6- Şüphe ve Soru

Arkadaşımın evinde kaldığım üç gün içerisinde bir yandan dinlenirken, bir yandan da bunlardan duyduğum şeyler hakkında etraflıca düşündüm. Bunlar, hakkında doğru dürüst bir ön bilgiye sahip olmadığım için sanki bunları Ay’da ben keşfetmiştim. Bize bunlar hakkında kötüleyici sözlerden başka bir şey söylenmiş değildi.

Neden kin besliyordum? Belki de bunların sebebi, haklarında işittiğim o söylentilerdi. Mesela bunlar Ali’ye ibadet ediyorlar, imamlarını ilah makamına çıkarıyorlar, bunlar “hulul”a inanıyorlar, yahut bunlar taşa tapıyorlar. Yine babamın da hacdan döndüğünde anlattığı gibi, -bunlar, Hz. Peygamber’in kabrine pislik atıyorlarmış, bu yüzden de Su-udîler bunları idama mahkum ediyormuş kabilinden- bir sürü iftira atılıyordu. Kısaca herkes her istediği kötülüğü çekinmeden Şia’ya isnat ediyordu.

Bunları işiten bir Müslüman nasıl Şiîlere kin duymaz, nasıl onlardan nefret edip onlara düşman kesilmez, hatta onlarla savaşmaz?

Ama ben nasıl bu iftira ve yalanlara inanabilirim? Çünkü ben görülecekleri gözümle gördüm, işitilecekleri kulağımla işittim ve bir haftadan fazladır bunların içerisinde olmama rağmen akıl ve mantığa dayanan sözler haricinde bunlardan bir şey duymadım ve bir kötülük görmedim hatta bunların yaptıkları ibadet namaz ve dualarına ve hocalarına gösterdikleri hürmete aşık oldum ve kendimin de bunlar gibi olmasını arzuladım.

Kendi kendime acaba bunlar gerçekten mi Resulullah’-tan nefret ediyorlar? diye soruyordum. Bu yüzden defalarca bunları denemek için Resulullah’ın (s.a.a) ismini söylüyor-dum ama; bunlar tüm benlikleriyle Resulullah’a (s.a.a) salavat gönderip: “Allahumme salli ala Muhammed’in ve Â-l-i Muhammed” diyorlardı.

Yine de kendi kendime, belki bunlar nifak yapıyorlar, diye düşünüyordum; ama çeşitli kitaplarını açıp okuduğumda bunların Peygamber’in (s.a.a) takdis ve hürmeti hususunda daha koyu bir inanca sahip olduklarını görünce bu düşünceden kurtuldum. Bunların kitaplarında gördüğümün benzerini, kendi kitaplarımızda görmüş değildim.

Bunlar Hz. Resulullah’ın istisnasız bütün davranışlarında masum olduğu görüşündeler. Oysa biz Ehlisünnet, Hz. Peygamber’i (s.a.a) yalnız Kur’ân’ı ulaştırmak hususun-da masum biliyoruz; ama diğer davranışlarında, onun hata yapması mümkün olan bir insan olduğuna inanıyoruz ve bu iddiamıza bazı örnekler de vererek sahabeden bazılarının Resulullah’ın hatalarını düzelttiğini ileri sürüyoruz.

Oysa Şiîler Peygamber’in hata yaptığına, diğerlerinin onun hatasını düzelttiğine kesinlikle inanmazlar.

O hâlde Şiîlerin Resulullah’ı sevmediğine dair söylenen bazı sözlere nasıl inanabilirim?

Bir gün arkadaşıma yemin verdirerek, ondan sorularıma açık ve net cevaplar vermesini istedim, sonra aramızda şöyle bir sohbet geçti:

– Bana göre siz Hz. Ali’yi Peygamber’in (s.a.a) makamına yükseltiyorsunuz. Çünkü Ali’nin ismini andığınızda hep “Aleyhisselâm” (Ona selâm olsun) diyorsunuz.

– Evet biz Emiru’l-Müminin’in ve diğer evlâtlarının isimleri geçtiğinde “Aleyhisselâm” diyoruz. Ama bu, asla bunların peygamber olduğu anlamına gelmez. Bunlar ancak Peygamber’in tertemiz soyudurlar. Allah Teala Kur’ân-ı Kerim’de bunlara salât ve selâm göndermeyi emretmiştir, bu yüzden onlara “aleyhissalatu ve’s-selâm” demenin de hiçbir mahzuru yoktur.

– Hayır kardeşim dedim, biz Resulullah’tan ve diğer peygamberlerden başkasına salavat ve selâm göndermeyi kabul etmiyoruz. Ali ve evlâtlarının bununla bir alakası yoktur.

– Hakikati anlamanız için daha fazla araştırmanızı ve kitap okumanızı rica ediyorum.

– Hangi kitapları okuyayım, senin kendin Ahmed Emin’in kitapları Şia’yı bağlamaz demedin mi? Şiîlerin kitaplarına da biz itibar etmiyoruz. Hıristiyanların itimat ettikleri kitaplarda Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu yazılıdır; ama Kur’ân-ı Kerim bu hususta gerçeği açıklayarak Hz. İsa’nın diliyle diyor ki:

Onlara ancak bana emrettiğini söyledim; Rab-bime ve Rabbimize kulluk edin, dedim.[1]

– Çok güzel, benim senden istediğim de bundan başka bir şey değildir. Biz Müslüman olarak mantık gereği yalnız Kur’ân ve sahih olan sünnete itibar göstermeliyiz (onun bu-nun kitabına değil). Elbette eğer bir Yahudi ve Hıristiyanla tartışma söz konusu olsaydı, o zaman delil olarak gösterile-cek şeyler daha değişik olmalıydı.

– Peki hangi kitaplarda hakikati bulabilirim? Her yazar, her grup ve her mezhep kendisinin hak olduğunu iddia ediyor.

– Ben şimdi sana bu tartıştığımız hususta çeşitli mezhep ve fırkalara mensup olmalarına rağmen bütün Müslümanların kabul ettikleri bir delil göstereceğim ki, siz ondan haberdar değilsiniz.

– Allah’ım, ilmimi artır!

– Acaba şu ayeti okudun mu?:

Şüphe yok ki Allah ve melekleri Peygamber’e salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle ona selâm verin.[2]

Şiî ve Sünnî bütün müfessirler, bu ayet nazil olunca sa-habîlerin, Peygamber’in (s.a.a) huzuruna gelip: “Ey Alla-h’ın Resulü, sana nasıl selâm vermemiz gerektiğini öğrendik; ama sana nasıl salat edeceğimizi bilmiyoruz” dediğini yazmıştırlar. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu:

Şöyle söyleyin: Allahumme salli ala Muham-medin ve Âl-i Muhammedin kema salleyte ala İb-rahime ve Âl-i İbrahime fi’l-âlemin. İnneke hami-dun mecid.”

Ve diğer bir rivayette Resulullah (s.a.a) bu hususta şöyle buyurdu:

“Hiçbir zaman bana kesik salavat göndermeyin.” Sahabîler: “Kesik salavat nasıl olur?” dediler. Resulullah: “Kesik salavat: ‘Allahumme salli ala Muhammedin’ deyip durmanızdır. Allah kâmildir, kâmilden başka bir şeyi kabul etmez.”

Böylece sahabîler ve onlardan sonra tâbiîn, salavatı Re-sulullah’ın kendisinden öğrenip her zaman tam salavat gön-deriyorlardı.

Hatta İmam Şafiî, Ehlibeyt hakkında söylediği bir şiirde şöyle diyor:

Ey Resulullah’ın Ehlibeyti sizi sevmek

Bir farzdır ki Allah Kur’ân’ında buyurmuştur

Sizin büyüklüğünüze şu yeter ki

Size salavat göndermeyenin namazı boştur.

Bu sözlerin olumlu yankısını hemen kendimde hissetmeye başladım, onun bu sözleri tamamen kalbimde yerleşiyordu. Önceden de bu konuyu okumuştum, ama nerede okuduğumu hatırlamıyordum. Onu tasdik ettim ve:

– Biz de Resulullah’a (s.a.a) salavat gönderdiğimizde onun Ehlibeyt’ine ve sahabelerine de salavat gönderiyoruz; ama biz Şiîler gibi Hz. Ali’nin ismini söylerken onun için “selâm” zikretmiyoruz, dedim.

Bunun üzerine arkadaşım:

– Buharî hakkında görüşünüz nedir? Acaba o da Şiî midir? diye sordu.

– Hayır o Ehlisünnet âlimlerinin içerisinde büyük makamı olan bir imamdır ve onun yazdığı kitap Kur’ân’dan sonra en doğru kitaptır, dedim.

Arkadaşım hemen yerinden kalkıp kitaplığından Sahi-h-i Buharî’yi getirip aradıktan sonra bir sayfasını buldu ve bana vererek okumamı istedi. Orada şöyle bir yazıya rastladım: “Filan râvi diğerinden, o da Ali’den (a.s) bize rivayet etti.”

Ali’nin ismine müteakip aleyhisselâm işaretinin yazılmış olmasına doğrusu çok şaşırdım, hatta bu kitabın Sahi-h-i Buharî olduğunda bile tereddüde düştüm.

Tekrar dönüp kitabın cilt ve sayfalarına baktım; ama kitap Sahih-i Buharî idi. Arkadaşım benim böyle şaşırdığımı görünce, kitabı benden alıp bir başka sayfasını açıp bana gösterdi, orada şöyle yazıyordu: “Ali İbn Hüseyin aleyhisselâm bize hadis nakletti…” Artık şaşkın bir hâlde “Subhanallah” demekten kendimi alamadım. O da benim bu sözümle yetindi ve beni bırakıp dışarı çıktı. Ben bir kez daha bu hususta düşünceye daldım ve tekrar kitabın sayfalarını çevirip onun basıldığı yere baktım, “Halebî ve Oğulları” isimli bir Mısır matbaasında basılmıştı.

Allah’ım, neler görüyorum? Neden biz bu kadar inat e-dip hakkı kabul etmiyoruz. Bu adam bizim en doğru kitabı-mızdan delil getirdi. Buharî kesinlikle Şiî değil, Ehlisünne-t’in imamlarından ve büyük hadisçilerinden birisidir. Acaba Ali “aleyhisselâm”ın dediklerini kabul edeyim mi?

Ama hakikati kabul etmekten korkuyordum, bunu kabullenmem belki itiraf etmek istediğim diğer şeyleri de kabul etmeme sebep olabilir diye düşünüyordum. Zaten önceden de arkadaşımın önünde yenilmiştim.

Mesela Abdul-kadir Geylânî’nin mukaddesliği hakkında, sonunda Musa Kâzım’ın ondan üstün olduğunu kabul ettim; ama ben daha fazla yenilmek istemiyordum.

Çünkü bundan kaç gün önce Mısır’da bulunurken önce kendimi büyük bir âlim sanıyor ve bu yüzden iftihar ediyordum ve el-Ezher Üniversitesi’nin hocaları bana hürmet ediyorlardı; ama şimdi kendimi bugüne kadar yollarını yan-lış bildiğim şahısların yanında yenilmiş görüyordum. Hatta ben şimdiye kadar Şia kelimesini hakaret için kullanmaya alışmıştım.

Gerçekten bu tutumum, nefis tutkusu tekebbür ve boş taassuptan başka bir şey değildir, diye düşünüyor ve sonra şöyle yalvarıyordum Allah’a:

Allah’ım! Sen bana yolunu göster, bir kez dahi olsa hakikati kabul etmeme yardımcı ol.

Allah’ım! Sen benim kalbimi ve gözümü aç ve doğru yolunu bana göster ve beni hakikatleri işitip, ona uyanlardan kıl.

Allah’ım! Hakkı bize olduğu gibi göster ve ona uymayı bize nasip eyle ve batılı olduğu gibi bize göster ve bizi ondan uzak duranlardan eyle.

Arkadaşım eve geri döndü, ben de bu duaları tekrarlı-yordum. O gülümseyerek bana şöyle dedi:

– Allah sizi, bizi ve tüm Müslümanları doğru yoluna hidayet buyursun, Nitekim kendisi hak kitabında şöyle bu-yuruyor:

Bizim için cihat edenleri yollarımıza sevk ederiz ve şüphe yok ki Allah iyilik edenlerle beraberdir.[3]

Bu ayetteki “cihat” kelimesinin, gerçeği bulmak için ilmî araştırma ve tahkik yapma anlamına geldiği söylenir. Yani: Allah Teala, şüphe yok ki, hakkı arayanı hakka ulaştırır.


[1]– Mâide, 117

[2]– Ahzâb, 56

[3]– Ankebût, 69

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*