8- Alimlerle Görüşme

Arkadaşım beni türbenin yanında bulunan baştan başa halı ile döşeli, mihrabına Kur’ân’ın bazı güzel ayetlerinin güzel hat örnekleriyle yazıldığı bir mescide götürdü. Bir grup çocuğun başlarında sarık, ellerinde kitap, mihrabın kenarında bir arada ders çalışmaları dikkatimi çekti. Bu güzel sahneden çok hoşlandım; çünkü o güne kadar 13-14 yaşları arasında sarıklı çocuk görmemiştim. Bu elbise onlara o kadar yakışıyordu ki ay gibi parlıyorlardı.

Arkadaşım onlara: “Seyyid Nerededir?” diye sordu. On-lar: “Namaz kıldırıyor.” dediler. Ben Seyyid’in kim olduğunu bilemedim; ama onun ulemadan biri olduğunu kestirdim ve sonradan anladım ki o Şiîlerin ilim merkezinin büyüğü Seyyid Hoî’dir. Elbette Şiîler Peygamber’in soyundan gelen şahsa “Seyyid” lakabını verirler. “Seyyid”ler ister âlim, isterse dinî ilimler talebesi olsun başlarına hep siyah sarık koyarlar. Ama Resulullah’ın (s.a.a) soyundan gelmeyen diğer âlimlere ise “Şeyh” diyorlar ve âlim olmayan diğer “Şürefa” (seyyidler) ise genelde başlarına yeşil sarık koyarlar.

Arkadaşım, seyidin yanına gidip gelinceye dek benim orada onların yanında oturmamı istedi. Onlar bana hoş geldin dedikten sonra bir halka oluşturarak beni aralarına aldılar ve bana çok hürmet ettiler. Günahsız ve temiz kalpli oldukları, yüzlerinden anlaşılıyordu.

Bu arada Resulullah’ın (s.a.a) şu hadisi aklıma geldi:

Her çocuk İslâm fıtratı üzerine dünyaya gelir, sonra baba ve annesi, çocuğu Yahudi, Hıristiyan yahut Mecusî yapar!

Ben de kendi kendime dedim ki: “Yahut da Şiî yapar!”

Çocuklar benden nereli olduğumu sordular. Tunuslu olduğumu söyledim.

Tunus’ta da dinî ilimler okutan merkezler var mı diye sordular. “Bizim okullarımız ve üniversitelerimiz var.” dedim.

Derken her taraftan beni soru yağmuruna tuttular. Sorularının hepsi de esaslı ve cevapları ağır olan sorulardı. Ben bu günahsız çocuklara ne cevap vereceğimi bilemiyor-dum.

Belki de bunlar saf bir anlayışla İslâm dünyasının her tarafında medreselerin bulunduğunu ve bu medreselerde fı-kıh, usul ve tefsir derslerinin verildiğini zannediyorlardı ve ne yazık ki sözde ilerici ülkeler başta olmak üzere İslâm dünyasının genelinde, Kur’ân kurslarının bile yerini Hıristiyan eğitmenlerin yönettiği çocuk yurtlarının aldığından haberleri yoktu. Bunlara: “Sizin gibi düşünenlere artık gerici deniliyor!” demek bile aklımdan geçti.

Onlardan birisi, Tunus’ta hangi mezhebin yaygın olduğunu sordu; ben Mâlikî mezhebinin yaygın olduğunu söyledim. Onlar birbirlerine bakıp güldüler, ama ben önemsemedim. Sonra biri:

– Peki siz Caferî mezhebini tanıyor musunuz? diye sordu.

– Hayrola! Bu yeni isim nereden çıktı? Biz dört mez-hepten başka bir mezhep tanımıyoruz ve onların haricindeki mezhepleri İslâm dininden saymıyoruz.” diyerek sert bir şekilde cevap verdim.

Gülümseyerek dedi ki:

– Efendim özür dilerim; ama İslâm’ın hakiki mezhebi Caferî mezhebidir.

Sözlerine devamla şöyle dedi:

– Acaba siz Ebu Hanife’nin İmam Cafer’in talebesi olduğunu biliyor musunuz? Hatta Ebu Hanife şöyle demiştir: “Eğer o iki yıl (yani İmam Cafer Sadık’ın (a.s) yanında ders okuduğum iki yıl) olmasaydı, Nu’man helâk olurdu.”

Susup hiçbir cevap vermedim, şimdiye kadar hiç duymadığım yeni bir mezhep imamının ismini duyuyordum. Ama yine Allah’a şükrediyorum ki bunların İmam Sadık’ları İmam Malik’in hocası değilmiş. Bu yüzden onlara:

– Biz Mâlikî’yiz, Hanefî değiliz, dedim.

Ama çocuklardan birisi şöyle dedi:

– Dört mezhebin hepsi ilimlerini birbirinden almışlar: Ahmed İbn Hanbel Şafiî’den, Şafiî ise Mâlikî’den, Mâlikî ise Hanefî’den ilmini almıştır ve Hanefî ise İmam Cafer Sadık’ın (a.s) talebesi olur. Resulullah’ın camiinde ilk ilim merkezi kuran İmam Cafer Sadık’tır. Bu merkezde dört binden fazla fakih ve hadisçi onun huzurunda ilim tahsil etmiştir.

Bu zeki çocuk, bizim Kur’ân ezberlediğimiz gibi bu sözleri ezberlemişti. En fazla beni şaşırtan, onun tarihî kay-naklara, sayfalarına kadar vakıf olmasıydı. Bir hocanın talebesine ders anlatması gibi bunları bana anlatmaya başladı. Kendimi onun karşısında âciz görüp, kendi kendime: “Keşke arkadaşımla gitseydim de bu çocukların yanında kal-masaydım!” diye düşündüm. Sordukları tarihî ve fıkhî sorularının hiçbirisinin cevabını verip onları susturamamıştım.

Bana kimi taklit ediyorsun diye sordular.

– İmam Malik’i, dedim.

– Sen nasıl ölü bir müçtehidi taklit ediyorsun, seninle İmam Mâlik arasında on üç asır kadar bir zaman geçmiş, eğer yeni ortaya çıkan bir meseleyi İmam Malik’ten soracak olursan, sana cevap verir mi? dediler.

Biraz düşündükten sonra dedim ki:

– O hâlde sizin İmam Cafer’iniz de on üç yüz yıldır ölmüş, siz onu nasıl taklit ediyorsunuz?

Çocuklar hep birlikte:

– Biz Seyyid Hoî’yi taklit ediyoruz ve o hayattadır, dediler.

Ben ise, “Acaba bunların nazarında Seyyid Hoî mi daha bilgilidir, yoksa Cafer Sadık mı?” diye düşündüm. Ço-cukların sorularından yakayı kurtarabilmek için konuyu de-ğiştirip başka şeyler ortaya attım. Onlara Necef’in nüfusunu ve Necef ile Bağdat arasındaki mesafeyi sordum ve Irak’ın haricinde tanıdıkları İslâm ülkelerini saymalarını istedim. Bunun gibi birkaç soru hazırlayarak, onlara soru sormak fırsatını vermemeye, böylece onları oyalayarak aczimi gizlemeye çalışıyordum.

Mısır’da topladığım bütün övgülerin ve kazandığım mevki ve unvanların burada özellikle bu çocukların yanında solup gittiğini görüyordum. O an için şu hikmetli sözü hatırladım: “Felsefe ilmini biliyorum diyene, bir şeyler ezberlemişsin; ama çoğu şeylerden haberin yoktur, de!” Bu çocukların akıllarının el-Ezher Üniversitesi’nde karşılaştığım bazı âlimlerden ve Tunus’ta tanıdığım âlimlerden bile üstün olduğunu düşünmeye başladım.

Bu sırada, Seyyid Hoî bir grup âlimle birlikte görkemli, vakarlı bir şekilde içeriye girdi. Çocuklar ayağa kalktı ve ben de onlarla birlikte ayağa kalktım.

Onlar ileri gidip Seyyid’in elini öptüler, ben yerimde donup kalmıştım. Yanındakiler oturmayana kadar Seyyid oturmadı. Herkes oturduktan sonra Seyyid herkesin tek tek hâl ve hatırını soruyor ve onlara “Messakumullahu bi’l-hayr”[1] diyordu ve herkes aynı cümleyi tekrarlıyordu. Sıra bana gelince, ben de işittiğim gibi cümleyi tekrarladım.

Arkadaşım yaklaşıp Seyyid’in kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra bana Seyyid’in sağ tarafında oturmam için işaret etti. Hâl hatırdan sonra arkadaşım, Tunus’ta Şiîler hakkında söylenenleri Seyyid’e anlatmamı istedi. Ben:

– Önemli olan benim kendimin Şiîlerin fikirlerini öğrenmemdir, ondan bundan duyduğumuz hikayelerin bir önemi yok. Benim birkaç sorum var, onların cevabını öğren-mek istiyorum, dedim.

Ama arkadaşım Şiîlere karşı olan inançlarımızı Seyyi-d’e anlatmamı istedi. Ben şöyle dedim:

– Şiîler bizim nezdimizde Yahudi ve Hıristiyanlardan daha kötüdürler. Çünkü onlar, Hz. Musa ve İsa’ya dair i-nançlarına rağmen Allah’a tapıyorlar; ama Şiîler Hz. Ali’ye tapıyorlar.

Sonra Seyyid’e Şiîlerin Ali’ye ibadet ettiklerini, onu tak-dis ettiklerini ve Allah’a ibadet edenlerinin de Ali’yi peygamberlik derecesine kadar yükselttiklerini duyduğumuzu söyledim ve Cebrail’le ilgili kıssayı yani Şiîlere göre Cebrail, Allah’ın emaneti olan vahyi Hz. Ali’ye getireceğine, Hz. Muhammed’e getirerek Allah’ın emanetine hıyanet ettiğine dair duyduğum hikâyeyi anlattım.

Seyyid Hoî, başını eğip biraz durdu, sonra bana bakıp dedi ki:

– Biz şehadet ediyoruz ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.a) O’nun Resulüdür ve biz şehadet ediyoruz ki Ali (a.s) O’nun kullarından bir kuldur.

Daha sonra diğer oturanlara dönüp bana işaret ederek dedi ki:

– Görüyor musunuz bu biçarelerin beyinlerine ne temelsiz yalanlar doldurmuşlar! Ben bunlardan daha ilginç sözler de işitmişim. La havle vela kuvvete illa billahi’l-a-liyyi’l-azim.

Daha sonra bana dönüp dedi ki:

– Peki Kur’ân okudun mu?

Dedim ki:

– Kur’ân’ın yarısını on yaşımdan önce ezberlemiştim.

Dedi ki:

– Peki, tüm İslâm fırkaların, mezhebî ayrılıklarına rağ-men Kur’ân-ı Kerim’de ittifak ettiğini ve bizim yanımızdaki Kur’ân’ın da sizin yanınızdaki Kur’ân’la aynı olduğunu biliyor musun?

– Evet; biliyorum, dedim.

Sonra şöyle dedi:

– Şu ayetleri hiç okumadın mı? Allah Teala şöyle buyuruyor:

Muhammed ancak bir peygamberdir, ondan önce nice peygamberler geldi geçti.[2]

Ve diğer bir yerde buyuruyor:

Muhammed Allah’ın peygamberidir ve onunla beraber bulunanlar kâfirlere karşı çetindirler.

Ve başka bir yerde buyuruyor:

Muhammed sizden birisinin babası değildir; fakat Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.

– Evet; bunları biliyorum, dedim.

Dedi ki:

– Ali buralarda nerededir? Eğer Kur’ân’ımız Muhamme-d’in (s.a.a) resul olduğunu söylüyorsa, bu iftiralar nereden çıkmıştır?

Ben ne diyeceğimi bilemedim ve sustum. Sözlerine de-vamla şöyle dedi:

– Ama Cebrail’in Allah’ın emanetine hıyanet etmesi meseline gelince; biz Cebrail’i bu gibi işlerden uzak biliyoruz, bu iftira öncekinden daha büyüktür. Cebrail Peygamber’e vahiy getirdiğinde Resulullah kırk yaşında değil miydi? O sırada Ali (a.s) altı, yedi yaşları arasında bir çocuk idi, o hâlde Cebrail nasıl kırk yaşındaki Muhammed ile altı, yedi yaşındaki Ali’yi birbirinden ayıramamıştır!”

Sonra bir miktar sustu ve ben de onun sözleri üzerinde düşünceye dalmıştım. Bu mantıklı sözler benim kalbime oturdu ve gözümün önündeki perdeleri yırttı. Kendi kendime, “Niçin biz bu gibi yalanlara itibar ediyoruz?” dedim.

Seyyid Hoî sonra sözlerine devam ederek şöyle dedi:

– Şunu belirteyim ki: Tüm İslâm fırkaları içerisinde yalnız Şiîler, enbiya ve imamların masumluğuna inanıyorlar. Peygamber ve İmamlarımız bizim gibi insan olmalarına rağmen her türlü hatadan masum iseler o hâlde Allah’ın mukarreb meleklerinden olan ve Hak Teala tarafından Ru-hu’l-Emin lakabını alan Cebrail nasıl hata yapabilir?

– Peki bu sözler nereden kaynaklanıyor? dedim

– İslâm düşmanları Müslümanların arasında tefrika ve bölücülük yaratıp onları birbirine düşürmek için bu asılsız sözleri yaymaya çalışıyor, dedi ve sözlerine şunları da ilâve etti:

– Aslında tüm Müslümanlar kardeştirler. Gerek Şiîler, gerekse Sünnîler Allah’a inanıyor ve ona şirk koşmuyorlar. Onların Kur’ân’ları, peygamberleri, kıbleleri birdir. Şiî ve Sünnî’nin ihtilâfları daha çok bazı fıkhî meselelerle ilgilidir. Fıkhî meselelerdeki ihtilâflar, Ehlisünnet’in kendi mezhepleri arasında da mevcuttur. Mesela bazı meselelerde Malik ile Ebu Hanife, ya da Ebu Hanife ile Şafiî birbirleriyle ihtilâf etmişlerdir.

Dedim ki:

– O zaman sizin hakkınızda söylenen sözlerin hepsi iftiradır!

Seyyid Hoî de dedi ki:

– Allah’a hamd olsun ki sen aklı başında ve meseleleri birbirinden ayırt eden birisin ve gelip Şia bölgelerini de yakından gördün ve içlerinde bulundun. Acaba o işittiğin yalanlardan birini duydun veya gördün mü?

– Hayır, dedim. Allah’a hamd olsun ki, ben iyilikten başka bir şey görmedim ve duymadım.

Mun’im hoca ile tanıştım. Benim Irak’a gelmeme sebep oldu ve ben burada öğrendiğim şeylerin hiçbiri hakkında önceden bir bilgiye sahip değildim.

Arkadaşım Mun’im gülümseyerek dedi ki:

– Mesela Hz. Ali’nin kabrinin burada bulunduğu gibi.

Ben de çocukları göstererek şöyle dedim:

– Ben bu çocuklardan dahi birçok şeyler öğrendim. Keşke fırsat olsaydı da ben de bunlar gibi gelip bu ilim merkezinde ders okusaydım!

Seyyid Hoî:

– Buyrun gelin! Eğer burada ders okumak isterseniz, biz sizin hizmetindeyiz. dedi ve etraftakiler de bu fikrimi desteklediler. Özellikle arkadaşım Mun’im’in hoşnutluğu yüzünden belliydi.

Evli olduğumu ve iki çocuğumun bulunduğunu söyledim.

Dediler ki:

– Biz burada senin kalman için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarız. Önemli olan senin ilim okumandır.

Biraz düşündükten sonra kendi kendime: “Beş yıl öğretmenlik yapıp şimdiye kadar çocuk eğittikten sonra gelip talebe olmak akıl işi değil ve böyle bir kararı kısa sürede almak doğru olmaz!” dedim.

Yine Seyyid Hoî’ye bu teklifinden dolayı teşekkür edip dedim ki:

– İnşaallah Umre’den döndükten sonra bu konu üzerinde düşüneceğim. Ama benim şimdilik bir miktar kitaba ihtiyacım var.

Seyyid Hoî yanındakilere: “Buna kitap verin.” dedi. Ho-calardan birkaçı kalktı, kısa sürede önüme yetmiş cilde yakın kitap yığdı. Seyyid Hoî bana, “Bunlar benden sana hediyedir.” dedi. Kitapları görünce hepsini götüremeyeceğimi ve özellikle Suudî Arabistan’a gitmek üzere olduğum için bunları kendimle götürmenin sakıncalı olabileceğini düşündüm. Çünkü Arabistan bilindiği üzere hiçbir kitabı içeriye sokmuyor.

Bir yandan da ömrümde görmediğim bu kitaplardan da vazgeçmek istemiyordum. Onun için yanımdakilere ve arkadaşıma dedim ki:

– Benim ileride uzun bir yolculuğum var, Suriye’den Ürdün’e ve oradan da Arabistan’a gideceğim. Dönüşte ise yolum bundan da uzun olacak, çünkü Mısır’dan Libya’ya ve oradan da Tunus’a gideceğim. Dolayısıyla ben bu kadar kitabı nasıl taşırım. Özellikle bu devletlerin çoğu bu kitapların devletlerine girmesine izin vermiyor.

Bunun üzerine Seyyid Hoî:

– O zaman sen kendi adresini bize ver, biz senin kitaplarını o adrese göndeririz, dedi.

Ben bu görüşü beğenip adresimi onlara verdim ve çok teşekkür ettim. Ben ayrılmak için ayağa kalktığımda, Sey-yid Hoî de ayağa kalktı ve dedi ki: “Allah’tan senin sağlığını diliyorum, ceddim Resulullah’ın kabrini ziyaretine gittiğinde benim de selâmımı ona ilet.”

Ben ve oradakiler çok mahzun olduk. Seyyid’e baktım, gözleri yaşla dolmuştu. Kendi kendime: “Böyle birisini hatalı zannetmek ve haşa yalancı saymak mümkün değildir.” dedim. Bu kadar alçak gönüllü oluşu ve bu heybet ve şahsiyeti gerçekten de onun Peygamber evlâtlarından olduğunu gösteriyordu. Bu yüzden elimde olmaksızın, bırakmamasına rağmen ellerini öptüm.

Diğer Müslümanlar da kalkıp benimle vedalaştılar ve bazıları benim için ardım sıra gelip mektuplaşmak için adresimi aldılar.

Seyyid Hoî ile görüştükten sonra arkadaşım Mun’im’le Ebu Şubber isimli bir dostunun daveti üzerine tekrar Kû-fe’ye döndük. O geceyi, Seyyid Muhammed Bâkır es-Sad-r’ın talebelerinin de bulunduğu bir grup kültürlü gençle konuşup sabahladık. Onlar benim Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr ile görüşmemi tavsiye ettiler ve yarın ziyaret için randevu alabileceklerini söylediler. Arkadaşım Mun’im bu teklifi beğendi; ama Bağdat’taki önemli bir işinden dolayı bizimle gelemeyeceğini bildirerek özür diledi. Bunun üzerine Mun’im dönünceye kadar üç dört gün Ebu Şubber’in evinde kalmamı kararlaştırdık.

Daha sonra uyumak için birbirimizden ayrıldık. Ben o gece talebelerden çok faydalandım. Necef’teki medreselerde çeşitli derslerin okutulduğunu öğrenmem, bana çok ilginç gelmişti. Orada okuyan talebeler, fıkıh ve şeriat gibi İslâm ilimlerinin haricinde iktisat, siyaset, tarih, lügat ve astronomi gibi ilimler de okuyorlar.


[1]– Yani Allah öğleden sonranızı hayırlı kılsın. Bu cümle Araplarda vaktine göre “İyi Günler” tabiri yerine kullanılır. (Mütercim)

[2]– Âl-i İmrân, 114

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*