5 – Abdulkadir Geylanî ve İmam Musa Kâzım (a.s)

Sabahleyin kahvaltı yaptıktan sonra Şeyh’in haremine gittik. Yıllardan beridir ziyaretini arzuladığım makamı görünce koşarak içeri girdim. Âdeta kendimi şeyhin kucağına atacaktım.

Burayı görme aşkı öteden beri benim kalbime yerleşmişti. Ben, Beytullah’ın (Kâbe’nin) ziyaretçileri gibi izdiham yapan ziyaretçilere katıldım. Bazıları ziyaretçilere hel-va dağıtıyordu ve halk da helva alabilmek için birbirini itip duruyordu.

Ben de biraz helva aldım, birazını teberrük için yedim ve birazını da sakladım. Sonra da becerdiğim kadar orada namaz kılıp dua ettim. Oradan içtiğim suyu, Zemzem suyu gibi sanıyordum. Daha sonra da Şeyh’in yeşil kubbeli makamını gösteren tebrik kartlarını alıp Tunus’taki arkadaşlarıma göndermek için üzerlerini yazmaya koyuldum ve arkadaşımdan bu iş için beni biraz beklemesini rica ettim.

Böylece ben, dost ve akrabalarıma onların ziyaret edemedikleri bu mekânı, niyetimin doğruluğundan ve yüce-liğinden dolayı benim ziyaret edebildiğimi göstermek isti-yordum.

Öğle yemeğini başkentin orta kesimlerindeki umumi bir restoranda yedikten sonra arkadaşım beni özel bir taksi ile Kazimeyn’e götürdü. Ben bu ismi ilk olarak arkadaşımın şoförle konuşması sırasında duydum. Arabadan iner inmez kendimi büyük bir kalabalığın içerisinde buldum.

Kadın ve çocukların da bulunduğu bu kalabalık bizim gittiğimiz semte doğru gidiyordu. Bazıları kendileriyle birlikte eşya da götürüyorlardı. Nereye gittiğimi iyice bilmediğim hâlde bunları görür görmez hac mevsimini hatırladım.

Az sonra parıltısı gözleri kamaştıran altın bir kubbe minareleriyle birlikte görülmeye başladı. Ben buranın Şiîlere ait bir camii olduğunu anladım. Çünkü önceden Şiîlerin, haram olmasına rağmen, camilerini altın ve gümüş ile süslediklerini duymuştum.

Camiinin içerisine girmek istemiyordum; ama arkadaşımın hatırı için onu takip ederek içeri girmek zorunda kaldım.

Hele birinci kapıdan içeri girdimizde bazı ihtiyar kişilerin ellerini kapılara sürdüklerine ve onları öptüklerine şahit oldum.

Kapının yanında bulunan büyük bir tablo üzerinde: “Örtüsüz kadınların içeri girmesi yasaktır.” diye yazılmış olması dikkatimi çekti. Tabloda İmam Ali’den şöyle bir rivayet kaydedilmişti:

Bir gün gelir kadınlar çıplak olarak evlerinden çıkarlar…

Vardığımızda arkadaşım, “giriş izni” diye bilinen bir duayı okumaya başladı. Ben de her iki yüzü altın ve güzel nakışlarla dolu ve hep Kur’ân ayetlerinin yazılmış olduğu kapıyı seyretmeye dalmıştım.

Arkadaşım içeri girdi ve ben de onun peşi sıra girdim; ama hep zihnimde Şiîlerin kâfir olduklarına dair bazı kitaplarda okumuş olduğum yazılar canlanıyordu.

Türbenin içinde gördüğüm süs ve nakışlar, hayalime bi-le sığmayacak derecedeydi. Kendimi şimdiye kadar alışmadığım bir âlemde görmem, beni hayrete düşürmüştü.

Mezarın etrafına dönenleri, onu öpüp ağlayanları nefret ile seyrediyordum. Bazılarının kabrin etrafında namaz kıldıklarını da görünce Hz. Resul’ün (s.a.a) şu hadisi aklıma geldi:

Allah Yahudi ve Hıristiyanlara lânet etsin; çünkü onlar evliyalarının ve büyüklerinin kabirlerini mescit yaptılar.

Arkadaşlarım içeri girdiğinden beri gözlerinden yaş dökülüyordu. Ben onu bu hâlinde kendi başına bıraktım, kabrin çevresine asılan ve ziyaret duası yazılmış olan bir tabloyu okumak için ona yaklaştım.

Bu ziyaret duasında tanımadığım birçok isimler zikredilmişti; bu yüzden fazla bir şey anlayamadım. Fatiha okudum ve şöyle dedim: “Allah’ım, eğer bu adam Müslümansa ona rahmet et; çünkü sen kendi kulunu iyice tanıyorsun.”

Arkadaşım bana yaklaşıp yavaşça kulağıma şöyle fısıldadı: “Eğer bir dileğin varsa burada Allah’tan iste, bu kabrin sahibine biz ‘Babu’l-Havaic’ (Dilekler Kapısı) deriz.”

Onun sözlerine önem vermedim (Allah beni bağışlasın). Başlarında beyaz yahut siyah sarık ve alınlarında secde izi bulunan yaşlı kişilerin burada bulunuşu benim dikkatimi çekiyordu. Uzun sakalları, güzel kokuları ve ciddi bakışları, bunların heybetini daha da arttırıyordu. Bunlar da dahil olmak üzere içeri giren herkes ağlıyordu. Aniden kendime gelip kendi kendime sordum: “Acaba bütün bu gözyaşları yalan mı? Ve tüm bu yaşlı adamların davranışları hata mı?”

Şaşkın bir hâlde oradan çıktım; ama arkadaşım, maka-ma hürmetsizlik olmasın diye geri geri çıkıyordu.

Ondan bu türbenin sahibinin kim olduğunu sordum, “İmam Musa Kâzım” olduğunu söyledi.

– İmam Musa Kâzım kim oluyor? dedim.

– Subhanallah, siz Ehlisünnet kardeşler neden çekirdeğin özünü bırakıp kabuğuna sarılmışsınız? dedi.

Ben onun bu sözüne darıldım ve öfkeli bir hâlde:

– Biz nasıl çekirdeği bırakıp kabuğa sarılmışız? dedim.

O beni biraz sakinleştirdikten sonra şöyle dedi:

– Kardeşim, sen Irak’a geldiğinden beri hep Abdulka-dir Geylanî’den bahsediyorsun. Abdulkadir Geylanî kimdir ki seni böylesine cezp etmiştir?

Hemen gururla dedim ki:

– O, Resulullah’ın evlâtlarındandır. Resulullah’tan sonra peygamber gelseydi, muhakkak Geylanî peygamber olurdu.

– Acaba İslâm tarihi hakkında malumatınız var mıdır?” diye sordu.

– Evet, dedim.

Oysa İslâm tarihi hakkında doğru bir bilgiye sahip değildim. Hocalarımız bizi incelemekten men eder ve “Bu karanlık tarihin karanlık sayfalarını okumanın bir yararı yoktur.” derlerdi. Örnek olarak: Günlerin birinde belagat dersinde tesadüfen Hz. Ali’nin Nehcü’l-Belâğa’sının “Şıkşı-kıye Hutbesi’ni” okuyorduk. Bu hutbe beni ve arkadaşlarımı hayrete düşürmüştü. Ben cüret gösterip hocaya şöyle bir soru yönelttim:

– Bu hutbe Hz. Ali’ye mi aittir?

– Evet. dedi. Şüphesiz Hz. Ali’nindir, Hz. Ali’den başkasının olsaydı, Mısır’ın en büyük müftüsü Şeyh Muhammed Abduh gibi şahsiyetler bu hutbelere o kadar önem vermeyip onlara şerh yazmazlardı.

Bunun üzerine ben şöyle dedim:

– Ama burada Hz. Ali Ebubekir ve Ömer’i hilâfet meselesinde onun hakkını gasbetmekle suçluyor?

Hocam sinirlenerek bana bağırdı ve:

– Eğer bir kez daha böyle sorular sorarsan sınıftan atılırsın, diyerek beni tehdit etti ve sözlerine şunu da ekledi:

“Biz belagat dersi okuyoruz, tarih dersi değil. Sayfaları, Müslümanların arasında baş gösteren kanlı savaşlar ve fitnelerle dolu tarihî incelemenin bize ne yararı var?! Allah bizim kılıçlarımızı Müslüman kanına bulaştırmadığı gibi, biz de onlara dil uzatmayalım.”

Ben bu sözle ikna olmadım ve o hocaya karşı dargın kaldım ve kendi kendime: “Verdiği dersin anlamını açıklamaktan bile âciz!” dedim.

Sanki bunlar tarihin sayfalarını açıp ve içindekiler hak-kında düşünmemeye hep birlikte karar almışlardı.

Arkadaşım tarih hakkındaki bilgimi sorduğunda, meseleyi kapatmak için de olsa: “Evet” dedim, oysa içimden: “Tarihin içinin fitne, kin ve çelişkilerle dolu olduğunu ve okumasının bir yararı olmadığını biliyorum.” diyordum.

Arkadaşım:

– Abdulkadir Geylanî’nin ne zaman dünyaya geldiğini biliyor musun? diye sordu.

Ben:

– Galiba altı, yahut yedinci asırda dünyaya gelmiş, dedim.

– Onunla Resulullah’ın arasında ne kadar zaman var? dedi.

– En az altı asır vardır.” dedim.

Ben: Eğer her asırda iki nesil gelirse, Abdulkadir Gey-lanî on ikinci torunu olur, dedi.

Ben de:

– Evet; öyledir, dedim.

– Ama İmam Musa Kâzım, Cafer Sadık’ın, o da Muhammed Bâkır’ın, o da Zeynelâbidîn’in, o da Hz. Hüseyi-n’in, o da Hz. Fatıma’nın ve o da Resulullah’ın evlâdıdır. Bir başka tabirle İmam Musa Kâzım, hicretin ikinci asrında dünyaya gelmiştir. O hâlde bunların hangisinin Hz. Pey-gamber’e daha yakın olduğunu sen hesap et, dedi.

Hiç beklemeden:

– Muhakkak ki bu, daha fazla yakındır; ama neden biz şimdiye kadar onu tanımayıp ismini dahi duymadık? dedim.

– İşte asıl dert buradadır, bu yüzden sizden özür dileyerek biraz önce söylediğim sözü tekrarlıyorum: Siz çekirdeğin özünü bırakıp kabuğuna sarılmışsınız, dedi.

Böylece bazen durarak ve bazen de yürüyerek konuşuyorduk. Bir ilmî merkeze vardık. Orada talebeler ve öğretmenler tartışıp ilmî konularda konuşuyorlardı. Orada biraz durduk, arkadaşım bunlardan biri ile randevusu varmışçasına oradakileri gözden geçirdi. Onlardan biri kalkıp bizim yanımıza geldi. Selâm verdi, arkadaşım ondan bir şahısı sordu ve ben onun verdiği cevaptan sorulan kişinin profesör olduğunu ve biraz sonra geleceğini anladım. O sırada arkadaşım bana dedi ki:

– Seni buraya getirmekteki amacım, Bağdat Üniversitesi’nin profesörlerinden olan bir tarih uzmanı ile tanıştırmaktır. O, doktora tezini Abdulkadir Geylanî hakkında yaz-mıştır, Allah’ın izniyle onunla görüşmen senin için yararlı olur. Çünkü ben tarih uzmanı değilim.

Biz bir soğuk şerbet içinceye dek beklediğimiz adam da geldi. Selâmlaştık, sonra arkadaşım beni ona tanıttı ve ondan Abdulkadir Geylanî’nin hayatını kısaca bana anlatmasını rica etti ve kendisi başka bir işine yetişebilmesi için müsaade alıp bizden ayrıldı.

Tarih hocası ikimize meşrubat ısmarladıktan sonra benim ismimi, ülkemi ve mesleğimi ve Tunus’ta Abdulkadir Geylânî’yi nasıl tanıdıklarını sordu. Ben de her şeyi anlattım ve dedim ki:

– Bizim halkımız şöyle inanıyor: Resulullah (s.a.a) miraca Abdulkadir Geylânî’nin omzunda gitmiştir ve Cebrai-l’in yanmaktan korkup artık yükseklere çıkaramadığında Re-sulullah (s.a.a) Abdulkadir’e dönüp şöyle demiştir: “Benim ayaklarım senin omzunda, senin ayakların ise kıyamet gününe kadar tüm evliyaların omzundadır.”

Tarih hocası benim bu sözümü duyunca çok güldü; a-ma neye güldüğünü anlamadım. Acaba benim anlattığım söz-lere mi güldü, yoksa önünde oturan Tunuslu hocaya mı?

Hoca Allah’ın evliya ve lâyık kullarının hakkında biraz konuştuktan sonra şöyle dedi:

– Yedi yıl süren bir çalışma boyunca Pakistan’a, Türkiye’ye, Mısır’a, İngiltere’ye ve Abdulkadir Geylânî’ye ait yazılı eserlerin bulunduğu her yere gittim; onların hepsini inceleyip fotokopi aldım. Ama bunların hiçbirisinde Abdul-kadir Geylânî’nin Peygamber’in neslinden geldiğini ispat eden bir delile rastlamadım; sadece onun torunlarından birisine ait olan bir şiirde şöyle bir kıta yer almıştır: “Benim ceddim Resulullah’tır (s.a.a).” Bu sözün ise bazı bilginlerin söylediği gibi Resulullah’tan nakledilen: “Ben her takvalının ceddiyim.” hadisine işaret olabileceği büyük bir ihtimaldir. Sonra sözlerine şöyle devam etti: “Doğru ve sahih tarihler Abdulkadir Geylânî’nin Fars asıllı olduğunu ve İra-n’ın Geylan isimli şehrinde dünyaya geldiğini ve o yüzden Geylânî lakabını aldığını ve daha sonra Bağdat’a gelip orada tahsil gördüğünü ortaya koyuyor ve Abdulkadir Geylâ-nî’nin toplumda ahlakî bir çöküşün yaşandığı bir dönemde ders halkaları oluşturarak görevini ifa etmeye çalıştığını, takvalı ve zahit birisi olmasından dolayı halk tarafından beğenildiğini bildiriyor. O öldükten sonra, diğer sûfîlerin müritlerinin yaptığı gibi, müritleri Kadiriye tarikatını onun adına kurmuşlardır.

Sözlerini şu cümleyle bitirdi:

– Gerçekten de Arapların bu bakımdan durumu çok ü-zücü ve teessüf vericidir.

O zaman Vahhâbîlikle ilgili fikirler zihnimde canlandı ve şöyle dedim:

– O zaman siz de Vahhâbîsiniz, çünkü onlar da sizin gibi evliyaların olduğuna inanmıyor.

– Hayır, dedi. Ben asla Vahhâbî değilim, Müslümanların teessüf edilecek bir yönü de hep ifrat veya tefrite düş-meleridir. Ya tüm hurafelere ve boş inançlara -akıl ve şeriattan hiçbir delil olmadan- inanıp onları tasdik ediyorlar yahut da hiçbir şeye inanmayıp temelsiz bazı inançlar uğruna Hz. Muhammed’in (s.a.a) birçok hadislerini ve mucizelerini bile inkâr ediyorlar. Böylece birbirleriyle ortak nok-taları olmayan biri doğuya diğeri batıya yönelmiş iki zıt kutup hâline geliyorlar. Mesela Abdulkadir Geylânî bir anda hem Bağdat’ta, hem Tunus’ta olabilir, bir anda hem Tunus’taki hastaya şifa verip hem de Dicle Nehri’nde boğulmakta olan birini kurtarabilir demek ifrata gitmektir. Sûfî-lerin bu inançları karşısında, Vahhâbîler Hz. Resulullah’a (s.a.a) tevessül eden birini dahi müşrik sayıyorlar. İşte bu da tefrittir. Hayır benim kardeşim, biz Kur’ân-ı Kerim’in buyurduğu gibi olmalıyız. Allah Teala buyuruyor ki: “İşte böylece tüm insanlara şahit (ve örnek) olmanız için vasat (aşırılığı olmayan adil) bir ümmet kıldık.[1]

Sözlerinden hoşlanıp teşekkür ettim, çok memnun olduğumu bildirdim. O da çantasını alıp Abdulkadir Geylânî hakkında yazmış olduğu kitabı çıkarıp bana hediye etti ve beni evine davet etti. Ama ben mazeretim olduğunu ve davetini kabul edemeyeceğimi bildirerek teşekkür ettim.

Sonra da sohbetimizi Tunus ve Kuzey Afrika hususuna çevirdik. Bu sırada da arkadaşım geldi, ondan ayrılıp beraber eve döndük.

O günün hepsini konuşma, tartışma ve ziyaretle geçirdiğim için çok yorgundum. Hemen uykuya daldım.

Sabah erken kalkıp namaz kıldıktan sonra hocamın verdiği Abdulkadir Geylânî hakkındaki kitabı okumaya baş-ladım. Arkadaşım uyanıncaya kadar yarısını okudum.

Kahvaltıya davet ettiğinde bile kitabı bitirmeden yerimden kalkmayacağımı söyledim ve kitabı okumaya devam ettim.

Gerçekten dikkate değer ve çok ilgi çekici bir eserdi.

Bu eserin bende meydana getirdiği şüphe ve tereddütler, henüz Irak’tan ayrılmadan yerini kesin kanaatlere bırakmıştı.


[1]– Bakara, 143

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*