20 – Naslara Karşı İçtihat Musibeti

Araştırmalarımın sonunda şu sonuca vardım ki, İslâm ümmetinin başına gelen belaların hepsi, sahabenin açık ve net hükümler karşısında içtihat etmelerinden kaynaklanmıştır. Bu yüzden Allah’ın koyduğu sınırlar aşılmış, Resulullah’ın sünneti ortadan kaldırılmıştır.

Sahabeden sonra gelen âlimler ve mezhep imamları, hep aynı tavrı sürdürmüştür. Hatta bazen Hz. Resulullah’tan (s.a.a) gelen açık ve net sünnet ortadayken sırf sahabenin birinin tavrına uymadığı için onu reddetmişlerdir. Bazen nas olan Allah’ın ayetlerini bile aynı gerekçeyle bir kenara bırakmışlardır. Mesela önceden de işaret ettiğimiz gibi, Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde teyemmümle ilgili sarih ve kat’î hükmün olmasına rağmen kendi kafalarına göre içtihat ederek su bulunmadığında namazın terk edilebileceğine hükmetmişlerdir.

Abdullah İbn Ömer’in bu husustaki içtihadında dayandığı gerekçeyi önceki bölümde zikrettik.

Resulullah’ın vefatından sonra Kur’ân-ı Kerim’in açık ve net hükmünün karşısında içtihat kapısını ilk olarak İkinci Halife açtı ve zekâtın kullanıldığı yerlerinden biri olan “Müel-lefetü’l-Kulub”un[1] paylarını vermeyerek “Artık size ihtiyacımız yoktur.” dedi.

Onun, Resulullah’ın (s.a.a) sarih hadislerinin karşısında içtihatları, haddinden fazladır. O, hatta Resulullah’ın (s.a.a) hayatta olduğu dönemde bile kendi içtihatlarıyla Resululla-h’a (s.a.a) muhalefete kalkışıyordu. Mesela Hudeybiye Anlaşması’na muhalefet etmesi veya Resulullah’ın vasiyetini yazmasını engellemesi ve: “Bize Allah’ın kitabı yeterlidir!” demesi gibi. Örneğin Ömer’le Resulullah’ın (s.a.a) arasında cereyan eden şu hâdise, onun Resulullah’a karşı nasıl tavır aldığını iyice göstermektedir. Öyle ki, Ömer Resulullah’a (s.a.a) muhalefeti, onunla münakaşa ve mücadele etmeyi normal bir şey görüyordu:

Resulullah Ebu Hureyre’yi göndererek buyurdu ki: “Gönülden ‘lâ ilâhe illallah’ diye şehadet edenlerle karşılaşınca, onu cennetle müjdele.” Ebu Hu-reyre bu müjdeyi ulaştırmak isterken yolda Ömer ile karşılaştı; Ömer böyle bir sözün (müjdenin) söy-lenmesine şiddetle karşı çıktı ve ona vurarak sırt üstü yere serdi.

Ebu Hureyre ağlayarak Resulullah’ın (s.a.a) yanına geldi ve Ömer’in kendisine yaptığı işi hazrete anlattı. Bunun üzerine Resulullah Ömer’e: “Böyle yapmana ne sebep oldu?” dedi. Ömer: “Gönülden ‘lâ ilâhe illallah’ diyeni cennetle müjdelesin diye o-nu sen mi gönderdin?” diye sordu. Resulullah: “Evet.” dedi. Ömer dedi ki: “Bu işleri yapma; çünkü korkuyorum ki o zaman halk yalnız ‘lâ ilâhe illal-lah’ demekle yetinsin.”[2]

Diğer yandan oğlu Abdullah da, halkın haddinden fazla teyemmüme ihtimam göstermelerinden korktuğu için su bulunmadığında namaz kılmamaya hüküm veriyordu.

Keşke bunlar, sarih hüküm ve nasları kendi akıllarına göre değiştirerek şeriatın ortadan kalkmasına, ümmetin çeşitli mezhebî fırkalara düşmesine ve çeşitli düşman fırkalara bölünmesine sebep olan “nassa karşı içtihat etme” yöntemini icat etmeseydiler!

Ömer’in Resulullah’a karşı tutum ve davranışlarından şu sonuca varıyoruz: O, asla Resulullah’ın masum olduğuna inanmıyordu. Onu bazen hata yapan ve bazen doğruya isabet eden birisi olarak görüyordu.

Ehlisünnet âlimlerinin de: “Resulullah (s.a.a), yalnız Kur’ân tebliğinde masumdur; diğer şeylerde normal insandan bir farkı yoktur. Onlar gibi hata bile yapabilir.” demeleri, Ömer’in bu tavrından kaynaklanıyor.

Bu yüzden Ehlisünnet âlimleri Resulullah’ın her davra-nışında masum olmadığına, Ömer’in çoğu yerde Resululla-h’ın görüşlerini düzelttiğini delil olarak gösteriyorlar.

Bazı câhillerin naklettiklerine göre, Resulullah (s.a.a) (neuzu billah) kendi evinde uzanarak şeytanın kaval, kadınların da davul çalmasını dinlermiş ve şeytanın kadınların içinde oynayarak şaka yapmasını seyrederek bir şey söy-lememiş; ama Ömer içeriye girer girmez şeytan kaçmış ve kadınlar da davulları eteklerinin altına gizletmişler. Peygam-ber (s.a.a) Ömer’e: “Şeytan senin bir yoldan gittiğini görse, yolunu değiştirir başka bir yoldan gider.” buyurmuştur!

Yani yukarıda nakledilenleri doğru hadis olarak kabul edecek olursak, Ömer İbn Hattab’ın dinde kendisinden fetva vermesinin ve Resulullah’a (s.a.a) muhalefete kalkışmasının bir garabeti ve ilginç bir yanı kalmaz.

Ömer’in başında olduğu bir grup sahabe, nassın varolduğu yerlerde bile yine kendi reyleriyle içtihat etme fikri etrafında toplanmışlardı ve aynı hedefi takip ediyorlardı. Resulullah’ın (s.a.a) vasiyetnamesinin yazılmasına engel olma musibetinde görüldüğü gibi bunlar apaçık nassın karşısında Ömer’in reyini destekleyerek söz konusu vasiyetna-menin yazılmasına engel oldular.

Bütün bunlardan, bu kimseler daha başından itibaren, Resulullah’ın Gadir-i Hum’da Hz. Ali’yi kendisinden sonra halife olarak tayin etmesini kabul etmediler ve alenen onu reddetmek için buldukları uygun bir fırsatta onlar Sakife’de toplanarak Ebubekir’i halife olarak seçmişlerdir. Yani Sa-kife toplantısı ve Ebubekir’in halife olarak seçilmesi, nassa karşı içtihadı caiz gören tavırların bir neticesi olarak tahak-kuk etmiştir.

Durumlar biraz yatışınca dahi halk Hz. Ali’nin hilâfetine dair nasların ihlal edilmesine alıştıktan sonra bu defa her şeyde içtihat etmeye başladılar. Hatta Allah’ın kitabına el uzattılar ve onun hükümlerini askıya almaya hatta değiştirmeye başladılar.

Bu yüzden Ali’nin hilâfetten uzaklaştırılmasından sonra hemen Hz. Fâtıma ile ilgili musibeti meydana getirdiler ve ondan sonra zekât vermeyenleri öldürme hadisesini ortaya çıkardılar. Bunların hepsi sarih ve kat’î hüküm karşısında içtihat etmekten kaynaklanmıştır. Ömer’in halife olması da hiç şüphesiz bu tür bir içtihat neticesinde gerçekleşmiştir.

Çünkü Ebubekir kendi hilâfetinin doğru olduğuna dair delil olarak getirdiği şûraya başvurma ilkesini Ömer’i halife yaptığında bir kenara bıraktı ve kendi içtihadına dayanarak Ömer’i halife olarak seçti. Ömer ise daha da ileri gidip Müslümanların hakimiyeti ele aldığında Allah ve Resulünün haram ettiği bazı şeyleri geçici ve daimi olarak helâl etti.[3]

Allah ve Resulü’nün helâl ettiği bazı şeyleri yasakladı.[4]

Sıra Osman’a gelince o içtihat konusunda daha da ileri gitti. Öyle ki naslara karşı yaptığı içtihatlar, Müslümanların siyasî ve dinî yaşayışını kökünden etkiledi. Müslümanlar bu gidişi önlemek için ona karşı kıyam ettiler ve o, bu görüşleri neticesinde kendi canından bile oldu.

İmam Ali (a.s) hükümeti ele aldığında, halkı Kur’ân’ın hükümlerine ve Resulullah’ın (s.a.a) koyduğu sünnete döndürmekteki azmi yüzünden çok zorluklar çekti. Hz. Ali dine katılan bidatleri kaldırmak için çok çalıştı. Ama bazıları: “Ömer’in sünneti elden gidiyor!” diyerek Hz. Ali’ye (a.s) karşı çıktı.

Ben kesin olarak inanıyorum ki İmam Ali ile savaşıp ona muhalefet edenlerin hepsi, bütün bunları, Hz. Ali’nin onları doğru yola dönmeye davet etmesinden, sarih ve kati hükümlere boyun eğmeğe zorlamasından ve dine giren batıl inançları ve bidatleri kaldırmasından dolayı yaptı.

Oysa halk, özellikle dünyaya ve nefislerine uyan kimseler, çeyrek asır boyunca o bidatlere ve batıl inançlara alışmıştı.

Allah’ın mallarını, ganimet, kullarını ise köle olarak görüp, altını ve gümüşü toplayıp, muztaz’af Müslümanları, İslâm’ın onlara tanıdığı doğal haklarından bile mahrum bırakmaya alışmışlardı.

Bu yüzden görüyoruz ki, sonraki asırlarda gelen müs-tekbirler, bu gibi içtihatlara daha çok bağlı idiler; çünkü bu gibi içtihatlar, onları hedeflerine ulaştırıyordu. Ama Allah’ın hükümlerine riayet etmek yollarını kapatıp hedeflerine ulaşmalarına engel oluyordu. Bu tür içtihatların her zaman ve her yerde hatta mustaz’aflar arasında da taraftarları vardır. Çünkü bu tip içtihatlar nefsî isteklere daha uygundur ve zorluğu ise zâhiren daha azdır. Oysa Allah’ın hükümleri, bağlayıcı olduğundan dolayı, kişiler için tahammülü daha ağır ve daha zordur.

Siyasetçiler, ilâhî hükümlerle yönetilmeye “Teokrasi”, buna karşılık halkın isteğiyle yönetilmeye “Demokrasi” di-yorlar. Eğer bu tabirleri kullanacak olursak, Resulullah’ın vefatından sonra Sakife’de toplanıp halife seçenler, Kur’â-n’ın hükümlerine dayalı olan “teokratik düzeni” yıkıp yerine halkın isteği doğrultusunda demokratik bir devlet kurmuşlardır. Elbette bu işi gerçekleştiren sahabîler, Arapça olmayan demokrasi kelimesi yerine “şûra” kelimesini seçmişlerdir.[5]

Bu nizamda, halkın kendisi, önderliğe lâyık gördüğü şahsı önder olarak seçer.

Hilâfete dair nassın olduğunu kabul etmeyenler, günü-müzde genel demokrasi taraftarıdırlar ve iftiharla: “Bu nizamı herkesten önce İslâm ortaya koymuştur.” diyorlar. Bunların çoğu bugünkü Batı rejimlerini benimsemektedirler. Batı devletleri de onları övmekte ve onları ileri görüşlü Müslümanlar olarak tanımaktadır.

Ama Şiîler, “teokrasi” yani ilâhî hükümet taraftarıdır; Allah ve Resulü’nün sarih ve kat’î hükümleri karşısında içtihat etmeyi kesinlikle kabul etmezler. Bunlar, şûrayla yönetilen düzenle, ilâhî hakimiyet arasında fark görüyorlar. Şia’nın nazarında şer’î bir nassın olduğu yerde şûranın hiçbir geçerliliği yoktur. İçtihat ve şûra, ancak şer’î bir nassın olmadığı yerlerde söz konusu olabilir.

Nitekim Allah Teala Resul’ünü kendisi seçti, sonra ona: “İş hususunda onlarla danış.[6] diye emretti. Ama halkın önderliği ile ilgili meselelerde halka danışmanın yeri yoktur. Nitekim Hak Teala buyuruyor ki :

Ve Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçmek, onlara ait bir hak değildir.[7]

O hâlde, eğer Şiîler, Peygamber’den sonra Hz. Ali’nin (a.s) halifeliğine inanıyorsa bu hususta kesin nassa bağlı Allah ve Resulü’nün koyduğu hükümleri ve nasları bırakıp içtihat peşinde giderek onları zayi eden ve İslâm’ın gövdesinde günümüze kadar iyileşmeyen bir yara açan sahabeleri reddediyorlar. Bu nedenle Batı devletleri ve bilginleri Şia’ya karşı daha şiddetli bir tavır takınmakta ve onları, dinî taassupları çok olmakla ve gericilikle suçlamaktadır.

Çünkü Şia, kesin şekilde Kur’ân’a dönmeyi istemekle hırsızlık yapanın elinin kesilmesinin, zina edene şer’î haddin uygulanmasının ve Allah yolunda cihat edilmesinin gerektiğine inanmamaktadır. Bunlar ise, Batılıların nezdinde çok haşin ve vahşice davranışlar sayılmaktadır.

Araştırmalarımın neticesinde, Ehlisünnet’te hicrî 2. asırdan bu yana içtihat kapısının kapatılmasının sebebini de öğrendim. Ehlisünnet bizzat başlattığı nassa karşı içtihadın, ümmetin başına ne belâlar getirdiğine, nice kanlı savaşlara sebep olduğuna iki asır boyunca şahit oldu ve gördü ki, ümmetlerin en hayırlısı olan İslâm ümmeti, bu tür içtihatlar neticesinde başıboşluğa ve parçalanmaya maruz kalarak birbiriyle savaşan ve kendini yok eden cahiliyeye yüz tutmuş bir topluluğa dönmüştür. Bu yüzden içtihadın kapısı kapatıldı.

Ama Şia’da ise içtihadın kapısı asla kapatılmadı. Çünkü Şia’da baştan beri naslar hususunda içtihada bir yer yoktur ve bu naslar, Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber’in (s.a.a) sünnetinde ve ilimlerini ilâhî irade gereğince Resulullah’-tan (s.a.a) alan On iki İmam’ın sözlerinde çok belirgin bir şekilde, hatta birçok meselenin teferruatına kadar ortaya ko-nulmuş haldedir.

Yine şu noktayı da biliyoruz ki, Ehlisünnet ve’l-Cema-at, Resulullah’ın sünnetinin yazılmasını yasaklayan müçtehit sahabelere uyduğu için birçok hükümde nası bulmaktan âciz kalmış, bu yüzden reyiyle içtihat etmeye; kıyasa, istih-sana ve benzeri yollara başvurmaya mecbur olmuşlardır.

Yine bütün bunlardan anlıyoruz ki, Şia Hz. Ali’nin etrafına toplanıp dini onun vasıtasıyla öğrenenlerdir. Hz. Ali (a.s): “Ben ilim şehrinin kapısıyım. Dilediğiniz her şeyi benden sorun; çünkü Peygamber (s.a.a) ilmin bin kapısını bana öğretti ki her kapıdan da bin kapı açılıyor.”[8] diyebilen bir kişidir.

Şiî olmayanlar, Muaviye İbn Ebu Sufyan’ın etrafında toplandılar. Muaviye Peygamber’in sünnetinden (çok az bir şey hariç) haberi yoktu. Zalim bir fırkanın (Ammar İbn Ya-sir’i öldüren fırkanın) imamı olan Muaviye, Hz. Ali’nin vefatından sonra kendini Emirü’l-Müminin olarak tanıttı ve Allah’ın ahkâmı konusunda öncekilerden daha fazla kendi reyiyle amel etti. Ehlisünnet onu “vahiy katibi” ve bir “müç-tehit” olarak bilmektedir.

Sormak gerekir ki, cennet gençlerinin efendisi İmam Hasan’ı (a.s) zehirleyip öldüren bir kişi nasıl müçtehit sayılabilir? Belki de bunun kendisin de onun bir içtihadı olduğunu söyleyecekler. Yani içtihat edip öldürdü; ama içtihadında hata etti!

Nasıl Muaviye’nin müçtehit olduğunu söyleyebilirler? Oysa ilk önce kendisine ve sonra Yezid’e ümmetten zorla biat aldı ve şûra düzenini, kayserliğe çevirdi. Nasıl onun müçtehit olduğu ve içtihadından dolayı sevap alacağı söyleniyor. Oysa o halkı Hz. Ali’ye ve Peygamber’in pak soyuna minberlerde lânet okumaya zorlayarak altmış yıl boyunca bu iğrenç işi, bir sünnet (gelenek) haline getirdi.

Nasıl ona “vahyin katibi” diyorlar; oysa Hz. Peygamber’e vahyin nazil olduğu 23 yılın 11 yılı boyunca Muaviye müşrik idi; çünkü Muaviye Mekke’nin fethinden sonra Müs-lüman oldu.

Ayrıca hiçbir rivayette de Muaviye’nin müslüman olduktan sonra bile Medine’de kalmış olduğu görülmemiştir. Oysa Resulullah fetihten sonra Mekke’de kalmadı.

O hâlde ona nasıl “vahiy katibi” lakabını vermişler?

La havle Ve La Kuvvete İlla Billahi’l-Aliyyi’l-Azim.

Yine şu soru ortaya çıkıyor: Bunların hangisi hak, hangisi batıl üzereydi? Ya Ali ve şiası zalim ve haksız idi; yahut Muaviye ve taraftarları zalim ve haksız idi.

Şüphesiz Resulullah (s.a.a) her şeyi açıklamıştır; ama sünnete uyduklarını iddia eden bazı kimseler hakkı saptırmaya çalışıyorlar.

Araştırmamın sonucunda anladım ki, bunlar bol iddialarına rağmen Hz. Peygamber’in sünnetinin yerine, gerçekte Muaviye’ye ve Benî Ümeyye’ye tâbi olmuşlardır. Özellikle bunların Hz. Ali’nin Şiasına karşı düşman kesildiklerini ve Aşura gününü bir bayram olarak kutladıklarını ve Resulullah’a (s.a.a) sağlığında ve vefatından sonra eziyet e-den sahabîleri sevdiklerini ve savunduklarını, onların hatalarını düzeltip, yaptıklarını güzel göstermeye çalıştıklarını görünce, bunların Resulullah’ın değil Muaviye’nin sünnetini takip ettiklerinden bir şüphem kalmadı.

Bunlar nasıl bir yandan Hz. Ali ve Ehlibeyt’i sevdiklerini iddia ediyor, aynı zamanda da onun düşmanlarını ve onların katillerini seviyorlar?!

Gerçekten Ehlisünnet diye tanınan kimseler, nasıl bir yandan Allah’ı ve Resul’ünü seviyorlar, diğer yandan da Al-lah’ın ahkâmını değiştirip onun yerine kendi içtihatlarını koyanları savunuyorlar? Bunlar Peygamber’e hürmet etmeyen, ona “sayıklıyor” diyen ve seçtiği komutana itiraz eden şahsa nasıl hürmet edebiliyorlar?!

Bunlar nasıl oluyor da Emevî ve Abbasî hükümdarlarının kendi siyasî çıkarları uğrunda mezheplerini resmileştirdiği imamları taklit ediyorlar da Resulullah’ın kendisinden sonra geleceğini bildirdiği, sayısını[9] ve isimlerini[10] açıkladığı imamlara uymuyorlar?

Peygamber’in ilim şehrinin kapısını ve kendisiyle nispetinin Hz. Harun (a.s) ile Hz. Musa’nın (a.s) nisbeti gibi olan birini bırakıp Peygamber’i hakkınca tanımayan birilerine uyuyorlar?


[1]– Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kişiler ve gayrimüslimler. (Mütercim)

[2]– Sire-i İbn Cevzî’nin Ömer’in Sireti isimli kitabı, Şerh-i İbn Ebi’l-Hadid, c.3, s.108, 116, Fethu’l-Bari, c.1, s.184

[3]– Örneğin üç talakın bir defada doğru olmasını kabul etmesi gibi. Sahih-i Müslim, Üç Talak Babı ve İbn Davud’un Süneni, c.1, s.344

[4]– Hac ve kadınların mut’asını haram ettiği gibi. Sahih-i Müslim, Hac kitabı, Sahih-i Buharî, Hac kitabı, Temettu Babı.

[5]– Gerçekte ise Sakife’de halife oluşu, seçim ve meşveretle de olmamıştır. Çünkü ehli hâl ve akd diye bilinen seçme hakkına sahip sahabelerden çoğu orada razı değildiler. Nitekim bu husus, Ali’nin (a.s) Ebubekir’e hitap ederek söylediği nakledilen şu şiirde açıklanmaktadır:

“Ey Ebubekir, şûra ve meşveretle onların işlerini ele geçirdiysen, bu iş nasıl olur; çünkü meşveret ve rey sahiplerinden çoğu orada bulun-muyordu ve eğer Peygamber’e yakın olmakla oradakilere hüccet delil getirdiysen, Peygamber’e senden daha evlâ ve daha yakın olanlar vardı.”

[6]– Âl-i İmrân, 159

[7]– Kasas, 68

[8]– Tarih-i Dımeşk, İbn Asakir, c.2, s.484, İmam Ali İbn Ebutali-b’in Hayatı; Harezmî’nin Maktel-i Hüseyin’i, c.1, s.38; Eminî’nin el-Ga-dir’i, c.3, s.102

[9]– Sahih-i Buharî, c.4, s.164, Sahih-i Müslim, s.119, (en-Nasu Tebeu’n Li Kureyş babında)

[10]– Yenabiu’l-Mevedde (Kunduzî’nin)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*