22- Dostlara Yaptığım Çağrı

Hak mezhebi kabullenmem, ruhî saadet ve esenliğimin başlangıç noktası oldu. Bu vesileyle ben tamamen rahatladım ve kalbim hak mezheple ve daha doğrusu şüpheden u-zak olan gerçek İslâm’la inşirah kazandı. Allah’ın bana bağışladığı hidayet ve ruhî olgunluk nimetinin sevinci vücudumu sarmıştı. Artık bu nimeti gizlemeye ve susmaya takat getiremedim ve kendi kendime: “Bu hakikati açıklamalıyım.” dedim.

Nitekim Allah Teala buyuruyor ki:

Allah’ın sana verdiği nimetini söyle.[1]

Allah’ın bana lütuf etmiş olduğu bu nimet, dünya ve âhirette olan en büyük nimetlerdendi. Keza: “Hakkı söylemeyen dilsiz şeytandır.” ve “Hakkın ötesinde sapıklıktan başka bir şey yoktur.” diye buyurulmuştur.

Beni bu hakikati yaymada kararlı kılan en üstün sebep, Resulullah’ı ve Ehlibeyti’ni[2] seven Ehlisünnet ve’l-Cemaa-t’in ekseriyetinin temiz kalpli ve hakka meyilli oluşu idi. Bu gibi insanların hakka tâbi olması için gözleri önüne tarih boyunca çekilen perdelerin atılması yeterliydi.

Bu durum benim kendi şahsımda tahakkuk etmiş bir gerçekti. Allah Teala: “Siz de önceden böyleydiniz de Allah size lütuf etti.” buyurmuştur.

İlk olarak, benimle birlikte yüksek okulda öğretmenlik yapan dört arkadaşımı bu mevzu üzerinde yaptığım araştırmaya katılmak için davet ettim.

Bunlardan ikisi din dersi hocası, biri Arapça dili ve diğeri ise İslâm felsefesi hocası idi. Hiçbiri Kafsa’lı değildi, Tunus, Cummal ve Süse’li idiler.

Ben onları bu önemli mevzuyu birlikte incelemeye davet ettim ve kendilerinden kavramasında zorluk çektiğim bazı meseleler üzerinde oturup tartışmamızı istedim, onlar da bu daveti müsbet karşıladılar. Her gün çalışma saatlerinden sonra benim evime gelmeyi kabul ettiler.

Ben ilk olarak onlara “el-Müracaat” kitabını verdim ve dedim ki: “Bu kitabın yazarı bazı ilginç iddialara sahiptir, okuyup inceleyelim.”

Onlardan üç tanesi bu teklifi kabul ederek ciddiyetle incelemeyi başlattılar, ama Arapça dilbilgisi hocası dört beş toplantıdan sonra: “Batılılar ayı fethederken siz hâlen İslâm’da hilâfet konusunu araştırıp duruyorsunuz!” diyerek incelemeyi sürdürmekten vazgeçti.

Bir ay zarfında kitabın incelemesi bitti ve bu tahkik sonucu onların her üçü de hakkı kabul edip Şiî oldu. Elbette ben de onlara hakikate en kısa yoldan ulaşmaları için yıllar boyunca yaptığım araştırmalar sonucunda edindiğim bil-gi ve malumatımdan yararlanarak elimden geldiğince yardımcı oldum. Böylece, hidayete vesile olmanın tadını anladım ve geleceğe daha bir umutla bakmaya başladım.

Yavaş yavaş mescitteki derslerimde veya tarikat halkalarında tanıştığım arkadaşlarımı ve okuldaki samimi talebelerimi toplantımıza davet ettim.

Allah’a şükürler olsun, bir yıl geçmeden Ehlibeyt mektebini kabul edenler olarak sayımız çoğaldı. Ehlibeyt’in velâyetini kabul eden biz, artık onların dostlarıyla dost ve düşmanlarıyla düşman, bayramlarında sevinen ve Aşura gi-bi günlerde yasa bürünen ve yas törenlerini düzenleyen bir topluluk hâline geldik.

İlk kez Kafsa’da tören ve şenlik düzenleyerek anmaya muvaffak olduğumuz Gadir-i Hum Bayramı’nda, Seyyid Hoî ve Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr’a mektup yazarak Ehlibeyt mektebini seçtiğimi ve Şiî olduğumu bildirdim.

Gitgide herkes benim Şiî olduğumu ve halkı Ehlibey-t’in mezhebine davet ettiğimi bildi ve o andan itibaren bizi hedef alan töhmet, iftira ve yalanlar ülke çapında yayılmaya başladı.

İsrail casusu olmaktan tutun halkı dininde şüpheye düşürmeye, sahabeye sövmeye ve fitne çıkarmaya varıncaya kadar türlü iftira ve yalanlara maruz kaldık. Ben başkentte Raşid el-Gannuşî ve Abdulfettah Moru isimli arkadaşlarla görüştüm.

Bu ikisi şiddetle bana muhalefet ediyordu. Abdulfetta-h’ın evinde gerçekleşen görüşmede onlara:

− Biz Müslüman olarak tarihimizi incelemeli, kaynaklarımızı ciddi bir şekilde gözden geçirmeliyiz, dedim ve örnek olarak Sahih-i Buharî’yi zikrederek onda akıl ve dine ters düşen rivayetlerin olduğunu söyledim.

Bu sözüm onlara çok ağır geldi galiba. Bu yüzden sinirlenerek dediler ki:

− Sen kimsin ki Buharî’yi tenkit etmeye çalışıyorsun?

Ben her ne kadar soğukkanlılıkla onları ilmî tartışmalara girmeye ikna etmek istediysem de başarılı olamadım, onlar bunu reddederek:

− Sen Şiî olabilirsin, ama biz Şiî değiliz; bizim daha önemli meselelerimiz vardır. Her şeyden önce İslâm ahkamına riayet etmeyen bir düzenle ve siyasî otoriteyle müca-dele etmekteyiz, dediler.

Ben dedim ki:

− İslâm’ın hakikatini bilmeden hakimiyeti ele geçirmeniz size ne yarar sağlayabilir? Eğer siz otoriteyi ele geçirseniz onlardan daha kötü bir uygulamaya da duçar olabilirsiniz.

Görüşmemiz böylece sona erdi. Bu görüşmenin akabinde İhvanu’l-Müslimin’e bağlı bazı kişiler tarafından aleyhimizde yayılan şayialar daha da artış gösterdi.

Bunlar kendi taraftarlarına, benim devletin uşağı olduğumu ve Müslümanları inançlarında şüpheye düşürerek dev-lete karşı verilen İslâmî mücadeleden onları alıkoyduğumu söylüyorlardı.

Netice’de İhvanu’l-Müslimîn safında yer alan gençlerden ve sûfî tarikatlarına mensup ihtiyarlardan irtibatlarımız kopmaya başladı ve kendi vatanımızın ve akrabalarımızın içerisinde zor dönemler yaşamaya başladık. Ama yüce Allah daha hayırlısını bize nasip eyledi. Yavaş yavaş diğer şehirlerden hakikati incelemek için bazı gençler bize uğramaya başladı ve ben elimden geldiği kadarıyla onları ikna etmeye çalıştım. Böylece başkentli, Kirvan, Suse, Seydi ve Buzeyd’li bir grup genç Şia mezhebine dahil oldular.

Yaz tatilinde Irak’a yaptığım yolculukta Avrupa’ya da uğradım. Fransa ve Hollanda’da bazı arkadaşlarla görüştüm ve onlarla mezhebî konular hakkında tartıştık ve Allah’a şükürler olsun ki onlar da basirete kavuştular.

Necef’te Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr ile görüştüğümde büyük bir sevinç içindeydim. O beni Tunus’ta Ehlibeyt mektebini yayan ilk kişi olarak yanındakilere tanıttıktan sonra benim mektubumu alıp ilk olarak Tunus’ta Gadi-r-i Hum Bayramı’nı kutladığımızı öğrenince, sevinçten ağladığını söyledi. Ben Seyyid’e, karşılaştığımız zorlukları, şa-yiaları ve yalnızlığımızı anlattım.

Seyyid sözlerinin bir bölümünde şöyle dedi:

Zorluklara tahammül etmelisin; çünkü Ehlibey-t’in yolu zor ve çetin bir yoldur. Bir kişi Resululla-h’ın yanına gelerek dedi ki: “Ya Resulullah, ben seni seviyorum.” Hazreti Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: “Çok zorluklarla karşılaşmakla seni müjdeliyorum.” Adam, “Amcan oğlu Ali’yi (a.s) de sevi-yorum.” dedi. Resulullah (s.a.a) buyurdu: “Düşman-larının çok olacağını sana müjdeliyorum.” O kişi dedi ki: “Ya Resulullah, Hasan ve Hüseyin’i de se-viyorum.” Resulullah buyurdu ki: “O zaman fakir-lik ve belâların çokluğuyla seni müjdeliyorum.”

Biz hakka davet uğrunda ne yapmışız? Oysa Hz. Hüse-yin kendi canını, evlâtlarını, dostlarının hepsini bu yolda kur-ban etti. Hakiki Şiîler tarih boyunca bu uğurda çok büyük zorluklara göğüs germişlerdir. Öyleyse hak yolunda zahmet ve zorluklara katlanmak ve fedakarlık göstermek gerekir.

Gerçekten eğer Allah bir kişiyi senin elinle doğru yola sevk ederse, senin için dünya ve dünyada bulunanların hep-sinden hayırlıdır.

Seyyid Sadr, bana inzivaya çekilmemi ve Ehlisünnet kardeşlere, benden kaçsalar bile daha fazla yaklaşmamı tavsiye etti. Hatta aramızda, kopukluk olmasın diye onların arkasında namaz kılmamı söyledi. Çünkü onlar asırlar boyunca tarihin tahrif edilerek anlatılmasının kurbanı olduklarından, gerçeklerden habersizdirler ve insanlar, bilmedikleri şeylere düşman kesilirler.

Seyyid Hoî de yine takriben aynı tavsiyelerde bulundu.

Seyyid Muhammed Ali Tabatabaî Hakim de gönderdiği mektuplarla (çeşitli meseleler hususunda) bize devamlı nasihat ve tavsiyelerini yazıyordu ve yeni Şiî olan kardeşlerimizde çok müsbet bir tesire sahipti.

Çeşitli münasebetlerde Necef’e ziyarete gidiyordum ve Necef âlimleriyle görüşüyorum. Bununla da kalmayıp her yıl yaz tatilini Hz. Ali’nin (a.s) kabrinin yanında geçirerek Seyyid Muhammed Bâkır Sadr’ın derslerine katılmayı kararlaştırdım. Katılmaya muvaffak olduğum o derslerden, ben burada anlatamayacağım derecede faydalanmaya muvaffak oldum.

Sonra 12 İmam’ın hepsinin türbelerini ziyaret etmeyi kararlaştırdım. Allah Teala beni buna muvaffak eyledi.

Ben, tüm İmamlar’ın ziyaretine, hatta İran’ın Meşhed şehrindeki Hz. İmam Rıza’nın kabrinin ziyaretine de gittim. Orada da yine birçok âlimle tanıştım ve onlardan çok istifade ettim.

Dinî mercii olarak taklit ettiğim Seyyid Hoî, bana kendi ülkemizde yeni Şiî olanlara kitap ve diğer şeyler yardım etmek için humus ve zekâttan harcamam için izin verdi.

Ben beldemizde önemli kaynakları içine alan her iki fırkanın kitaplarından müteşekkil yararlı bir kütüphane kurmaya muvaffak oldum, adını da “Ehlibeyt Kütüphanesi” koydum. Allah’a şükürler olsun ki birçok kişi oradan yararlanmaktadır.

Bundan on beş yıl önce Allah Teala bana bir başka lütufta bulundu ve bizim sevinç ve bahtiyarlığımızı iki katına çıkardı. O da Kafse şehrinin belediye başkanının benim bulunduğum caddeye Ali İbn Ebutalib ismini vermeyi kabul etmesiydi.

Burada, yaptığı bu hizmetten dolayı tekrar ona teşekkürlerimi sunmak isterim, o değerli bir Müslüman’dır ve Hz. Ali’ye (a.s) olan sevgisi çoktur.

Ben kendisine el-Müracaaat kitabını hediye ettim; o da bunun karşılığında bize daha fazla hürmet edip alaka gösterdi. Allah ona hayırlı mükâfatlar versin.

Bazı inatçı Ehlibeyt düşmanları, Ali İbn Ebutalib’in (a.s) ismini taşıyan tabelayı kırmaya çalıştılar; ama muvaffak olamadılar ve Allah caddenin isminin öylece kalmasını istedi.

Artık dünyanın her köşesinden bize gelen mektupların üzerinde Ali İbn Ebutalib caddesi diye yazılıyordu. Bu şerefli isim, bizim güzel ve tarihî şehrimizi mübarek kıldı.

Ehlibeyt İmamları’nın ve Necef âlimlerinin nasihatiyle amel ederek, elimizden geldiğince diğer mezheplere mensup kardeşlerimize yakınlık gösterdik ve onların cemaat namazlarına katıldık, böylece aramızdaki kinler ve öfkeler azaldı, bu arada bizim abdest alışımız ve namaz kılışımız hakkında soru soran gençlerin sorularına gücümüz yettiğince cevap verip onları ikna etmeye muvaffak olduk.


[1]– Duhâ, 11

[2]– Nisâ, 94

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*