanlara (nimetlerimizi) daha da arttıracağız.” demiştik.

59. Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü (Hıtta sözünü) başka bir sözle değiştirdiler. Biz de, yoldan çıkmaları sebebiyle zulmedenlere gökten bir azap indirdik.

Allah’ın emriyle alay ederek, Hıtta diyeceklerine İbranice’de kırmızı buğday anlamına gelen bir söz söylediler.

60. Hani Musa kavmi için su istemişti. (Ona,) “Asanla taşa vur.” demiştik. Ondan on iki pınar fışkırdı. (Böylece) Herkes su içeceği yeri bildi. (Onlara,) “Allah’ın rızkından yiyin, için; yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (dedik.)

61. Hani, “Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayız; bizim için Rabbine yalvar, bize yerin bitirdiklerinden, sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından yetiştirsin.” demiştiniz. (Musa,) “İyi olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? O hâlde bir şehre inin, (orada) size istediğiniz var.” demişti. (Nankörlükleri yüzünden) horluk ve yoksulluğa mahkûm oldular ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. Bu da, onların (emrimize) karşı gelmeleri ve sınırları aşmalarındandı.

62. Şüphesiz, iman edenlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sabiîler­den Allah’a ve ahiret gününe inanıp iyi işler yapanların mükâfatları Rableri katındadır. Onlar için ne bir korku vardır, ne de üzüleceklerdir.

Sabiîlerin Ehl-i Kitap’tan olup olmadıkları hakkında ihtilaf vardır. Birunî’den naklen bu fırkanın Mecusilik, Yahudilik ve Harrani inancının karışımı olduğu ileri sürülmüştür. Bazıları da bunları Hz. Yahya Peygamber’e bağlı başlı başına bir Ehl-i Kitap fırkası bilmişlerdir. Bir grup da bunların yıldız ve gezegenlere taptıklarını ileri sürerek müşrik olduklarını savunmuşlardır. Bu fırkanın “Kenz Erya” diye mukaddes bir kitabı vardır. İmamiye fakihleri arasında meşhur görüş, bunların müşrikler hükmünde oldukları şeklindedir. Kur’an-ı Kerim’de üç yerde bu fırkadan söz edilmiştir.

63. Hani sizden kesin söz alıp Tur dağını üzerinize dikmiştik ve, “Size verdiğimiz şeye (Tevrat’a) kuvvetle sarılın, onda olanı hatırlayın ki, (kötülüklerden) korunasınız.” (demiştik.)

(bk. Açıklamalar Bölümü: 9)

64. Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz. Allah’ın size yönelik bol ihsanı ve merhameti olmasaydı, muhakkak ki zarara uğrayanlardan olurdunuz.

65. İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri bildiniz. Onlara, “(Allah’ın rahmetinden) kovulmuş maymunlar olun!” dedik.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 10)

66. Bunu, ona şahit olanlar ve daha sonra gelenler için bir ibret, (kötülüklerden) korunanlar için de bir öğüt kıldık.

67. Hani Musa kavmine, “Şüphesiz ki, Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor.” dedi. (Onlar,) “Bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. (Musa,) “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.

68. (Onlar,) “(O hâlde) Rabbinden bizim için iste de nasıl (bir sığır) olduğunu bize açıklasın.” dediler. (Musa,) “Allah diyor ki: ‘O ne çok yaşlıdır, ne de pek genç; ikisinin arası bir sığırdır.’ Size emredilen işi hemen yapın.” dedi.

69. (Onlar,) “Rabbinden bizim için iste, onun ne renk olduğunu bize açıklasın.” dediler. (Musa,) “O diyor ki: O bakanların içini açan, rengi parlak, sarı bir sığırdır.” dedi.

70. (Onlar,) “Rabbinden bizim için iste, onun nasıl (bir sığır) olduğunu (tam olarak) açıklasın; onun hangi sığır olduğunu karıştırdık. Allah dilerse, mutlaka doğruyu buluruz.” dediler.

71. (Musa,) “O diyor ki: ‘O, boyunduruk altına alınıp da yer sürmemiş, ekin sulamamış ve (ayrı renkten) hiç alacası olmayan kusursuz bir sığırdır.” dedi. (Onlar,) “İşte şimdi gerçeği getirdin.” dediler de onu boğazladılar; ama az kalsın yapmayacaklardı.

72. Hani siz bir adamı öldürüp de onun hakkında birbirinizi suçlamıştınız. Allah ise, gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.

73. Bunun için, “Ona (ölüye), onun (sığırın) bir parçası ile vurun.” dedik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve düşünüp anlayasınız diye ayetlerini size gösterir.

74. Sonra, bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı. Kalpleriniz taş gibi yahut daha da katı (oldu). Çünkü taşlardan öylesi var ki, ondan ırmaklar fışkırır. Bir kısmı da var ki, yarılır, ondan su çıkar ve bir kısmı da var ki, Allah korkusundan (yüksek yerlerden) aşağıya yuvarlanır. Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.

75. (Yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz?! Oysa onlardan bir topluluk, Allah’ın sözünü işitiyor, sonra onu iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlardı.

76. İman edenlerle karşılaştıklarında, “İnandık.” derler. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında ise, “Rabbinizin katında size karşı hüccet (delil) getirsinler diye mi Allah’ın size açtığı şeyleri (Tevrat’taki Hz. Muhammed’in peygamberliği ile ilgili bilgileri) onlara anlatıyorsunuz?! (Bunları) düşünmüyor musunuz?!” derler.

77. Onlar bilmiyorlar mı ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarınızı da?!

78. Onların içinde okuma yazması olmayanlar da var ki, Kitap’tan (Tev­rat’tan) (başkalarının kendilerine anlattıkları) kuruntulardan başka hiçbir şey bilmezler. Onlar, sadece zan içindedirler.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 11)

79. O hâlde, elleriyle kitap yazıp, sonra onu az bir değer karşılığında satmak için, “Bu, Allah katındandır.” diyenlerin vay hâline! Ellerinin yazdığından ötürü vay onların hâline! Kazanmakta olduklarından ötürü vay onların hâline!

Sert tehditleri içermekte olan bu ayet, dünya çıkarı için Allah’a yalan isnat eden, Allah’ın ayetlerini gizleyen Yahudi din bilginleri hakkında inmiştir ve dinin herhangi bir hükmünü bir dünya kazancı için değiştiren herkes hakkında geçerlidir. Ayetteki “veyl” kelimesine karşılık olarak “vay hâline” tabirini kullandık. “Veyl” kelimesinin asıl anlamı da budur. Elbette bazı hadislere göre “veyl”, cehennemde bir vadinin adıdır; kâfirler oraya atılınca kırk yıla onun dibine varmazlar. (bk. Mecmau’l-Beyan. )

80. (Yahudiler,) “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize dokunmayacaktır.” dediler. De ki: “Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden asla dönmez- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?”

81. Hayır! Kim bir kötülük işler de suçu kendisini kuşatırsa, işte onlar, cehenneme yerleşecek olanlardır; onlar orada ebedi kalırlar.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 12)

82. İman edip iyi işler yapanlar ise, onlar cennete yerleşecek olanlardır; onlar orada ebedi kalırlar.

83. Hani İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin; anne babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara iyilik edin, insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın ve zekâtı verin.” diye söz almıştık. Ama sonra, pek azınız hariç, (haktan) yüz çevirerek (sözünüzden) döndünüz.

84. Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız.” diye sizden söz almıştık. Sonra siz de bunu kabul etmiştiniz ve buna (geçmişlerinizin bunu kabul ettiğine) siz de tanıksınız.

85. Sonra siz, yine birbirinizi öldürüyor, içinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, günah ve zulüm ile onlara karşı birbirinize arka çıkıyorsunuz. Onları çıkarmak size haram olduğu hâlde (onları yurtlarından çıkarıyor,) esir olarak size geldiklerinde (ise,) fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?! Sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında ancak rezil olmaktır. Kıyamet gününde ise onlar, en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

86. Onlar, ahiret karşılığında dünya hayatını satın alanlardır. Onların azapları hafifletilmez, onlara yardım da edilmez.

87. Gerçekten biz Musa’ya kitap verdik; ondan sonra da art arda peygamberler gönderdik. Ve Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verdik, onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Ne zaman bir peygamber nefsinizin istemediği bir şey (bir hüküm) getirdiyse, siz (ona karşı) büyüklük taslamadınız mı?! Kimini yalanladınız, kimini de öldürüyordunuz!

(bk. Açıklamalar Bölümü: 13)

88. (Onlar,) “Kalplerimiz kılıf içindedir (Senin ne dediğini anlamıyoruz).” dediler. Oysa Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir; artık (çok) az inanırlar.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 14)

89. Daha önce (Son Peygamber’in gönderilmesiyle) kâfirlere karşı zafer beklerken, onlara Allah katından, yanlarında olanı (Tevrat’ı) doğrulayan bir kitap gelince, önceden bilip tanıdıkları şey gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın lâneti kâfirlere olsun.

90. Allah’ın, kullarından dilediğine, ihsanından (bir şey) indirmesini çekemeyerek Allah’ın indirdiğini (Kur’an’ı) inkâr etmekle kendilerini ne kadar da kötü bir şey karşısında sattılar! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ve kâfirlere alçaltıcı bir azap vardır.

91. Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’­an’a) inanın.” denince, “Biz, kendimize indirilene inanırız.” derler de, ondan ötesini (Kur’an’ı), onların yanlarında bulunanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı hak bir kitap olmasına rağmen, inkâr ederler. Onlara de ki: “Eğer inanan kimseler iseniz, o hâlde neden daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?!”

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir: “Bu ayet, Hz. Muhammed (s.a.a)’in döneminde yaşayan Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Oysa onlar, peygamberleri bizzat öldürmemiş ve o peygamberlerin döneminde yaşamamışlardı. Sadece önceki dönemlerde yaşamış ilk Yahudi grupları peygamberleri öldürmüşlerdi. Allah, o Yahudilere tâbi oldukları ve onlara bağlılıklarını sürdürdükleri için bunları da o katiller yerine koymuş, onlardan saymış ve öncekilerin işini bunlara da isnat etmiştir.” (bk. Ayyaşî Tefsiri ve Bakara Suresi’nin 65. ayetinin dipnotu.)

92. Gerçekten Musa apaçık delillerle (mucizelerle) size geldi. Sonra onun ardından, (kendinize) zulmederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.

93. Hani sizden kesin söz almıştık ve Tur dağını üzerinize dikmiştik. “Size verdiğimize (Tevrat’taki ilahî emirlere) kuvvetle sarılın ve dinleyin (itaat edin).” demiştik. (Onlar ise,) “İşittik ve karşı geldik.” demişlerdi. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi yerleştirildi. De ki: “Eğer inanmışsanız, imanınız ne kötü şey emrediyor size!”

94. De ki: “Eğer Allah katında ahiret yurdu diğer insanların değil de yalnız sizin ise, (bu iddianızda) doğru iseniz, ölümü arzulayın.”

95. Fakat onlar, kendi elleriyle hazırlayıp gönderdikleri şeyler yüzünden onu (ölümü) asla arzulamazlar. Allah, zalimleri bilir.

96. Gerçekten onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun; hatta müşriklerden bile yaşamaya daha düşkündürler. Her biri, ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa bu uzun ömür, onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların yaptıklarını görür.

97. De ki: “Kim Cibril’e (Cebrail’e) düşman ise, (bilsin ki) o, Allah’ın izniyle, önündeki kitapları doğrulayıcı, inananlara yol gösterici ve müjdeleyici olarak onu (Kur’an’ı) senin kalbine indirmiştir.”

98. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa, (bilsin ki) Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.

99. Gerçekten sana apaçık ayetler indirdik; onları ancak fasıklar inkâr eder.

100. Onlar, ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, (yine) kendilerinden bir topluluk onu bozmadı mı?! Zaten onların çoğu inanmazlar.

101. Allah katından onlara, yanlarında bulunan (kitab)ı doğrulayan bir peygamber gelince, Ehl-i Kitap’tan bir topluluk, Allah’ın kitabını, sanki (hiçbir şey) bilmiyorlarmış gibi arkalarına attılar. (Ondaki emirlere önem vermediler.)

102. Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı döneminde şeytanların okudukları büyülere uydular. Süleyman küfre sapmadı (ve asla büyü yapmadı), oysa şeytanlar küfre saptılar. Onlar, halka büyüyü ve Babil’de iki melek olan Harut ve Marut’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, “Biz bir imtihan vesilesiyiz, sakın küfre sapma!” demedikçe kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Onlardan, kocayla karısının arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Ne var ki, Allah’ın izni olmadan öğrendikleriyle kimseye bir zarar veremezlerdi. Onlar, kendilerine zarar veren ve bir yarar sağlamayan şeyleri öğreniyorlardı. Onlar, bunu (büyüyü) satın alanın ahirette hiçbir nasibi olmadığını iyice biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey (ne) kötüdür! Keşke (bunu) bilselerdi.

103. Eğer iman edip (kötülüklerden) korunsalardı, şüphesiz Allah katından (verilecek) olan mükâfat daha hayırlı olurdu. Keşke (bunu) bilselerdi.

104. Ey iman edenler! (Peygamber’e) “Raina” demeyin, “Bize nazar eyle” de­yin ve (Peygamber’in emirlerini) dinleyin. Kâfirlere elem verici bir azap vardır.

‘Raina’, ‘bizi gözet’ anlamına gelir. Müslümanlar, Peygamber’den bir şey öğrenirken, ‘bizi de gözet, yani biraz bekle, biz de öğrenelim’ manasını kastederek raina derlerdi. Ama Yahudiler bu kelimeyi çobanımız anlamında raîna (??????) olarak veya kendi dillerinde hakaret ifade eden başka bir anlamı kastederek Peygamber’e karşı kullanmaya başladılar. Bu yüzden ayet müminlerden ‘Raina’ kelimesi yerine, yine ‘bizi gözet, bize bak’ anlamına gelen ‘Unzurna’ tabirini kullanmalarını istemiştir. Nisâ Suresi’nin 46. âyeti de bu konuyla ilgilidir. (bk.Tefsir-i İmam Hasan Askerî, s.479)

105. Kitap Ehli’nden ve Allah’a eş ko-şanlardan olan kâfirler, Rabbinizden size bir iyilik indirilmesini istemezler, fakat Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.

106. Biz bir ayeti yürürlükten kaldırır (nesheder) veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?

107. Bilmez misin göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’ındır ve Allah’tan başka bir veli (dost ve koruyucu) ve yardımcınız yoktur.

108. Yoksa önceden Musa’dan (Allah’ı açıkça görmek ve benzeri şeylerin) istenildiği gibi, siz de kendi peygamberinizden (benzeri şeyleri) mi istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değiştirirse, doğru yoldan sapmıştır.

109. Kitap Ehli’nden birçoğu, kendilerine hak apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekemezlikten ötürü, sizi inandıktan sonra küfre döndürmeyi istemekteler. Allah emrini getirinceye kadar onları affedip (onlardan) vazgeçin. Gerçekten Allah’ın her şeye gücü yeter.

110. Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için önceden yaptığınız her iyiliği Allah’ın katında bulursunuz. Gerçekten Allah yaptıklarınızı görendir.

111. “Yahudi veya Hıristiyan olanlardan başka kimse cennete girmeyecektir.” dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: “Doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin.”

112. Kim iyilik yaparak kendisini Al­lah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rab­binin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

113. Yahudiler, “Hıristiyanlar (doğru) bir şey üzere değillerdir.” dediler. Hıristiyanlar da, “Yahudiler (doğru) bir şey üzere değillerdir.” dediler. Oysa onlar kitabı (Tevrat ve İncil’i) okuyorlar. Bir bilgisi olmayanlar da (müşrikler) onların söylediğinin aynısını söylemişlerdi. Allah, kıyamet günü onların arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hükmedecektir.

114. Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasına engel olan ve onların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim var? (Hâlbuki) onlar bu mescitlere ancak korku içinde girebilmelidirler. Onlara dünyada zillet ve ahirette büyük azap vardır.

115. Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye yönelseniz, orası Allah’ın yüzüdür. Allah, (güç ve merhametiyle her şeyi) kapsayandır ve (O her şeyi) bilendir.

İbn Abbas şöyle anlatır: “Bir Yahudi Hz. Ali (a.s)’a, ‘Allah’ın yüzü neredir?’ diye sordu. Hz. Ali (a.s), ‘Ey İbn Abbas, ateş ve odun getir.’ dedi. Ben ateş ve odun getirdim. Hz. Ali (a.s) odunu yaktı. (Odun alevlenince Yahudi’ye,) ‘Bu ateşin yüzü neredir?’ diye sordu. O adam, ‘Bu ateşin yüzünün neresi olduğunu bilmiyorum.’ dedi. Bunun üzerine Ali (a.s), ‘Yüce Rabbim, bu örnekten yücedir. Doğu ve batı O’nundur. Nereye yönelseniz, orası Allah’ın yüzüdür.’ diye buyurdu.” (el-Hisal, c.2, s.597.)

116. “Allah oğul edinmiştir.” dediler. (Hâşâ) O (her eksiklikten) münezzehtir. Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmiştir.

117. Gökleri ve yeri bir örnek olmadan yoktan var eden O’dur. Bir şeyi (yaratmayı veya bir işi yapmayı) kesinleştirince ona sadece, “Ol!” der, o da olur.

118. Bir bilgisi olmayanlar (müşrikler), “Niçin Allah bizimle konuşmuyor veya bize bir ayet (mucize) gelmiyor?” dediler. Onlardan öncekiler de bunların dediklerinin aynısını demişlerdi. Kalpleri (körlük ve hakka karşı gelmekte nasıl da) birbirine benzemektedir. Biz, yakin sahibi olanlara ayetleri iyice açıkladık.

119. Biz seni hak üzere müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen, cehenneme gidecek olanlardan ötürü sorguya çekilmeyeceksin.

120. Dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir.” Sana gelen bilgiden sonra, onların isteklerine uyacak olursan, artık Allah katından senin için ne bir veli (dost ve koruyucu), ne de bir yardımcı olur.

121. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar. Onlar, ona (o kitaba) inanırlar. Onu inkâr edenlerse, işte ziyana uğrayanlar onlardır.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 15)

122. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.

123. Kimsenin başkasının yerine bir şey ödeyemeyeceği, kimseden bir fidye (kurtulma bedeli) kabul edilmeyeceği, kimseye bir şefaatin (aracılığın) yarar sağlamayacağı ve kendilerine bir yardım da edilmeyeceği günden korkun.

124. Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle denemiş, o da tam olarak onları yerine getirmişti. (İşte o zaman Allah,) “Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım.” dedi. (İbrahim,) “Benim soyumdan da.” dedi. (Allah,) “Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez.” dedi.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 16)

125. Hatırlayın ki biz o evi (Kâbe’yi), halk için toplanma mahalli ve güvenlik yeri kıldık. Siz de İbrahim’in makamından (duruş yerinden) namaz yeri edinin. İbrahim’e ve İsmail’e, “(Dünyanın çeşitli yörelerinden gelen) tavaf edenler, (Kâbe’nin etrafında) yerleşenler, rükû ve secde edenler için evimi tertemiz tutun.” diye emir verdik.

Bazı müfessirler, “âkifîn” kelimesinin itikâf ibadetini yerine getirenler anlamına geldiğini ifade etmişlerdir. İtikâf, Mescidu’l-Haram veya diğer bir camide ibadet için kalmayı niyet etmektir. Bu ibadetin en az süresi üç gündür. İtikâfa giren kişi, bu üç gün boyunca zarurî ihtiyaçları dışında camiden dışarı çıkmaz ve oruç da tutar.

126. İbrahim, “Ey Rabbim! Burayı güvenli bir şehir kıl ve halkından Allah’a ve kıyamet gününe iman edenleri (çeşitli) ürünler ve meyvelerle besle.” dedi. Allah dedi ki: “Küfre sapanı da (faydalandırırım ama), onu azıcık faydalandırdıktan sonra cehennem azabına sürüklerim. Orası ne de kötü bir dönüş yeridir!”

127. Hani İbrahim ve İsmail, o evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyorlardı (ve şöyle diyorlardı): “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz, sen hakkıyla işitensin ve hakkıyla bilensin.”

(bk. Açıklamalar Bölümü: 17)

128. “Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş iki kul kıl; soyumuzdan da sana teslim olmuş bir topluluk oluştur. Bize ibadetimizin (hac amellerinin) usulünü göster ve tövbemizi kabul et. Gerçekten sen, tövbeleri kabul eden ve sürekli merhamet edensin.”

129. “Ey Rabbimiz! Onların içerisinde, kendilerine senin ayetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti (sağlam bilgileri) öğretecek ve onları arındıracak, kendilerinden olan bir elçi gönder. Şüphesiz ki sen, güçlü ve hikmet sahibisin.”

130. Kendini horluk ve zillete uğratan akılsız kimseden başka, kim İbrahim’in dininden yüz çevirir?! Gerçekten biz onu (İbrahim’i) dünyada seçtik ve şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

131. Rabbi ona, “Boyun eğ ve teslim ol.” deyince o, “Âlemlerin Rabbine boyun eğdim ve teslim oldum.” dedi.

132. İbrahim, bunu (Allah’a boyun eğip teslim olmayı) çocuklarına da vasiyet etti; Yakub da (aynı vasiyeti etti). “Ey evlatlarım! Şüphesiz Allah bu dini sizin için seçmiştir; öyleyse ancak Allah’a boyun eğerek ve Müslüman olarak can verin.” (dediler.)

133. Yoksa sizler, Yakub’un ölümü gelip çatınca (onun yanında) bulunuyor muydunuz? O zaman Yakup kendi oğullarına, “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dedi. (Onlar,) “Tek ilâh olan senin ilâhına ve senin babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına (ibadet edeceğiz). Biz O’na boyun eğmiş ve teslim olmuşuz.” dediler.

134. Onlar, gelip geçmiş bir topluluktur. Onların kazandığı kendilerinin ve sizin kazandığınız da sizindir. Onların yaptıklarından siz sorguya çekilmeyeceksiniz.

135. (Yahudiler ve Hıristiyanlar,) “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız.” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelmiş olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden de değildi.”

136. “Biz Allah’a ve bize indirilene (Kur’­an’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Ya­kub’a ve onun torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene ve Rableri tarafından tüm peygamberlere verilenlere inandık. Biz onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeyiz ve biz O’na teslim olanlarız.” deyin.

137. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse, şüphesiz ayrılık ve bölünmeye duçar olurlar. Allah, onlara karşı sana yetecektir. O, hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.

138. Allah’ın boyamasıyla boyanmışız. Boyaması, Allah’ın boyamasından (fıtrata uygun olan İslam dininden) daha güzel olan kim var? Biz yalnız O’na ibadet (ve kulluk) edenleriz.

139. De ki: “Allah hakkında mı bizimle tartışıyorsunuz? Oysa O hem bizim Rabbimizdir, hem de sizin Rabbinizdir; bizim yaptıklarımız bize ve sizin yaptıklarınız size aittir ve biz temiz yürekle (ihlas ile) O’na bağlanmışız.”

140. Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Ya­kup ve onun torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?! De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?!” Allah tarafından (bu peygamberler hakkında) kendisine ulaşmış olan şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?! Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

141. Onlar, gelip geçmiş bir topluluktur; onların kazandığı kendilerinin ve sizin kazandığınız da sizindir. Onların yaptıklarından siz sorguya çekilmeyeceksiniz.

142. Yakında insanlardan bazı beyinsiz kimseler, “Onları bağlı bulundukları kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Allah’ındır, batı da. O, dilediğini doğru yola iletir.”

143. Böylece sizi, insanlara tanık olasınız ve Peygamber de size tanık olsun diye, orta bir topluluk kıldık. Önceden bağlı olduğun kıbleyi, sadece Peygamber’e uyanı, ona sırt çeviren kimseden ayırt etmek için kıble yapmıştık. Ve bu, Allah’ın doğru yola kılavuzluk ettiği kimselerden başkasına gerçekten ağır idi. Allah, imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz, Allah insanlara şefkatli ve sürekli merhamet edendir.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 18)

144. Yüzünü göğe doğru çevirdiğini (ve kıblenin değiştirilmesiyle ilgili emri beklediğini) görüyoruz. Biz seni, razı olacağın kıbleye yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescidu’l-Haram’a doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü oraya doğru çevirin. Kendilerine kitap verilmiş olanlar, bunun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Allah, onların yaptıklarından gafil değildir.

145. Kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü ayet (delil) getirsen, yine de onlar senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine uyacak değiller. Sana gelen bilgiden sonra onların isteklerine uyarsan, kuşkusuz zalimlerden olursun.

146. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu (son peygamberi) çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onların bir kesimi, bile bile hakkı gizlemekteler.

147. Hak, Rabbinden gelendir. Öyleyse asla şüphecilerden olma.

148. Herkesin yöneldiği bir yön vardır. (Onu) Allah o yöne yöneltir. O hâlde iyiliklerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah tümünüzü bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın her şeye gücü yeter.

149. Nereden (yolculuğa) çıksan, yüzünü Mescidu’l-Haram’a doğru çevir. Bu, Rabbinden gelen bir gerçektir ve Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

150. Nereden (yolculuğa) çıksan, yüzünü Mescidu’l-Haram’a doğru çevir. Zulmedenlerin dışında, insanların size karşı bir delili olmaması ve size olan nimetimi tamamlamam için ve belki doğru yolu bulursunuz diye nerede olsanız, yüzünüzü oraya doğru çevirin. O hâlde onlardan korkmayın, benden korkun.

151. Nitekim (nimetimi size tamamlamak için) ayetlerimizi okuyan, sizi arıtan, size kitabı ve hikmeti öğreten ve yine size bilmediklerinizi öğreten, kendinizden bir peygamber de gönderdik.

152. Artık beni anın ki, (ben de) sizi anayım. Bana şükredin ve nankörlük etmeyin.

İmam Cafer Sadık (a.s)’dan rivayet edildiğine göre, Allah Teala, bir hadis-i kutsîde Hz. İsa’ya (a.s) şöyle buyurdu: “Ey İsa! Beni kendi nefsinde an ki, ben de seni kendi nefsimde anayım. Beni toplantılarda an ki, ben de seni insanların toplantılarından daha hayırlı olan toplantılarda (meleklerin içinde) anayım.” Şükrün nasıl gerçekleşeceği hakkında ise Hz. Ali (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Her nimetin şükrü, Allah’ın haramlarından çekinmektir.” (bk. es-Safî Tefsiri.)

153. Ey iman edenler! Sabır ve na-mazla (Allah’tan) yardım dileyin. Allah, sabredenlerle beraberdir.

154. Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; onlar diridir; ama siz fark etmiyorsunuz.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 19)

155. Muhakkak sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürün-lerden azaltma ile deneriz. Sabredenleri müjdele.

156. Onları (o sabredenleri) ki, bir musibete uğradıklarında, “Kuşkusuz biz Allah’tanız ve kuşkusuz O’na döneceğiz.” derler.

157. İşte Rablerinin özel bağışları ve rahmeti onlaradır ve onlar doğru yolu bulanlardır.

158. Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (koyduğu ibadet) alâmetlerindendir. Kim hac için Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa, onları tavaf etmesinin kendisine bir sakıncası yoktur. Kim kendi isteğiyle bir iyilik yaparsa, (bilsin ki) Allah, iyiliğin karşılığını veren ve (her şeyi) bilendir.

159. İndirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenler var ya, işte Allah onlara lanet eder, lanet edenler de onlara lanet ederler.

Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Ümmetim içinde bid’at ortaya çıktığında, âlim, ilmini ortaya koymalıdır; bunu yapmazsa, Allah’ın laneti onun üzerine olsun.” (bk. es-Safî Tefsiri.)

160. Ama tövbe edenler, (kendilerini) düzeltenler ve (hakkı) açıklayanlar bunun dışındadır. Bunların tövbelerini kabul ederim. Ben, tövbeyi çok kabul eden ve sürekli merhamet edenim.

161. Kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenler var ya, Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onlaradır.

162. Ebediyen onda (o lanette) kalırlar; azapları hafifletilmez ve onlara bir süre de tanınmaz.

163. Sizin tanrınız, tek tanrıdır. O’ndan başka bir tanrı yoktur; (O) rahman ve rahimdir (merhameti her şeyi kapsayan ve sürekli merhamet edendir).

164. Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, denizde insanların yararına dolaşan gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve onda (yeryüzünde) her türlü canlıdan yaymasında, rüzgârların dolaştırılmasında ve gökle yerin arasında emir altında tutulan bulutta düşünenler için ayetler (açık nişaneler) vardır.

165. İnsanlardan bazıları, Allah yerine başka şeyleri kendilerine tanrı edinirler. Onları Allah’ı severcesine severler. İman edenlerin Allah’a sevgisi ise daha kuvvetlidir. Keşke zalimler, azabı görecekleri zaman (kıyamet gününde) bütün gücün Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu bir görselerdi!

166. O zaman kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar; (her iki topluluk da) azabı görürler ve aralarındaki bağlar kopar.

167. Uyanlar, “Keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş olsaydı da onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” derler. Böylece Allah, onların işlerini pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak kendilerine gösterir. Onlar, ateşten çıkacak değillerdir.

168. Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz olan şeylerden yiyin ve Şeytan’ın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, size apaçık bir düşmandır.

169. O, sadece size kötülüğü, iffetsizliği ve Allah hakkında (doğruluğunu) bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.

Temelsiz varsayım ve görüşlere dayanarak dindeki gerçekleri değiştirmeye kalkışan bazı kimselerin söz ve tavırlarıyla Rahman’ın değil, Şeytan’ın emrinde oldukları gerçeği bu ayet ışığında açıklık kazanır. Tarih boyunca ve günümüzde batıl akımların ortaya çıkışının en önemli sebeplerinden biri, gerekli takvaya ve ilmi salahiyete sahip olmayan insanların din adına konuşmalarıdır. İmam Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İki hasletten uzak dur; çünkü önceden helak olanlar, şu iki haslet yüzünden helak oldular: Kendi görüşüne dayanarak insanlara fetva vermekten ve bilmediğin şeye bağlanmaktan.” Bir başka rivayette şöyle nakledilmiştir: İmam Muhammed Bâkır (a.s)’a, “Allah’ın insanlar üzerindeki hakkı nedir?” diye sordular. İmam, “Bildikleri şeyi söyleyip, bilmedikleri şeyi söylemekten geri durmalarıdır.” diye buyurdu. (bk. el-Kâ­fî, c.1, s.42-43.)

170. Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanın.” denince, “Biz babalarımızı neye bağlı bulduksa, ona uyarız.” derler. Ya babaları bir şey anlamayan ve doğru yolu bulmayan kimseler idiyseler?!

171. Kâfirlerin (kendilerini imana çağıran kimse açısından) durumu, çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan (hayvanlar)a haykıran kimsenin durumuna benzer; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden hiçbir şey anlamazlar.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 20)

172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz temiz rızıklardan yiyin. Eğer yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız, O’na şükredin.

Cümlede yer alan şartın önce gelmesi için zamir ile ismin yerini değiştirdik. Cümlenin aslı şöyledir: “Allah’a şükredin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Nimete şükretmek; nimetlerin Allah’tan geldiğine inanmak, haramlardan sakınarak o nimetleri Allah’ın emrettiği şekilde kullanmak ve dille de Allah’a hamd etmekle olur. (bk. es-Safî Tefsiri.)

173. O, sadece ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başka bir şeyin ismi anılarak kesilen hayvanı size haram kılmıştır. Ama bir kimse, zulmetmeden ve haddi aşmadan (bunları yemeye) mecbur kalırsa, ona bir günah yoktur. Şüphesiz, Allah bağışlayandır ve sürekli merhamet edendir.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 21)

174. Gerçekten Allah’ın kitaptan indirdiği şeyi gizleyip onu az bir değer karşılığında satanlar var ya, onların yiyip karınlarına doldurdukları ancak ateştir. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları (kötülükten) arındırmaz ve onlara acı bir azap vardır.

(“Ekele” maddesi “fi” ekiyle birlikte kullanıldığı zaman karnını bir şeyle doldurmak anlamına gelir.)

175. İşte hidayet yerine sapıklığı ve bağışlanma yerine azabı satın alanlar onlardır. Onlar, ateşe karşı ne kadar da pervasız ve dayanıklıdırlar!

176. Bu (azap) şunun içindir ki, Allah kitabı hak üzere indirmiştir ve kitap hakkında ihtilaf edenler derin bir ayrılığa düşmüşlerdir.

177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. (Gerçek) iyilik; Allah’a, kıyamet gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, Allah’ın sevgisi üzere malı yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara, dilenenlere ve köleleri kurtarma uğruna veren, namazı tam olarak kılan ve zekâtı veren kimseler ile ahitleşince ahitlerine vefa edenler ve darlık, sıkıntı ve savaş zamanında direnip sabredenler(in iyiliği)dir. İşte doğru olanlar, bunlardır ve (gerçek) takvalılar ancak bunlardır.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 22)

178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas (hükmü) yazılmıştır. Hüre karşı hür, köleye karşı köle ve kadına karşı kadın (kısas edilir). Kime din kardeşi tarafından bir şey (kısas hakkı) bağışlanırsa, artık iyi ve beğenilir olana uymak ve (öldürülenin diyetini) ona (ölünün velisine) iyilikle ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden size bir hafifletme ve merhamettir. Bundan (kısastan vazgeçildikten) sonra haddi aşana acı bir azap vardır.

179. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır; umulur ki takvalı olursunuz.

Kısasın hayat ve yaşayış vesilesi oluşu kısaca şu şekilde açıklanabilir: Birini öldürmek isteyen kimse, kendisinin kısas edileceğini bilse, adam öldürmekten vazgeçer. Bu da, hem kendisinin, hem de öldürmek istediği kişinin ölümden kurtulmalarına ve hayatlarını sürdürmelerine sebep olur. Başka bir ifadeyle, toplum fertleri kısasın farz olduğunu bildikten sonra, başkasını öldürmeye kolayca cesaret edemezler. Böylece toplumda öldürülme olayı kendiliğinden azalmış olur. (bk. es-Safî Tefsiri.)

180. Birinize ölüm geldiği zaman, kendinden sonraya (çok miktarda) mal bırakıyorsa, ana, baba ve yakınlara iyi ve beğenilir bir tarzda vasiyet etmesi (hükmü) size yazılmıştır. Bu, takvalılara düşen bir hak ve görevdir.

181. Kim vasiyeti işittikten sonra onu değiştirirse, şüphesiz bunun günahı değiştirenlere aittir. Allah, işiten ve bilendir.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 23)

182. Kim bir vasiyet edenin (yanılarak) haksızlığa meyletmesinden veya (bilerek) günaha düşmesinden korkar da aralarını bulursa, ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayan ve sürekli merhamet edendir.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 24)

183. Ey iman edenler! Oruç (hükmü) sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazılmıştır; umulur ki takvalı olursunuz.

Mecmau’l-Beyan Tefsiri’nde yer alan bir rivayete göre İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bu ayette yer alan hitabın lezzeti, (Ey müminler diye Allah’ın, kullarına hitap etmesi,) oruç ibadetindeki yorgunluk ve zorluğu gidermiştir.”

“Sizden öncekilere yazıldığı gibi” yani, sizden önceki peygamberler ve ümmetlere de oruç farz kılınmıştır. Hz. Ali’den nakledilmiştir ki: “Onların ilki Âdem’dir.” (bk. Cevamiu’l-Cami Tefsiri.)

184. Sayılı günlerde (olmak üzere oruç size farz kılındı). İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan (o günlerin sayısıca) diğer günlerde oruç tutar. Oruç tutmaya gücü yetmeyenler (her gün için) bir fakiri doyurmakla fidye verirler. (Bunun yanı sıra) kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, bu, kendisi için daha iyidir. Eğer bilseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 25)

185. Ramazan ayı (o sayılı günleri içerir) ki, onda Kur’an, insanlara yol gösterici, hidayetin ve hakkı batıldan ayırmanın açık delilleri olarak indirilmiştir. Öyleyse sizden bu ayı idrak eden (bu ayda seferde olmayıp da mukim olan), onu oruç tutsun. Hasta veya yolculukta olan ise, (o günlerin sayısınca) diğer günlerde oruç tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk istemez; bir de sayıyı tamamlamanız ve size yol göstermesine karşılık Allah’ı ululamanız için (bu hükmü koymuştur). (Hastalık ve yolculuk günlerinin yerine diğer günlerde oruç tutmayı emretmiştir.) Umulur ki şükredersiniz.

186. Kullarım sana beni sorduklarında, (onlara de ki:) Ben (onlara) yakınım; bana dua edince, dua edenin duasını kabul ederim. Onlar da benim çağrımı kabul edip bana iman etsinler. Umulur ki (hakka) erişirler.

187. Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar size elbisedir, siz de onlara elbisesiniz. Allah sizin kendinize hıyanet ettiğinizi bildi de sizin tövbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık (Ramazanın gecelerinde) onlarla bir araya gelin ve Allah’ın size takdir ettiğini isteyin. Sabahın aydınlığı (gecenin) karanlığından size belirinceye kadar yiyip için. (Aydınlık belirdikten) sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikâfta (ibadete çekilmiş) olduğunuz zamanlarda kadınlarla temasta bulunmayın. Bunlar (bu hükümler), Allah’ın koyduğu sınırlardır; bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, ayetlerini böylece insanlara açıklar. Umulur ki takvalı olurlar.

188. Mallarınızı aranızda haksız olarak yemeyin ve (haksızlık olduğunu) bildiğiniz hâlde günah işleyerek insanların malından bir kısmını yemek için malınızı (rüşvet olarak) yöneticilere vermeyin.

189. Sana hilalleri (ayın hilal hallerini) soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.” Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir. İyilik, takvalı olanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’tan korkun; umulur ki kurtuluşa erersiniz.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 26)

190. Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; (fakat) haddi aşmayın (haksız yere kimseye saldırmayın). Allah, haddi aşanları sevmez.

191. Onları (müşrikleri) yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak (Allah’a şirk koşmak ve müminlere işkence edip yurtlarından çıkarmak), adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar, Mescidu’l Haram’da sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Sizinle (orada) savaşırlarsa, onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.

192. Eğer (sizinle savaşmaktan ve şirkten) vazgeçerlerse, (onları affedin;) şüp­hesiz, Allah affeden ve sürekli merhamet edendir.

193. Fitne yok oluncaya ve din (kulluk) yalnız Allah’a yönelik (ait) oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, zalimlerden başkasına saldırı yoktur.

194. Haram aydaki saldırıya haram aydaki saldırıyla karşılık verilir. Saygısı farz olan şeyleri çiğnemenin kısası vardır. O hâlde, size saldırana siz de saldırısının misliyle saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah takvalılarla beraberdir.

195. (Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve iyilik edin; şüphesiz, Allah iyilik edenleri sever.

196. Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (hac amellerini tamamlamaktan) alıkonulursanız, (ihramdan çıkmak için) gücünüzün elverdiği bir kurbanlık hazırlayın. Kurbanlık, kesileceği yere ulaşıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin. Sizden biri hasta veya başında bir rahatsızlık olursa, (tıraş olmaya) bedel olarak oruç tutması veya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman, kim umreyi bitirerek hac amellerine girerse (temettü hacını yerine getirirse), gücünün yettiği bir kurban kesmesi gerekir. (Kurbanlık) bulmayan kimse, tam on gün olmak üzere, üç gün hacda ve yedi gün de döndükten sonra oruç tutar. Bu (temettü hacı), ailesi Mescidu’l-Haram civarında oturmayan kimseler içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah’ın azabı çetindir.

197. Hac, bilinen aylardadır. Kim bu aylarda hac farzını yerine getirirse, (bilmelidir ki,) hacda kadınlara yaklaşmak, günah sayılan (yalan konuşmak ve sövüş gibi) davranışlarda bulunmak ve cidal etmek (münakaşa yapmak) yoktur. Ne iyilik yaparsanız, Allah onu bilir. Kendinize yol azığı hazırlayın. (Bilin ki) en iyi azık, takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden korkun.

198. (Hac yolculuğu esnasında ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütuf (kazanç) aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte akın edince, Meş’aru’l Haram’da Allah’ı anın; sizi doğru yola ilettiği için O’nu anın; oysa siz ondan önce sapmışlardan idiniz.

199. Sonra halkın toplu olarak akın ettiği yerden (Meş’aru’l-Haram’dan Mina’ya doğru) siz de akın edin ve Al­lah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz, Allah bağışlayandır ve sürekli merhamet edendir.

200. Hac amellerinizi bitirdiğinizde babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha güçlü bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan bazısı, “Rabbimiz bize dünyada (istediğimiz şeyleri) ver.” derler. Bunlara ahirette bir pay yoktur.

201. Onlardan bazısı da, “Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennemin azabından koru.” derler.

İmam Ali (a.s)’dan Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Allah kime şükreden bir kalp, zikreden bir dil, dünya ve ahiret işlerinde kendisine yardımcı olan bir zevce (hanım) verirse, ona dünya ve ahiret iyiliğini vermiş ve cehennem ateşinden onu korumuştur.” (bk. Mecmau’l-Beyan.)

202. İşte bunlara kazandıklarından bir pay vardır. Allah’ın hesap görmesi çok süratlidir.

203. Sayılı günlerde Allah’ı anın. Kim acele ederek (Mina’daki amelleri) iki günde yaparsa, ona bir günah yoktur. Kim de gecikirse, ona da bir günah

yoktur. (Bu hüküm, ihram haramlarından) korunanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki, şüphesiz siz, O’nun katında toplanacaksınız.

204. İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya yaşayışı hakkında söyledikleri seni hayrete düşürür ve kalbinde olana da Allah’ı tanık tutar; hâlbuki o, en yaman düşmandır.

205. (Senin yanından) ayrılıp gittiğinde, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.

206. Ona, “Allah’tan kork!” denince, gururu kendisini günaha sevk eder. Artık (ceza olarak) ona cehennem yeter. Orası ne kötü bir yataktır!

207. İnsanlardan öylesi de var ki, Al­lah’ın rızasını elde etmek için canını satar (feda eder). Allah, kullarına şefkatlidir.

Bu ayet Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olmuştur. Kureyş müşriklerinin Peygamber’i öldürmek için gizlice sözleşmeleri üzerine, Peygamber (s.a.a) Mekke’den ayrılmak zorunda kaldı. Düşmanların Peygamber’in Mekke’den ayrıldığını fark etmemeleri için birisinin onun yerinde yatması gerekiyordu. Bu işte can tehlikesi olmasına rağmen Hz. Ali (a.s), Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini Resulullah (s.a.a)’e feda etmeye hazır oldu ve Peygamber’in yatağında yattı. Rivayete göre, Hz. Ali, Peygamber’in yerinde yattığında Cebrail onun baş ucunda ve Mikail ayak tarafında bekliyorlardı ve Cebrail şöyle diyordu: “Ne mutlu sana ey Ali! Kim senin gibi olabilir! Melekler seninle iftihar etmekteler.” (bk. es-Safî Tefsiri; Taberî, Tefsir, 2 / 99; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1 / 331; Üsdü’l-Gabe, 4 / 45; İbn Asakir, Tarih-u Dimaşk, 1 / 137; Biharu’l-Envar, 19 / 60.)

208. Ey iman edenler! Hep birden barış ve esenliğe girin. Sakın Şeytan’ın adımlarını izlemeyin; kuşkusuz, o size açık bir düşmandır.

209. Size apaçık deliller geldikten sonra (hak yoldan) sürçerseniz, şunu (iyi) bilin ki, Allah üstündür ve hikmet sahibidir.

210. Onlar, Allah’ın ve meleklerin beyaz buluttan gölgelikler içinde gelmelerini mi bekliyorlar?! Oysa o zaman Allah’ın emri gerçekleşmiş olur! Bütün işler Allah’a döner.

211. İsrailoğulları’na sor ki, biz onlara ne kadar açık ayet (mucize) verdik! Kim Allah’ın nimetini, kendisine geldikten sonra değiştirirse, (nankörlük ederse, bilsin ki) şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.

212. Kâfir olanlara dünya yaşayışı çekici kılınmıştır. Onlar, iman edenlerle alay ederler. Oysa takvalı olanlar, kıyamet gününde onların üstünde olacaklardır. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.

213. İnsanlar bir tek ümmet (topluluk) idi. Sonra Allah müjdeleyici ve korkutucu olarak peygamberleri gönderdi ve insanlar arasında ayrılığa düştükleri şeylerde yargıda bulunmak için onlarla beraber hak üzere kitap indirdi. Ama kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller kendilerine geldikten sonra aralarındaki zulüm ve azgınlıktan ötürü onda ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izni ile iman edenleri ayrılığı düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.

214. Yoksa sizden önce gelip geçmiş olanların başlarına gelen zorlukların benzerinin sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?! Onlar, öylesine yoksulluk, darlık ve sıkıntılara uğramış ve sarsılmışlardı ki, (nihayet) peygamber ve beraberindekiler, “Allah’ın yardımı ne zaman?!” demişlerdi. Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır!

215. Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Harcayacağınız her türlü mal, ana baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalanlar için olmalıdır. Şüphesiz, Allah yapacağınız her iyiliği bilir.”

216. Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size yazıldı (farz kılındı). Hoşunuza gitmeyen birçok şey sizin için hayırlı ve hoşunuza giden birçok şey de sizin için kötü olabilir. Allah (sizin yararınıza olanı) bilir, ama siz bilmezsiniz.

217. Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Ama (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, (insanları) Mescidu’l-Haram’dan alıkoymak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne çıkarmak ise, adam öldürmekten de büyüktür.” (Müşrikler) güçleri yetse, sizi dininizden döndürene kadar sizinle sürekli savaşırlar. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte bunların yaptıkları dünyada da, ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler; orada sürekli kalırlar.

(Ayette geçen haram aydan maksat haram aylardan olan Recep ayıdır)

218. Şüphesiz, inananlar ve Allah yolunda hicret ve cihad edenler, işte bunlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayandır ve sürekli merhamet edendir.

219. Şarap ve kumar hakkında sana soruyorlar. De ki: “Bu ikisinde büyük bir günah ve insanlar için (birtakım) yararlar vardır. Ancak o ikisinin günahı, yararından daha büyüktür.” Allah yolunda ne harcayacaklarını sana soruyorlar. De ki: “İhtiyacınızdan fazla olanı.” Allah, ayetlerini size böyle açıklıyor ki düşünesiniz,

220. dünya ve ahiret hakkında. Yetimler hakkında sana soruyorlar. De ki: “Onların işlerini düzeltmek, (onları sahipsiz bırakmaktan) daha iyidir. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız (ve mallarınızı karıştırırsanız, bunun bir sakıncası yoktur) onlar sizin kardeşinizdir. Allah, bozgunluk yapanla (yetimin işlerini) düzelteni bilir. Allah dilese, sizi zahmet ve zorluğa sokar. Şüphesiz, Allah üstündür ve hikmet sahibidir.”

“Dünya ve ahiret hakkında” ibaresi önceki ayetteki son cümleye aittir. Yani, “Allah, ayetlerini size böyle açıklıyor ki, dünya ve ahiret hakkında düşünesiniz.”

221. Allah’a ortak koşan kadınlarla, iman etmedikçe evlenmeyin. İman etmiş bir cariye, Allah’a ortak koşan bir kadın dan -onu beğenseniz bile- daha iyidir. Allah’a ortak koşan erkekleri de, iman etmedikçe (kızlarınızla) evlendirmeyin. İman etmiş bir köle, Allah’a ortak koşan bir erkekten -onu beğenseniz bile- daha iyidir. Onlar (sizi) ateşe çağırırlar; Allah ise kendi izniyle (yardımıyla) sizi cennete ve mağfirete çağırır ve hatırlasınlar (öğüt alsınlar) diye ayetlerini insanlara açıklar.

222. Senden kadınların aybaşı hâli hakkında soruyorlar. De ki: “O bir rahatsızlıktır. Bu yüzden aybaşı hâli döneminde kadınlardan (onlarla cima etmekten) uzak durun; temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendiklerinde ise, Allah’ın emrettiği yerden onlara yaklaşın.” Allah, sürekli tövbe edenleri sever; temizlenenleri de sever.

223. Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Tarlanıza istediğiniz şekilde gelin. Kendiniz için (iyi amellerle) hazırlık yapın. Allah’tan korkun ve bilin ki O’na varacaksınız. İman edenleri müjdele!

224. İyilik yapmaktan, takvalı ol-maktan ve insanların arasını bulmaktan sakınmak için Allah’ı yeminlerinize konu yapmayın. Allah, duyan ve bilendir.

225. Allah, boşuna yemin etmenizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, ama kalbinizin edindiği şeyden (kirlenme ve günahtan) dolayı sizi sorumlu tutar. Allah, bağışlayandır ve halimdir.

226. Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer (bu süre içinde kadınlarına) dönerlerse, (bilsinler ki) Allah bağışlayandır ve sürekli merhamet edendir.

227. Eğer boşamaya karar verirlerse, şüphesiz, Allah işiten ve bilendir.

228. Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç temizlik süresi beklerler. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (çocuğu) gizlemeleri onlara helal değildir. Kocaları, (onlarla) aralarını düzeltmek ve uzlaşmak isterlerse, bu süre içerisinde onları geri almaya tam olarak hak sahibidirler. Kadınların yükümlülükleri kadar (erkekler üzerinde) hakları da vardır. Ama erkekler, onlara karşı bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah, üstündür ve hikmet sahibidir.

229. Boşama iki defadır. Sonra ya (iddet süresinde boşamadan vazgeçerek kadını) iyilikle tutar, ya da güzellikle salıverir. Kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız, size helal değil; fakat eşler Allah’ın sınırlarını (evlilik hükümlerini) doğru bir şekilde koruyamayacaklarından korkarlarsa, o başka. Eğer onların (kadın kocasına rağbetsiz olduğundan dolayı) Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız, kadının (erkeğe onu boşaması için) ödediği bedelde her iki taraf için de bir sakınca yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır; o hâlde bu sınırları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerdir.

230. Eğer (üçüncü defa) boşarsa, bu boşamadan sonra, kadın başka bir kocayla evlenmedikçe, (onunla evlenmesi) kendisine (birinci kocaya) helal olmaz. Eğer ikinci koca onu boşarsa, Allah’ın sınırlarını koruyacaklarını sanırlarsa, o zaman (birbirlerine) dönmelerinde onlara bir sakınca yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır; (Allah) bunları, bilgi sahibi olan kimselere açıklar.

231. Kadınları boşadığınızda, (bekleme) sürelerini bitirdiler mi, ya iyilikle onları tutun ya da iyilikle onları salıverin. Haklarına tecavüz etmek için zarar verecek şekilde onları tutmayın. Kim bu işi yaparsa, kendine yazık etmiştir. Allah’ın ayetlerini alaya almayın. Allah’ın size verdiği nimeti ve öğüt vermek üzere size indirdiği kitap ve hikmeti anın. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi bilir.

232. Kadınları boşadığınızda, (bekle-me) sürelerini bitirdiler mi, aralarında iyilikle anlaşırlarsa, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bu, sizden Allah’a ve ahi ret gününe inananlara verilen bir öğüttür.Bu (öğüde uymak), sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah (her şeyi) bilir, (ama) siz bilmezsiniz.

233. Anneler, tam iki yıl çocuklarına süt verirler. Bu (hüküm), emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Onların yiyeceğini ve giyeceğini örfe uygun bir şekilde temin etmek, çocuğun babasına düşer. Herkes ancak gücü yettiği ölçüde yükümlüdür. Anne çocuğu yüzünden ve baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmaz. (Çocuğun babası hayatta olmazsa) mirasçıya da bu işleri yapmak düşer. Anne ve baba, aralarında anlaşarak ve danışarak (çocuğu erken) sütten kesmek isterse, onlara bir günah yoktur. Eğer (sütanne tutup) çocuklarınızı emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun bir şekilde ödediğiniz takdirde, size bir günah yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah yaptığınız işleri görür.

234. İçinizden vefat eden erkeklerin geride bırakmış olduğu eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. (Bekleme) müddetlerini bitirdiklerinde, kendi haklarında örfe uygun bir şekilde yaptıkları işlerde size bir günah yoktur. Allah, yapmakta olduğunuz işlerden haberdardır.

235. (İddette olan) kadınlara evlenmek isteğinizi üstü kapalı olarak anlatmanızda veya bu (isteğinizi) içinizde gizli tutmanızda size bir günah yoktur. Allah, onları anacağınızı bilir. Meşru söz söylemek dışında onlarla gizlice sözleşmeyin ve farz olan bekleme müddeti bitmeden evlenme bağını kesinleştirmeyin. Bilin ki, Allah sizin içinizde olanları bilir. Öyleyse O’ndan çekinin ve bilin ki, gerçekten Allah bağışlayandır ve halimdir.

236. Kadınlara dokunmadan (onlarla cinsel ilişkiye girmeden) veya onlar için bir mehir belirlemeden onları boşarsanız, size bir günah yoktur. Ama onları (mehri belirlenmeden boşadığınız kadınları) örfe uygun bir şekilde yararlandırın; zengin kendi durumuna göre, fakir de kendi durumuna göre. Bu, iyilik yapanlar üzerinde bir haktır.

237. Onlar için bir mehir belirlemiş olursanız da kendilerine dokunmadan önce onları boşarsanız, belirlediğiniz mehrin yarısını onlara vermelisiniz. Ancak (boşanmış) kadınların kendileri (bu haklarından) vazgeçerler veya nikâh bağı elinde bulunan kimse (veli) (bundan) vazgeçerse, o başka. Affetmeniz, takvalı olmaya daha yakındır. Aranızda iyiliği unutmayın. Şüphesiz, Allah yaptıklarınızı görür.

238. Namazları ve (özellikle) orta namazı koruyun. Teslimiyet ve itaat hâlinde Allah için ayağa kalkın (ayakta namaz kılın).

239. Eğer (düşmandan veya başka bir tehlikeden) korkarsanız, (o zaman namazı) yürüyerek yahut binekte kılın. Güvenliğe erişince de, bilmediklerinizi size öğrettiği gibi Allah’ı anın.

240. Sizden vefat edip geride eşler bırakanlar, eşlerinin, evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar bıraktıkları maldan yararlanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etmelidirler. Eğer (kadınların kendileri) çıkarlarsa, kendileri haklarında yaptıkları meşru işlerden dolayı size bir günah yoktur. Allah üstündür, hikmet sahibidir.

241. Boşanmış kadınların örfe uygun bir şekilde (eski kocalarının malından bir süre geçimlerini sağlamak için) yararlanma hakları vardır. Bu, takvalılara bir borçtur.

242. Allah, anlayasınız diye ayetlerini size böylece açıklamaktadır.

243. Binlerce kişi oldukları hâlde ölüm korkusundan yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara, “Ölün!” dedi, sonra onları diriltti. Şüphesiz, Allah insanlara ihsan edendir; ama insanların çoğu şükretmezler.

244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki, Allah (her şeyi) duyan ve bilendir.

245. Kendisi için kat kat arttırması üzere Allah’a güzel bir borç verecek olan kim var? Allah, (nimetini istediğine) daraltır ve (istediğine) bollaştırır. Siz O’na götürüleceksiniz.

249. Tâlut askerlerle beraber (şehirden) ayrılınca, “Allah sizi bir ırmakla deneyecektir. Kim ondan (su) içerse, eliyle bir avuç içen hariç, benden değildir. Kim onu tatmazsa, o bendendir.” dedi. Onlardan pek azı hariç, hepsi o ırmaktan içtiler. Tâlut ve beraberinde bulunan müminler o ırmaktan geçince, (o sudan içenler,) “Bugün bizim Calut ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur.” dediler. Ama Allah’a kavuşacaklarına inananlar, “Nice az topluluk var ki, Allah’ın izniyle sayıca çok olan topluluğa üstün gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” dediler.

250. Calut ve askerleriyle karşı karşıya geldiklerinde, “Rabbimiz, bize sabır ver, direnişimizi artır, bizi kâfirlere karşı muzaffer eyle.” dediler.

251. Böylece Allah’ın izniyle onları yenilgiye uğrattılar ve Davut, Calut’u öldürdü. Allah ona (Davud’a) hükümranlık ve hikmet verdi ve dilediğinden ona öğretti. Eğer Allah’ın insanları birbirleriyle savıp defetmesi olmasaydı, kesinlikle yeryüzü bozulurdu. Fakat Allah, tüm âlemlere karşı ihsan ve lütuf edendir.

252. İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir; onları hak üzere sana okuyoruz; şüphesiz, sen peygamberlerdensin.

253. O peygamberlerin bir kısmını bir kısmından üstün kıldık. Onlardan bazısı ile Allah konuşmuştur ve bir kısmını da (verdiği) derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya da açık deliller (mucizeler) verdik ve onu Ruhü’l-Kudüs ile destekledik. Allah dileseydi, onlardan sonrakiler, kendilerine açık deliller geldikten sonra, birbiriyle çarpışmazlardı; fakat ayrılığa düştüler; onlardan kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi, onlar birbirleriyle çarpışmazlardı; fakat Allah, dilediği işi yapar.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 27)

254. Ey iman edenler! Alışveriş, dostluk ve şefaatin olmadığı gün gelip çatmadan önce size verdiklerimizden (Allah yolunda) harcayın. İnkâr edenler, zalimlerin ta kendisidir.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 28)

255. Allah, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; diridir, her şeyi koruyan ve ayakta tutandır. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. İzni dışında O’nun katında kim şefaat (arabuluculuk) edebilir? Onların önlerinde olanı da, arkalarında olanı bilir. Dilediği miktardan başka, O’nun bilgisinden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Kürsüsü (ilim ve gücü) gökleri ve yeri kapsamıştır. Bunları korumak ona ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 29)

256. Dinde zorlama yoktur. Gerçekten olgunluk, eğrilikten ayrılmış, belli olmuştur. Öyleyse kim tağutu (Allah’tan başka tapılan şeyleri) inkâr eder ve Allah’a inanırsa, kırılması olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 30)

257. Allah, inananların velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise, tağutlardır; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar, ateş ehlidirler ve orada ebedi kalırlar.

258. Allah kendisine saltanat verdi diye Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi? Hani İbrahim ona, “Rabbim, dirilten ve öldürendir.” dedi. O, “Ben (de) diriltir ve öldürürüm.” dedi. İbrahim, “Allah güneşi doğudan getirir; sen onu batıdan getir.” dedi. İnkâr eden kimse tutulup kaldı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 31)

259. Yahut duvarları, tavanları üzerine çökmüş bir köye uğrayan şahıs gibi. O, “Allah bu köy halkını ölümünden sonra nasıl diriltir?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti. “Ne kadar burada kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya bir günün bir bölümü kaldım.” dedi. Allah, “Oysa yüz yıl kaldın. Yiyecek ve içeceğine bak, hiç bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak (nasıl çürüyüp gitmiştir). Seni insanlara bir ayet kılalım diye (böyle yaptık). Kemiklere bir bak! Nasıl onları kabartıyor, sonra etle bürüyoruz.” dedi. (Bu gerçek) ona açıklık kazandığında, “(Artık) Allah’ın her şeye gücünün yettiğini biliyorum.” dedi.

Bazı hadislerde bu şahsın ‘Ermiya Peygamber’, diğer hadislerde ise onun ‘Uzeyr Peygamber’ olduğu nakledilmiştir. Bu olayın bu iki peygamber hakkında da vuku bulmuş olması muhtemeldir. Ayyaşî, kendi tefsirinde şöyle nakleder: “Münafık birisi olan İbn Kevva, Ali (a.s)’a, ‘Dünya halkı içerisinde babasından daha büyük olan çocuk kimdir?’ diye sordu. İmam (a.s) şöyle buyurdu: ‘Onlar, Uzeyr’in çocuklarıdır. Uzeyr yıkılmış bir köye uğradı. O, bir eşeğe binmiş, kendisine ait bir tarladan gelmekteydi. Yanında saman dolu bir selesi ve meyve suyu içeren bir testisi vardı. Yıkık köye uğrayınca, ‘Allah, ölümünden sonra burayı nasıl diriltir?’ dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürdü ve yüz yıl ölü olarak bıraktı. Bu süre zarfında onun çocuğunun çocukları oldu. Yüz yıl sonra Allah tekrar onu öldürdüğü yaşta diriltti. İşte onun çocukları babalarından daha büyük idiler.” (Ayyaşî Tefsiri.) Bu konuyla ilgili çeşitli hadisleri incelemek için bk. Mecmau’l-Beyan, Kemalu’d-Din ve es- Safî Tefsiri.

260. Hani İbrahim, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.” dedi. (Allah,) “İnanmıyor musun?” dedi. O, “Hayır, inanıyorum; fakat kalbim mutmain olsun diye (bunu istedim).” dedi. (Allah,) “Öyleyse dört kuş al; onları doğrayıp bir araya topla; sonra her bir dağın üzerine onlardan bir parça bırak; sonra onları çağır; süratle sana gelirler. Bil ki, Allah üstündür ve hikmet sahibidir.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 32)

261. Mallarını Allah yolunda harcayan kimselerin durumu, yedi başak veren bir tane gibidir; her başakta da yüz tane vardır; Allah, dilediği kimseye de kat kat artırır. Allah, (güç ve merhametiyle her şeyi) kapsayan ve bilendir.

Allah yolundan maksat, İslam düşmanlarıyla cihat, fakirlere yardım gibi her türlü hayır yoludur. (bk. Mecmau’l-Beyan)

262. Mallarını Allah yolunda harcayan ve harcamalarının peşi sıra minnet ve eziyet etmeyen kimselerin mükâfatları, Rablerinin katındadır; onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

Kişinin, iyilik yaptığı kimseye, “Sana şu kadar vermedim mi, sana iyilik etmedim mi, senin ihtiyaçlarını gidermedim mi” gibi sözler söylemesi minnet sayılır. Eziyet ise, “Allah beni senden kurtarsın!” ve “Nasıl oldu da sana yakalandım!” demekle olabileceği gibi, yüzünü ona karşı ekşitmesi, onu incitmesi veya birine yaptığı iyiliğe karşılık ondan bazı işlerini yapmayı istemesiyle de olabilir. Bunlar, eziyetin bazı çeşitleridir. (bk. Mecmau’l-Beyan)

263. Uygun bir söz ve bağışlama, peşi sıra eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir.

264. Ey iman edenler! Malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet emekle batıl etmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan sert ve düz bir kayaya benzer; şiddetli bir yağmur ona vurur, onu sert ve düz bir taş olarak bırakır. (Gösteriş için mallarını harcayanların da) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah, kâfirleri hidayete erdirmez.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 33)

265. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve kendilerini (inanç ve ihlâs yönünden) sağlamlaştırmak için mallarını harcayanların durumu, bol yağmur isabet edip de iki kat ürün veren yüksekteki bir bahçeye benzer. Bol yağmur ona yağmasa bile, bir çisenti ona düşer. Allah yaptıklarınızı görür.

266. Sizden biriniz ister mi ki, altından ırmaklar akan ve içinde her türlü meyve bulunan, hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun, yaşlılık dönemi gelip çattığı, güçsüz ve bakıma muhtaç çocukları olduğu bir sırada bahçesine içinde ateş bulunan bir kasırga isabet etsin ve bahçe yanıp gitsin? İşte Allah, düşünürsünüz diye ayetlerini size böyle açıklıyor.

267. Ey iman edenler! Temiz kazançlarınızdan ve yerden sizin için çıkardığımız şeylerden (Allah yolunda) harcayın. Kendiniz bile, göz yummadan almayacağınız değersiz şeylerden Allah yolunda harcamaya yönelmeyin. Bilin ki, Allah zengindir, övülendir.

268. Şeytan size fakirliği vaat ediyor (fakirlikle sizi korkutuyor) ve size kötülüğü emrediyor. Oysa Allah kendi bağışlama ve lütfunu size vaat ediyor. Allah, (güç ve merhametiyle her şeyi) kapsayan ve bilendir.

269. O, dilediğine hikmeti verir. Kime hikmet verilirse, gerçekten ona çok iyilik verilmiştir. Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alırlar.

Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kuşkusuz, Allah bana Kur’an’ı ve Kur’an’a benzer hikmeti verdi. İçinde hikmet bulunmayan her ev mutlaka harabe olur. Öyleyse uyanık olun ve bilinç ve ilim elde etmeye çalışın ve cahil olarak ölmeyin.” (Mecmau’l-Beyan) ‘Hikmet’ ve ‘muhkem’ aynı kökten olup sağlam olan şey demektir ve sağlam ilim ve bilgiler anlamında kullanılır. Bilgiye hikmet (sağlam) denilmesi, onu taşıyan kişinin kötülüklerden korunmasına yol açtığı ve bu açıdan insanda bir çeşit sağlamlığa sebep olduğu içindir. (Mecmau’l-Beyan) Bir de “bir yaratıcının varlığı ve ona şükretmenin gerekliliği” veya “adaletin güzel, zulmün kötü olduğu” gibi aklın idrak ettiği veya ilahî menşeli olan ve peygamberler vasıtasıyla insanlara ulaşan gerçek bilgilere hikmet denir. Çünkü bu tür bilgiler zaman ve mekân etkisinde kalmadıkları ve eksilmedikleri için kalıcı ve sağlamdırlar. Buna göre sürekli değişmekte olan teori ve görüşler bu kategoride değerlendirilemezler. Çünkü onlar gerçek bilgiler değildirler.

270. Allah yolundaki her harcamanızı ve yaptığınız her adağı, kuşkusuz Allah bilir. Zalimlere bir yardımcı yoktur.

271. Eğer sadakaları aşikâr etseniz (Allah için açıktan bağışta bulunsanız), bu güzel bir iştir; ama onu gizler de yoksullara verseniz, bu sizin için daha

iyidir ve (Allah) günahlarınızdan bir kısmını sizden giderir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

272. Sen onları hidayete erdirmekle yükümlü değilsin. Ama Allah, dilediğini hidayet eder. Allah yolunda harcadığınız iyi şey (mal) kendiniz içindir. Sadece Allah’ın rızasını kazanmak için harcama yapın. Harcadığınız her iyi şeyin (malın) karşılığı size tam olarak verilecektir ve haksızlığa uğramayacaksınız.

Hidayet kavramının ‘hedefe ulaştırmak’ ve ‘yol göstermek’ olmak üzere iki kullanışı vardır; burada maksat birinci anlamdır. Çünkü ikinci anlamdaki hidayetin, peygamberlerin asli görevlerinden olduğunda bir kuşku yoktur. Buna göre ayetten murat şudur: “Sen insanların hidayeti kabul etmelerini sağlamakla yükümlü değilsin. Sana düşen, sadece halka hakkı açıklamak ve onlara doğru yolu göstermektir.”

273. (Sadakalar,) kendilerini Allah yoluna verdikleri için mahsur kalan, (geçimlerini sağlamak için) yeryüzünde dolaşamayan yoksullara aittir. Bilmeyen kimse, iffetli ve gözü tok olmaya çalıştıkları için onları zengin sanır. Onları simalarından tanırsın. Yüzsüzlükle insanlardan bir şey istemezler. Allah yolunda harcadığınız her iyi şeyi, Allah hakkıyla bilir.

İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Bu ayet, Suffe ashabı hakkında nazil olmuştur. Bunlar, Medine’de evleri ve kendilerini barındıracak aşiretleri bulunmayan dört yüze yakın (Muhacir) Müslüman idi. Mescit’te (Mescidu’n-Nebi’nin kenarında kendilerine tahsis edilmiş yerde) kalıyorlardı ve ‘Peygamber’in gönderdiği her savaşa katılırız’ diyorlardı. Birisi yemeğinden bir şey artınca geceleyin getirip onlara verirdi.” (bk. Mecmau’l- Beyan.)

274. Mallarını gece -gündüz, gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayanlar, işte onların mükâfatı Rablerinin yanındadır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 34)

275. Riba yiyenler, ancak Şeytan’ın çarparak delirmesine yol açtığı kimsenin kalkması gibi kalkarlar. Bu (duruma düşmeleri), “Alışveriş de riba gibidir.” demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal kılmış ve ribayı haram kılmıştır. Kime Rabbi tarafından bir hatırlatma ve öğüt gelir de (riba yemeye) son verirse, önceki (kazançları) kendisinindir ve hakkındaki hüküm Allah’a kalmıştır. Kim de tekrar (bu işe) dönerse, onlar ateş ehlidirler; orada ebedi kalırlar.

Sermaye ve geliri garantiye almak hesabı üzere hareket ederek riba yiyen (faizci) kişi, asıl güven kaynağı olan Allah Teala’ya güven ve tevekkül bağını koparmış olur. Böyle birisi, Allah’a güvene davet eden akıl nimetinin verilerinden mahrum sayılır ve böylece güvensizliğe düşerek, ruhî ve manevî tehlikeler uçurumuna yuvarlanmış olur. Sonuçta onun davranışlarında aklî dengesizlik görülmeye başlar. Belki de bu yüzden Allah’u Teala, riba yiyenlerin tutumlarını deliren ve dengesizleşen kişilerin tutumuna benzetmektedir.

276. Allah, ribayı (riba olarak alınan parayı) azaltır ve yok eder; sadakaları ise arttırır. Allah, hiçbir nankör ve günahkâr insanı sevmez.

277. Kuşkusuz, iman eden ve iyi işler yapan, namazı hakkıyla kılan ve zekâtı veren kimselerin mükâfatları, Rablerinin yanındadır; onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

278. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve inanmış iseniz, ribanın geri kalanını (geri kalan riba taleplerinizi) bırakın.

279. Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü’ne karşı savaştığınızı ilan edin. Eğer tövbe ederseniz, sermayeniz sizindir; ne kimseye zulmedersiniz ve ne de zulme uğrarsınız.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 35)

280. Eğer (size borçlu olan şahıs) sıkıntıda ise, genişliğe çıkıncaya kadar beklenmelidir. Eğer bilseniz, (onu) sa-daka olarak bağışlamanız, sizin için daha iyidir.

281. Allah’a götürüleceğiniz günden korkun. Sonra orada herkese elde ettikleri tam olarak verilir ve onlara zulmedilmez.

282. Ey iman edenler! Belli bir süreye kadar birbirinize bir borç verdiğiniz zaman onu yazın. İçinizden bir kâtip dosdoğru ve adaletle (bunu) yazsın. Hiçbir kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (yazma gücünü verdiğine şükür olarak) yazmaktan kaçınmasın. Kâtip yazsın, üzerinde hak olan (borçlu) da söyleyip yazdırsın ve Allah’tan korksun, ondan bir şey azaltmasın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) sefih (akılsız) veya güçsüz olur ya da söyleyip yazdıramıyorsa, velisi adaletle söyleyip yazdırsın. Ve erkeklerinizden iki kişiyi tanık tutun; eğer iki erkek olmazsa, beğendiğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadını tanık tutun ki, kadınlardan biri unutursa (yanılırsa), diğeri ona hatırlatsın. Tanıklar, (tanıklık için) çağrıldıklarında kaçınmasınlar. Az veya çok, onu (borcu) vadesine kadar yazmaktan usanmayın. Bu (yazmanız), Allah katında adalete daha uygun, tanıklık için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Ama aranızda (elden ele) gerçekleştirdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınızda da tanık tutun. Yazıcı ve tanığa bir zarar verilmemelidir. Eğer yaparsanız (yazıcı veya kâtibe zarar verirseniz), bu sizin için bir itaatten çıkma olur. Allah’tan korkun. Allah size öğretir. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.

283. Eğer yolculukta olur da bir yazıcı bulamazsanız, o zaman alınmış bir rehin gerekir. Sizden biriniz diğerini emin bilirse, emin bilinen kişi emaneti ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korksun. Şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, kuşkusuz kalbi günah işlemiştir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilir.

284. Göklerde ve yerde olan her şey Alla­h’ındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla hesaba çeker; dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Allah’ın her şeye gücü yeter.

(bk. Açıklamalar Bölümü: 36)

285. Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene inanmıştır ve müminlerin de; hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inanmışlardır. “O’nun peygamberleri arasında ayrım yapmayız.” (dediler.) Ve dediler ki: “Duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senin bağışlamanı diliyoruz ve dönüş(ümüz) sanadır.”

286. Allah, hiç kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü kılmaz. Herkesin kazandığı (iyilik) kendi yararınadır ve yüklendiği (kötülük) de kendi aleyhinedir. “Ey Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak, bizi sorgulama. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yükümlülükleri bizim üzerimize koyma. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri de bize yükleme. Bizi affet, bizi bağışla ve bize acı. Sen mevlamızsın; bizi kâfirler topluluğuna karşı galip eyle.

Bazı hadislerde yer aldığı üzere, Peygamber (s.a.a) miraca gittiğinde ümmeti için bu ayette yer alan duayı etmiş ve Allah-u Teala da kabul buyurmuştur. (bk. Kummî ve Ayyaşî Tefsirleri ve el-İhticac)

Meal: Murtaza Turabi

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*