2- Mekke Ziyareti

On sekiz yaşında iken Tunus Milli İzcilik Cemiyeti, beni Mekke’de yapılacak olan ilk Arap ve İslâm İzcilik Konferansı’nda ülkemizi temsil edecek olan altı kişilik heyetin bir üyesi olarak seçti.

Ben ilk etapta kendimi söz konusu heyetin en küçük ve en bilgisiz üyesi olarak görüyordum. Çünkü onlardan ikisi okul müdürü, üçüncüsü başkentte öğretmen, dördüncüsü muhabir, beşincisi ise mesleğini bilmediğim o zamanın Mil-li Eğitim Bakanı’nın akrabalarından biriydi.

Yolculuğumuz direkt değildi, ilk olarak Yunanistan’ın başkenti Atina’ya gittik; üç gün orada kaldıktan sonra Ürdün’ün başkenti Amman’a hareket ettik, orada da dört gün kaldık.

Sonra Suudî Arabistan’a doğru hareket ettik ve orada konferansa katıldıktan sonra hac ve umre farizalarını yerine getirdik.

Allah’ın evine ilk girdiğim an, içimde galeyan eden his-lerimin keyfiyetini anlatmaktan âcizim. Kalbim şiddetle çarpıyordu; sanki göğüs kafesinden kurtulup yıllar yılı aşkıyla dolup taştığı, arzusuyla yaşadığı bu Beyt-i Atik’e (Bey-tullah’a) bir an evvel kavuşmak, onu yakından müşahede etmek istiyordu. Ve gözlerimden yağmur gibi yaş dökülüyordu durmadan.

Kâbe’nin duvarlarının üzerine konmak için meleklerle birlikte ziyaretçilerinin başının üzerinde uçtuğumu ve “Leb-beyk, Allahumme Lebbeyk” nidalarıyla Allah’ın çağrısına karşılık verdiğimi hissediyordum.

Hacıların “lebbeyk” seslerini duyduğumda onların bir ömür çalışıp para biriktirdikten sonra bu mukaddes mekana geldiklerini, benim ise hiçbir hazırlığım olmadan beklenmedik bir şekilde buraya gelmeye muvaffak olduğumu düşünüyordum.

Babam uçak biletlerimi görüp benim yolcuğuna çıkacağımı kesin olarak anlayınca ağlayarak bana sarılıp şöyle dediğini hatırlıyorum:

“Ne mutlu sana, Allah senin benden önce ve genç yaşta hacca gidip O’nun evini ziyaret etmeni istedi. Çünkü sen be-nim mevlam Ahmed Ticanî’nin evlâdısın. Allah’tan beni ba-ğışlamasını ve bana Evi’nin ziyaretini nasip etmesini iste.”

Bu yüzden de, Allah’ın kendine has lütfuyla beni halkın, uğruna canlarını feda ettikleri bu makama getirmiş olduğunu düşünüyordum.

O hâlde “Lebbeyk” demeye benden daha lâyık kim olabilirdi? Bu ise, beni çok tavaf etmeye namaz kılıp “Sa’y” etmeye hatta Zemzem suyunu fazla içmeye sevk ediyordu. Nur Dağı’na çıkmada bile diğer hacılardan öne geçmeye çalışıyordum; Hz. Peygamber’in Allah’a münacat eylediği ve peygamberliğe seçildiği Nur Dağı’na çıkmak için âdeta birbirleriyle yarışan hacı adayları arasında ben ikinci kişi idim…

Oraya ulaşır ulaşmaz yere kapandım; çünkü kendimi Peygamber’in (s.a.a) kucağında sanıyor. Onun mukaddes nefeslerini hissediyordum; sanki kendimden geçmiştim. Ne güzel manzaralar ve ne güzel hatıralardı bunlar; ruhumdaki köklü etkileri asla silinmeyecektir.

Allah’ın bana olan diğer lütfu da görüştüğüm değişik heyet ve kafilelerin hacı adaylarının ilgi ve muhabbetlerini kazanmamdı, çokları mektuplaşmak için adresimi alıyorlardı. Kendi heyetimizdeki arkadaşlarım, Tunus’un başkentindeki görüşmemizde beni biraz küçümsemişlerdi; ama sonraları bana çok muhabbet ve ilgi göstermeye başladılar. Beni küçümsediklerini hissedince, önceleri kuzey halkının güney halkını tahkir edip onlara gerici gözüyle baktığını düşünerek kendimi teselli ediyorum; ama çok geçmeden böyle bir teselliye artık ihtiyacım kalmadı. Çünkü benim hakkımdaki görüşleri tamamen değişti. Özellikle ben yolculuk boyunca katılmaya muvaffak olduğum edebiyat yarışmalarında çok şiir ezberlediğim için ülkem adına ödüller kazanmaya muvaffak olmuştum. Ülkeme döndüğümde çeşitli milletlere mensup yirmiyi aşkın dostun adresini almış bulunuyordum.

Bizim Arabistan’daki ikametimiz yirmi beş gün sürdü. Bu süre içerisinde ulemadan bir çoğuyla görüşüp konuşmalarını dinledik. Bu yolculuk neticesinde Vahhabî mezhebinin akidelerine temayül etmiştim, hatta diğer Müslümanların da bu akidede olmalarını arzu ediyordum. Kendi kendime düşünüyordum ki Allah onları diğer kullarının içinden kendi evini korumak için seçmiştir ve onlar yeryüzünde olan insanların en temizi ve en bilgindir. Bu yüzden de Allah’ın misafirlerine yeterince hizmet edebilmeleri için Allah onlara petrol nimetini de vermiştir.

Hacdan döndüğümde Suudîlere mahsus elbiseyi giyin-miş bulunuyordum. Babamın hazırladığı karşılama töreni benim tasavvurum dışındaydı. Çünkü büyük bir halk kalabalığı hava alanına toplanıp davulların eşliğinde benim gelmemi bekliyordu. Ticanî ve Kadirî tarikatlarının liderleri halkın önünde yer almıştı.

Hava alanından beni alıp “Allah-u Ekber” ve “La İlâhe İllallah” nidalarıyla şehrimizin caddelerinde dolaştırdılar. Uğradığımız her camiinin önünde halkın beni ziyaret etmesi için birkaç dakika bekliyorduk. Özellikle yaşlılar, Alla-h’ın evini ve Resulullah’ın kabrini ziyaret etmeye olan aşklarını, adeta beni bağırlarına basıp öpmekle ve ağlamakla gösteriyorlardı.

“Kafse” şehrinden benim yaşımda bir gencin hacca git-mesinin alışılmış bir şey olmayışı halkın heyecan ve coşkusunun daha da artmasına sebep olmuştu.

Hayatımın en tatlı günlerinin o zamanlar olduğunu söy-leyebilirim; şehrin ileri gelenleri bizim eve kadar gelip beni tebrik ediyorlardı; bir çoğu babamın huzurunda benden teberrük için Fatiha Suresi’ni ve bazı duaları okumamı isti-yorlardı; ben de bazen sıkılıyor ve bazen de cesaretlenip o-kuyordum. Her defasında ziyaretçilerim gider gitmez annem bana nazar değmesin diye üzerlik yakıyor ve dua oku-yordu.

Babam üç Ticanî hazretlerinin makamında kurban kesip halka ziyafet verdi. Ziyafete gelen halk, yolculuğumla ilgili her konuda benden soru soruyordu. Benim verdiğim cevaplar da genelde Suudîlere ve onların İslâm’ı yaymak i-çin gösterdikleri çabalara olan hayranlığımı dile getirir bir içeriğe sahipti.

Bundan sonra, şehir halkı bana “Hacı” lakabını verdi; artık “Hacı” denildiğinde sadece ben akla geliyordum.

Gitgide şöhretim arttı ve İhvanu’l-Müslimîn gibi dinî çevrelerde meşhur olmaya başladım. Ben mescitlere gidip halkı mezarın etrafındaki sandıkları öpmekten, tahtalara el sürmekten menetmeyi ve bunun bir şirk olduğunu halka açıklamayı kendime vazife bildim. Benim çalışmam bu şekilde ilerledi. Hatta bazen cuma günlerinde imamın hutbesinden önce mescitte ders veriyordum.

Cuma namazları çeşitli mescitlerde aynı vakte denk gelmeyecek şekilde aralıklı olarak kılındığı için ben Ebu Yakub Camii’nde konuşmamı bitirdikten sonra hemen Büyük Camii’ye gidiyor ve orda da konuşma yapıyordum.

Genellikle pazar günkü derslerime lisede teknik dersi verdiğim talebeler katılıyor ve bu dersi çok beğeniyorlardı. Onların bana olan muhabbet ve ilgileri giderek çoğalıyordu. Zira ben vaktimin çoğunu materyalist ve Marksistlerin fikirlerini onların beyinlerinden temizlemek için harcıyor-dum. Çocuklar sabırsızca benim dersimi bekliyorlardı, ben de onların sorularına iyice cevap vermek için çeşitli dinî kitaplar alıp okuyordum.

Hacca gittiğim yıl evlenerek dinimin yarısını da koruma tevfikini kazanmıştım.

Rahmetli annem ölmeden önce beni evlendirmek isti-yordu. O kocasının diğer çocuklarını büyütmüş ve onların düğün merasimlerine katılmıştı; bu nedenle tek dileği beni damat elbisesiyle görmekti. Allah onu arzusuna kavuşturdu ve ben de onun emirlerine uyarak, o güne kadar hiç görmediğim bir kızla evlendim.

Annem, iki çocuğumuz olduğunu gördükten sonra ben-den razı olarak dünyadan ayrıldı. Babam ise annemden iki yıl önce vefat etmişti. Babam ölmeden iki yıl önce hakiki bir tövbeyle Allah’ın evini ziyaret etmiş bulunuyordu.

O dönemler Libya Devrimi yeni zafere ulaşmıştı. Bu devrimin Müslümanların ve özellikle Arap milletinin İsrail ile yaptıkları savaştaki yenilgilerinden sonra gerçekleşmesi ve İslâm adına konuşan, camilerde halka imamlık eden ve Kudüs’ün kurtuluşu için sloganlar atan bir gencin bu devrimi yönetmesi, beni ve Arap devletlerinde bulunan gençlerin çoğunu kendine cezp etmişti. Bu yüzden ben, Libya’ya kültürel bir seyahat girişiminde bulundum.

Devrimin zafere ulaştığı ilk dönemlerde kırk öğretmen-den oluşan bir grupla Libya’yı ziyaret ettik. Döndüğümüz-de bu inkılaba olan iştiyakımız daha da artmış, bu hareketin Arap ümmetinin hayrına olduğuna inanmaya başlamıştık.

Yıllar geçiyor ve benim diğer ülkelerde olan arkadaşlarımla ilişkim, mektup yoluyla kesintisiz sürüyordu. Bunlardan bazılarıyla samimiyetim öylesine artmıştı ki, ısrarla ziyaretlerine gitmemi istiyorlardı. Bu yüzden bütün yaz tatilini kaplayacak şekilde uzun bir yolculuğun hazırlıklarını yapmaya başladım. Yolculuk plânım, kara yoluyla Mısır’a ve oradan Suriye’ye ve Ürdün’e ve son olarak da Suudî Arabistan’a gitmekti. Suudî Arabistan’da hem Umre amellerini yerine getirmeyi düşünüyor ve hem de yayılması uğruna çok çaba sarf ettiğim Vahhâbîlik öğretisiyle ilişkimi yenilemek istiyordum.

Artık benim şöhretim kendi şehrimin sınırlarını aşmış ve komşu şehirlere ulaşmış bulunuyordu. Cuma namazına katılan yolcular derslerimi dinliyor ve kendi şehirlerinde ondan bahsediyorlardı. Böylece haber, Cerid eyaletinin başkenti olan Tozro şehrinde meşhur sûfî tarikatının şeyhi olan Şeyh İsmail el-Hadifî Efendi’ye bile ulaşmıştı.

Bu şeyhin Tunus’un her tarafında hatta Tunus’un dışında, Fransa ve Almanya’daki işçilerin içerisinde bile birçok müridi vardı. Şeyh, Kafse’deki vekilleri aracılığıyla beni ziyaretlerine davet etti. Şeyh’in Kafse’deki vekilleri bana göndermiş oldukları uzun bir mektupla yaptığım İslâmî hizmetleri takdirle anmış ve sonra şu iddiaya yer vermişlerdi: Bu işler ârif bir şeyhin hidayetiyle gerçekleşmedikçe insanı bir karınca kadar bile Allah’a yaklaştırmaz. Yine: “Şeyhi olmayan şahsın, şeyhi şeytandır.” diye naklettikleri hadise işaret ederek şöyle yazmışlardı: “Mutlaka hatalarının düzeltilmesi için bir şeyhe bağlanmalısın yoksa ilmin yarısı elinden çıkar.” Sonra da Sahibu’z-Zaman’ın (bu tabirle Şeyh İsmail’i kastediyorlardı) beni özel yardımcısı ve müridi olmaya lâyık gördüğünü bildirmişlerdi.

Bu haber beni o kadar sevindirdi ki sevincimden ağlayıp bunu da Allah’ın bana verdiği büyük nimetlerden biri olarak gördüm. Ben geçmişte sûfîlerin büyüklerinden olan ve müritlerinden birçok keramet nakledilen Şeyh Hefyan’ın takipçilerinden ve yakın dostlarından birisiydim. Yine Sey-yid Salih ve Seyyid Geylanî ve bunlardan başka diğer tarikatlara bağlı olanlarla da dost idim. Bu nedenle sabırsızca o şeyhi görmek istiyordum.

Şeyh İsmail’in meclisine girdiğimde meclis, onun beyaz elbiseli yaşlı ve genç müritleriyle dolu idi. Onlarla görüşüp hâl hatır sorduktan sonra Şeyh İsmail içeri girdi; hep birlikte ayağa kalkıp onun elini öptüler. Şeyhin vekili işaretle gelenin Şeyh İsmail olduğunu anlatmak istedi bana; ama ben fazla bir tepki göstermedim.

Ben beklediğimi burada bulamamıştım, ben şeyhi gör-meden önce vekillerinin anlattığı mucizeleri ve kerametleri düşünerek onu başka bir şekilde tasavvur ediyordum; ama karşılaşınca onun vakarı ve heybeti olmayan bir şeyh olduğunu gördüm.

Şeyh’in vekili beni şeyhe tanıttı ve o da bana hoş geldin deyip beni sağ tarafına oturttu.

Şeyh’le birlikte yemek yedikten sonra zikir merasimi başladı ve vekil bir kez daha beni şeyhten “ahd” almak için şeyhe tanıttı…

Törenden sonra hep birlikte beni öperek tebrik ettiler. Konuşmalarından onların benim hakkımda çok şey duyduğunu anladım; bu da benim onlara karşı cesaretimin artmasına sebep oldu. Hatta şeyhin başkalarının sorularına verdiği cevaplara itiraz edip itirazlarımda Kur’ân ve hadislere istinat ediyordum. Ama orada oturanlar benim bu itirazlarımı şeyhe karşı saygısızlık sayıp çok rahatsız oldular. Çün-kü onlar şeyhin huzurunda ondan izin almayıncaya kadar konuşmamaya alışmışlardı. Şeyh bu durumu fark edince orada bulunanların rahatsızlığını şu ifadeyle giderdi: “Evveli yakıcı olanın sonu parlaktır.”

Oturanlar Şeyh’in bu sözünü benim için bir iftihar madalyası sandılar ve muhakkak benim sonumun iftiharlı olacağını düşündüler. Oturanlar bir kez daha beni tebrik ettiler; ama Şeyh benim ona bir kez daha itiraz etmeme fırsat vermemek için bir arifle ilgili şu hikayeyi anlattı:

Bir âlim bir gün bir ârifin huzuruna gider; ârif ona: “Kalk, guslet.” der, o gidip guslettikten sonra oturmak istediğinde tekrar ona: “Git, guslet.” der. O da tekrar önceki gusülde bir noksanlık olduğunu zannederek kalkıp gider, bu defa çok dikkatli bir şekilde gusleder.

Gusülden sonra oturmak istediğinde Şeyh seslenip bir kez daha ona gusül etmesini emreder. O zaman âlim ağlayarak der ki: “Ey efendim ilmimden ve amelimden gusül (tövbe) ettim artık. Alla-h’ın senin elinle bana vereceği hayırdan başka bir çarem kalmadı.” Arif o zaman: “Öyleyse otur!” der.

Ben ve oturanlar bu sözden beni kastettiğini anladık. Şeyh kalkıp gittikten sonra oturanlar hep birlikte beni Şey-h’in huzurunda sessiz oturmadığımdan dolayı kınadılar.

Ve amellerimin Allah katında değerden düşmemesi için Şeyh’in huzurunda sessiz oturup onun hürmetini korumam gerektiği hususunda beni ikna etmeye çalıştılar.

Onlar delil olarak şu ayeti gösteriyorlardı:

Ey müminler, siz sesinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin ve Peygamber’le kendi aranızda birbirinizle konuştuğunuz gibi yüksek ses-le konuşmayın ki haberiniz olmadan amelleriniz hiç olur.

Bunun üzerine ben de kendi değerimi bilip onların emir ve nasihatlerini yerine getirdim ve Şeyh beni kendisine daha da yaklaştırdı. Ben Şeyh’in yanında üç gün kaldım. Bu müddet içerisinde ona birçok sorular sordum, sorularımın bazılarını onu denemek için soruyordum ve Şeyh’in kendisi de bunu biliyordu. Bu yüzden şunu da ekliyordu: “Kur’â-n’ın bir zahiri, bir de bâtını vardır. Bâtınının ise yedi bâtını vardır.” O sandığını açıp şeceresini bana gösterdi orada bir-çok sâlih ve âriflerin isimleri sırayla geçiyordu ve kökenleri Ebu’l-Hasan Şazelî’ye varıyordu ve birçok evliyadan sonra şecere Hz. Ali İbn Ebutalib’de (a.s) son buluyordu.

Hatırlatılması gereken bir husus da, bunların yaptıkları toplantıların manevî bir hava içinde düzenlendiği konusudur.

Toplantılar Şeyh’in Kur’ân-ı Kerim’den birkaç ayeti tec-vitle kıraat etmesi ve daha sonra dünyayı kınayıcı, âhirete ve takvaya sevk edici kasidelerin matla’ını okumasıyla başlıyordu. Şeyh’in matla’ını okuduğu kasidelerin devamını müritleri okuyordu. Ondan sonra Şeyh’in sağ tarafında oturan ilk mürit, Kur’ân-ı Kerim’den birkaç ayet okuyup “Sa-dakallahu’l-Azim” dedikten sonra Şeyh yeni bir kasidenin ilk beytini okur, oturanlar ise ona eşlik ederlerdi. Böylece halkada bulunanlar Kur’ân-ı Kerim’den bir ayet okumakla dahi olsa bu işe iştirak etmiş olurlardı. Onlar vecde gelinceye kadar şiir okumayı sürdürüyor ve okudukça sağa sola eğiliyorlardı, sonra ayağa kalkıp çember yapıp Şeyh’i aralarına alıyor ve “ah ah” demeye başlıyorlardı. Şeyh de meclis ısınıncaya kadar ortada dönüyor, her döndüğünde de onların birine teveccüh ediyordu. Bu hareketleri davulun sesine benzer bir ahenk kazanıncaya dek devam ettiriyorlardı.

Anormal hareketlerde bulunacak derecede kendilerinden geçenler de olurdu. Zaman geçtikçe topluluğun sesi gi-derek daha bir uyum kazanıyordu; bu, ahenkli olduğu kadar hüzünlü bir hâl da alıyordu. Sonra da coşku ve hareketin yerini sükunet alıyordu ve toplantı Şeyh’in bir kasidesiyle son buluyordu. Şeyh, başlarını ve omuzlarını öptükten sonra herkes kendi yerinde oturuyordu.

Ben de bazı hareket ve inlemelerinde onlara eşlik ettim; ama kalben bu işleri kabullenmiş değildim ve içerimde bir çeşit çelişki hissediyordum. Çünkü ben Allah’tan baş-kasına tevessül olunmayacağına inanmıştım; bu yüzden birinde yere kapanıp çok ağladım. Çünkü kendimi iki zıt yolun ortasında görüyordum. Bunlardan biri, insana farklı ruhî haller yaşatan, insanın kalbinin derinliklerini, salih ve arif kullar vasıtasıyla korku, züht ve Allah’a yönelme gibi güzel hislerle dolduran sûfîlik, diğeri ise bütün bunların şirk olduğunu ve şirkin ise affedilmeyen bir günah olduğunu ba-na öğretmiş olan Vahhâbîlik akımıydı.

Gerçekten Vahhâbîliğin öne sürdüğü gibi, Resulullah ‘a (s.a.a) tevessül etmek doğru değildiyse evliyaya, âriflere tevessül etmenin ne anlamı kalırdı?

Şeyh’in kendi şehrimde beni vekilliğine atamasına rağmen, kalbim bir türlü bu işlere ısınmış değildi.

Gerçi bazen sûfîliğe yönelik bir temayül ve Allah’ın sa-lih kullarına karşı içimde özel bir hürmet hissediyordum ve şu ayet-i kerimeyi kendime delil olarak gösteriyordum:

Allah ile birlikte başka bir ilahı çağırma, Ondan başka ilah yoktur.[1]

Ve “Ey inananlar Allah’tan çekinin ve O’nu vesileyle arayın.[2] ayeti ile bana karşılık verene, hemen Vahhâbî-lerin öğrettiği cevabı verir ve derdim ki: “Vesile, salih ameldir.”

O günlerim ıstırap ve tereddütle geçti; buna rağmen bazen eve gelen müritlerle birlikte sûfîlere mahsus toplu zikir meclisleri oluşturuyor, geceleri sabaha kadar söz konusu merasimi sürdürüyorduk.

Öyle ki komşularımız bizin bu merasimlerde “ah-ah” diyerek çıkardığımız seslerden rahatsız olmaya başlamışlardı; ama bana bir şey söylemeyip sadece hanımları vası-tasıyla durumu benim eşime bildirmekle yetinmişlerdi.

Ben de bunun üzerine arkadaşlarıma: “Benim dış ülkelere üç aylık bir seyahatim olacak.” dedim ve bu meclisleri kendilerinden birinin evinde düzenlemelerini istedim ve sonra ailemle ve akrabalarla vedalaşarak Allah’a tevekkül edip yola koyuldum.


[1]– Kasas, 85

[2]– Mâide, 35

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*