9- Seyit Muhammed Bakır Sadr İle Görüşmem

Ebu Şubber ile birlikte Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr’ın evine doğru yola koyulduk. Yol boyunca büyük âlimlerin hayatları ve Şia’daki taklit anlayışı ve diğer konular hakkında bana yararlı bilgi verdi. Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr’ın evine girdiğimizde evin içerisi başı sarıklı genç talebeler ve diğer alimlerle dolu idi. Seyyid ayağa kal-kıp bizi karşıladı ve kendi yanına oturttu…

Tanışmadan sonra Tunus’u ve Cezayir’i ve Hızır Hüseyin ve Tahir İbn Aşur gibi bazı meşhur âlimleri sormaya başladı. Bana gösterdiği fevkalade hürmet ve ilgisi, heybetli oluşuna rağmen, yıllardan beri arkadaşmışız gibi onun yanında kendimi rahat hissetmeme sebep oldu.

Ondan çeşitli konular hakkında sorular soruyorlardı ve o da cevap veriyordu. Orada yaşayan müçtehidi taklit etmenin değerini öğrendim. Çünkü ancak bu yolla hiçbir zorlukla karşılaşmadan herkes tüm fıkhî sorularının ve şüphelerinin cevabını alabilir.

Bu görüşmeler neticesinde Şia’nın da Müslüman olduğuna ve tek bir Allah’a inanıp Muhammed Peygamber’e uy-duklarına güvenim arttı. Çünkü o zamana kadar içimde hâlâ bazı şüphe ve tereddütler kalmıştı. Şeytan, bu gördüğüm şeylerin hepsinin belki de bir hile olduğu veya takiyyeden ibaret olduğunu vesvesesini veriyordu. Ama kısa zamanda bütün bu şüphe, tereddüt ve şeytanın vesveseleri tamamen eriyip gitti. Çünkü gördüğüm ve işittiğim şeylerin hepsinin hile ve yanıltma olması düşünülemezdi; zira ben yüzlerce kişiyle görüşüp konuşmuştum. Bir de ben kim oluyorum da bana hile yapsınlar? Beni aldatmanın onlar için ne önemi olabilirdi?

Ayrıca bunların birçok kitabını da inceledim; yüz yıllar öncesinde yazılan kitaplarından son zamanlarda yazılıp basılan kitaplarına kadar tüm kitapları, Allah’ın vahdaniyetine ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) son peygamber olduğuna dair inancı hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde açıklamaktaydı. Ve ben Irak’ta ve diğer ülkelerde meşhur bir mer-ci olan Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr’ın evindeyim. Ne zaman Hz. Muhammed’in (s.a.a) ismi geçse herkes, hep bir ağızdan, “Allahumme Salli Ala Muhammedin ve Ali Muhammed” diyordu.

Öğle vakti geldiğinde evin yakınında bulunan bir camiye gidip orada öğle ve ikindi namazını Muhammed Bâkır Sadr ile kıldım. Orada kendimi Peygamber’in büyük sahabelerinin içerisinde hissediyordum. Çünkü iki namazın arasında namaz kılanların birisi dua okudu; gerçekten hüzünlü ve çekici bir sesi vardı ve duadan sonra hep birlikte, Peygamber’e ve Âl’ine salavat gönderdiler. Okunan dua da Allah’a hamd, O’nun Resul’üne ve Âl’ine salavat ile dolu idi.

Namazdan sonra Seyyid Sadr müracaat edenlerin sorularına cevap vermek için bir müddet mihrapta oturdu. Şahıslar ayrı ayrı gelip selâm veriyor ve özel sorusu olanlar özel olarak Seyyid’le konuşuyor ve diğerleri ise normal bir şekilde sorularını soruyorlardı. Seyyid Sadr da öylece ceva-bını veriyordu. Soru ve cevabı biten şahıslar Seyyid’in elini öptükten sonra kalkıp gidiyorlardı.

Dertleriyle dertlenen ve bazı zorluklarını halleden böyle büyük bir âlime sahip oldukları için hakikaten bunları tebrik etmek gerekirdi.

Bana haddinden fazla hürmet edip ilgi gösteren Seyyid ile birlikte eve döndük. Ben kendimi ailemin ve dostlarımın içinde sanıyordum. Öyle ki bir ay Seyyid ile birlikte kalırsam muhakkak Şiî olurdum diye düşündüm. O güzel ahlâkı, alçakgönüllülüğü ve karakteri ile tamamen beni kendisine cezp etmişti. Yüzüne her baktığımda tebessüm ediyor ve “Bir isteğin mi var?” diye soruyordu.

Dört gün boyunca onlarca âlimi ve ziyaretçiyi kabul etmesine rağmen uyku saatinin haricinde beni kendisinden ayırmadı. Ben Hicaz’da Şia’nın bulunduğunu hiç sanmıyor-dum; ama orada Arabistanlı, Bahreynli, Katarlı, Suriyeli, İranlı, Afganistanlı, Türkiyeli ve Afrikalı talebe ve âlimlerin Seyyid’in yanına geldiklerine şahit oldum. Seyyid onlarla konuşup onların ihtiyaçlarını karşılıyordu; onun yanından herkes sevinçle ayrılıyordu.

Hiç unutamıyorum, tartışma ve cidal olan bir olay nasıl kolayca halledilmişti.

Bu olayın tarihte kalması için burada nakledeceğim; belki bu yolla Müslümanlar Allah’ın hükümlerini terk etmekle ne gibi belâlara müptela olduklarını da anlarlar.

Lehçelerinden Iraklı oldukları anlaşılan dört kişi Sey-yid’in yanına geldi. Onlardan birisi çoktan beri ölen büyük babasından miras olarak kalan evi bir başkasına satmış olan kişiydi; diğer ikisi ise, evin satışından bir yıl geçtikten sonra, satılan evin hakiki vârisi olduklarını ileri süren iki kardeşti. Evi satın alan kişi de onlarla birlikteydi. Dört kişinin dördü de Seyyid’in yanına oturup, gerekli belgelerini ellerinde tutmuşlardı. Seyyid belgeleri dikkatle okuduktan sonra birkaç dakika onlarla konuştu sonra adaletle onların arasında hükmetti; evi alan şahsa, evi kullanma hakkını verdi ve evi satan şahısla ilgili olarak evin parasından o iki kardeşin payını vermesini hükmetti. Dördü de kalkıp Sey-yid’in elini öpüp birbirleriyle görüşüp gittiler.

Bu hadiseye çok şaşırdım, hatta bir türlü inanamıyor-dum. Bu yüzden Seyyid Ebu Şubber’e dedim ki:

– Artık olay bitti mi?

– Evet, dedi.

Herkes hakkını alıp gitti.

– Subhanallah! dedim. Bu birkaç dakika içinde böyle çekişmeli bir dava nasıl bu kadar kolayca sona erebilir? Eğer böyle bir olay bizim ülkemizde olsaydı çözümü yıllarca sürebilirdi. Hatta bazen davalar o kadar uzar ki dava sahiplerinden bazıları ölür ve onların evlâtları bu davayı ta-kip ederler ve bazen mesela dava konusu olan bir evin değerinden daha fazla miktarda payı mahkemeye harcamak gerekir. Ve sonunda da dava taraflarının eline yorgunluk ve birbirlerine karşı kin ve düşmanlıktan başka bir şey de geçmez.

Seyyid Ebu Şubber:

– Bizde de aynı durumlar söz konusudur, belki sizde olandan daha kötüdür, dedi.

– Nasıl? dedim.

– Eğer halk şikâyetlerini devlet mahkemelerine götürürse, anlattığın gibi, belki ondan daha kötü durumla karşılaşır; ama eğer dava tarafları bir müçtehidi taklit ediyorsa, dava ve şikâyetlerini ondan başkasına götürmez. O da gördüğünüz gibi davayı birkaç dakika içinde halleder. Akıllı kimseler için Allah’ın hükmünden daha iyi bir hüküm var mıdır? Evet Seyyid Sadr onlardan tek bir kuruş bile almadı. Eğer devlet mahkemelerine gitselerdi, adamcağızların kafa derilerini bile soyarlardı.

Aynı tabir bizde de söylendiği için gülümsedim ve dedim ki:

– Subhanallah! Bu gördüklerime bir türlü inanamıyo-rum; eğer gözlerimle görmeseydim muhakkak yalanlardım.

Ebu Şubber şöyle dedi:

– İnanmaman için bir sebep yok, bu gibi durumlar burada çok normaldir, bazı kan davaları bile bir taklit merciinin hükmüyle birkaç saatin içerisinde hallolur gider.

Dedim ki:

– O hâlde sizin Irak’ta iki hükümet vardır, biri devlete ait, diğeri de âlimlere!

– Hayır, dedi.

– Bir taneden fazla hükümet söz konusu değildir. O da resmî düzene aittir; ama müçtehidi taklit eden Şiî Müslümanların İslâm düşmanı bir yönetim olan Sosyalist Baas hükümetiyle bir ilişkileri olamaz; sadece vatandaş olarak bazı medenî ve malî konularda devlete uymak zorundadırlar. Elbette mümin olan birisiyle, dine tam bağlı olmayan birisinin arasında ihtilâf çıkarsa o zaman iş devlet mahkemelerine çekebilir. Çünkü öteki adam ulemanın hükmüne rıza göstermez; ama dava taraflarının her ikisi de mümin insanlarsa artık hiçbir sorun kalmaz. Çünkü müçtehidin hükmü herkes için geçerlidir. Böylece müçtehide götürülen her dava aynı günde hallolur gider.

Bu olay, Allah Teala’nın hükümlerine teslimiyet şuurunu bende daha bir güçlendirdi ve şu ayetlerin mânâsını daha iyi anladım. Allah Teala Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

…Allah’ın indirdiği hükme uygun olarak hüküm vermeyenler, kâfirlerin ta kendisidirler.

…Allah’ın indirdiği hükme uygun olarak hüküm vermeyenler, zalimlerin ta kendisidirler.

…Allah’ın indirdiği hükme uygun olarak hüküm vermeyenler, fâsıkların ta kendisidirler.[1]

İslâm düşmanları vasıtasıyla aramıza sokulan Batı kökenli düşüncelere uyarak İslâm kanunlarına karşı çıkan kişiler, İslâm kanunlarının uygulanmasıyla en büyük darbenin kendilerine ineceğinden korkan kişilerdir. Bunlar bir grup hırsız, zinakâr, katil, hain kişilerdir ancak İslâm kanunlarının uygulanması bizi bunların elinden kurtarır ve bunların köklerini kurutur.

O kaç gün zarfında Seyyid Muhammed Bâkır Sadr ile çeşitli konularda sohbetimiz oldu.

Ben diğer arkadaşlardan Şia inançlarıyla ilgili olarak öğrendiğim konuları, mesela Şia’nın On İki İmam’a (Hz. Ali ve evlâtları) dair inancı hakkında ve sahabeyle ilgili görüşü hususunda sorular sorup, bunların cevabını öğrendim.

Seyyid Sadr’dan İmam Ali’nin hakkında ve niçin ezan okuduklarında “Aliyyen Veliyyullah” dedikleri hususunda sordum. Şöyle cevap verdi:

– Emirü’l Müminin bir kuldur. Allah onu ve evlâtlarından on bir kişiyi Peygamber’den sonra Peygamber’in risale-tini korumanın büyük sorumluluğunu üzerlerinde taşımaları için diğer kullarından üstün kıldı. Bunlar Peygamberin vasileri ve halifeleridirler. Her peygamberin halifesi olduğu gibi, Ali de (a.s) Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gerçek halifesidir. Allah ve Peygamber, onu diğer sahabelerden üstün kıldığı için biz de onu diğer sahabelerden üstün görüyoruz ve bu konuda aklî ve naklî, Kur’ân ve Sünnet’e dayanan itiraz edilemeyecek kesin delillerimiz vardır. Bu hususla ilgili hadisler Şia açısından sahih ve mütevatir olmasının yanı sıra Ehlisünnet ve’l-Cemaat’in kaynaklarında da mütevatir-dir ve bu konuda bizim âlimlerimiz birçok kitaplar yazmışlardır. Emevîler bu gerçeği gizleyerek Hz. Ali ve evlâtlarına düşmanlığa ve muharebeye kalkışmaları hatta bu doğrultuda minberlerde Ali ve evlâtlarına lânet okutmaları ve halkı bu işe zorla sürüklemeleri, Hz. Ali’nin Şia’sının ezanda Hz. Ali’nin Allah’ın velisine lânet okumasının mümkün olamayacağını bildirmek istemelerine sebep olmuştur. Daha doğrusu ezanda (Aliyyen Veliyyullah) demek, zalim yönetime karşı mücadele ederek, Allah ve Resulü’nün ve müminlerin izzetini korumak için yapılan mukaddes bir ameldir. Bir de bu nesiller boyunca Hz. Ali’nin (a.s) hak, düşmanlarının ise batıl olduğuna dair bir ilandır. Elbette müçtehitlerimiz ezan ve ikamede Hz. Ali’nin (a.s) velililiğine şehadet etmeyi ezan veya ikamette müstehap bir amel olarak caiz görmüşlerdir; hatta ezan ve ikame okuyan birisi bu şehadeti ezan ve ikametin bir parçası olarak okursa ezan ve ikamesi batıl olur. İbadet ve muamelat ile ilgili müste-hap ameller çoktur. Eğer Müslümanlar bunları yerine getirirlerse sevap alırlar ve terk ederlerse azap olunmazlar. Mesela ezanda “Lailahe İllallah ve Muhammedun Resulul-lah” şehadetleri okuduktan sonra insanın “Eşhedu enne cen-nete hakkun ve’n-nare hakkun ve ennallah yeb’asu men fi’l-kubur” demesinin müstehap olduğu rivayetlerde zikrolun-muştur.

Sonra ben şöyle dedim:

– Bizim âlimlerimizin bize öğrettiklerine göre halifelerin en üstünü Ebubekir Sıddık ve ondan sonra Ömer Faruk ve ondan sonra Osman ve daha sonra Ali’dir.

Seyyid biraz durduktan sonra dedi ki:

– Onlar ne isterse söyleyebilirler; ama bu dediklerini şer’î delillerle ispat etmeleri mümkün değildir, onların bu sözleri sahih ve muteber kabul ettikleri kaynaklarla bile çelişir. Çünkü kendi sahih kitaplarında şöyle yazılıdır: Halkın en üstünü Ebubekir ve ondan sonra Ömer, sonra Osman’dır. Ama Hz. Ali’den bahsedilmemiştir. Hz. Ali’yi sıradan bir insan saymışlardır. Ama sonradan gelen Hulefa-i Raşi-dîn içinde yer aldığından dolayı üstteki sıralamada Hz. Ali’ye de yer vermişlerdir.

Daha sonra Hz. Hüseyin’in türbesi ve namazda secde ettikleri toprak hakkında soru sordum. Şöyle cevap verdi.

– Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki biz toprağa değil (toprak için) değil toprak üzerine secde ediyoruz. Bazıları bu ikisi karıştırarak: “Şia’nın toprak için secde ettiği fikrini öne sürmeye çalışıyorlar. Secde yalnız Allah Teala’-ya mahsustur, O’ndan başkasına secde edilmez. Biz ve Ehlisünnet, en faziletli secdenin toprak yahut yerden çıkan şeylerin üzerine yapılan secde olduğunda ittifak etmişiz. Şu fakla ki, Şia’nın nazarında bunlardan gayri şeylerin üzerine secde etmek doğru değildir. Hz. Resulullah (s.a.a) toprak üzerinde veya hurma yapraklarının üzerine secde ediyordu. Resulullah, sahabesini elbiselerinin köşelerine secde etmekten menetmiştir. Bu hususlarda tarih yönünden hiçbir şüphe yoktur. İmam Zeynelâbidîn, (a.s) babası Hz. Hüseyi-n’in (a.s) kabrinin toprağından alıp namazda onun üzerine secde etmiştir. Bunun hikmeti de İslâm uğruna her bir şeyini feda eden Hz. Hüseyin’in kıyam ve şehadetinin Müslümanlar tarafından unutulmamasını sağlamaktı. Şia da bu güne kadar bu işi devam ettirmektedir. Bununla birlikte biz hiçbir zaman secde yalnız İmam Hüseyin’in (a.s) toprağına yapılır demiyoruz. Biz diyoruz ki her temiz toprağa secde olur hatta hurmanın yaprağı ve benzeri şeylerden yapılmış hasıra dahi secde olur.

Ona, Şiîler, Hz. Hüseyin’in anısı için neden ağlayıp başlarına ve göğüslerine vuruyorlar diye sordum ve şöyle devam ettim:

– Hatta bu vurmaların sonucunda bazen vücutlarından kan bile akıyor. Bunlar, İslâm’da haramdır; çünkü Resu-lullah (s.a.a) buyurmuştur ki: “Kendi suratına vuran yahut elbisesini yırtan yahut cahiliyeye davet edenler bizden değildir.”

Seyyid şöyle cevap verdi:

– Bu hadis hiç şüphesiz sahihtir; ama bu hadis İmam Hüseyin’in matemine tatbik olunamaz. Çünkü İmam Hüseyin’in yolunu takip etmek isteyen ve ona ağlayarak onun safında yer aldığını bildiren, Hz. Hüseyin’in düşmanlarından yani Resulullah’ın dinini değiştirmeye çalışan tağutlar-dan intikam almak isteyen birisi cahiliyeye davet etmiyor. Elbette şu noktayı da göz ardı etmemek gerekir: Şiîler de beşerdir, onların da âlimi ve cahili vardır, onların da duyguları vardır. Eğer İmam Hüseyin’in (a.s) şehadet yıldönümünde, onun kendisine, ailesine ve sahabesine edilen hakaretler ve zulümler yüzünden duygular galeyana gelirse, bunun muhakkak Allah katında mükâfatı vardır. Çünkü onların niyetleri Allah içindir ve Allah halka niyetlerine göre mükâfat verir. Ehlisünnet’in, Şiî kardeşlerine İmam Hüseyin’e ağladıkları için hata ediyorlar demeye hakları yoktur. Çünkü Şia İmam Hüseyin’e yapılan zulümlerin çilesini hissetmektedir. Ayrıca hadislerde nakledildiğine göre Hz. Resulullah’ın (s.a.a) kendisi de Hz. Hüseyin’e (a.s) ağlamış hatta, onun ağlaması Cebrail’i dahi ağlatmıştır.

– Peki Şia neden kendi imamlarının ve evliyalarının kabirlerini altın ve gümüşlerle süslüyor? Oysa bunlar İslâm’da haramdır, dedim.

Seyyid Sadr şöyle cevap verdi:

– Evet, bu iş sadece Şiîlere mahsus değil ve bunun hiç-bir haramlığı da yoktur. Ehlisünnet kardeşlerin, Irak’ta, Mısır’da Türkiye’de ve diğer devletlerdeki birçok mescitleri de altın ve gümüşle süslenmiştir. Hatta Medine’deki Resulul-lah’ın mescidi için bile aynı şey söz konusudur ve Mekke-i Mükerreme’deki Beytullah’a da her yıl milyonlara mal olan altın işlemeli yeni bir perde çekilir. Demek ki bu, sadece Şiîlere mahsus değildir.

Dedim ki:

– Suudî hocaları diyorlar ki, kabirlere el sürmek ve salih kullardan yardım istemek ve onlardan teberrük ummak, Allah’a şirk koşmaktır. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Seyyid cevap olarak şöyle dedi:

– Türbelere el sürmek ve sahiplerini yardıma çağırmak, eğer onların insana yarar veya zarar verdiği niyetiyle olursa, şüphesiz bu Allah’a şirk koşmaktır. Ama Müslümanlar Allah’a inanır, yarar ve zararın hepsinin Allah’ın emriyle olduğunu bilirler. Evliyaları ve imamları yardıma çağırmalarının sebebi, onları Allah’ın yanında vesile ve şefaatçi kılmaktan başka bir şey değildir ve bu da asla şirk değildir. Resulullah’ın zamanından günümüze kadar Şiî’siyle, Sünnî’siyle bütün Müslümanlar bunun caiz olduğunda ittifak etmiştirler; yalnız Vahhabiliğe uyan Suudî âlimleri o asırlarda icat etmiş oldukları mezhepleri gereğince tüm Müslümanların arasında fitne çıkarmışlardır. Vahhabî-ler bu inançlarından dolayı diğer Müslümanları tekfir ediyor ve kanlarını bile helâl sayıyorlar. Vahhabîler Beytulla-h’ın ziyaretine giden yaşlıları bile sırf “Esselâmu Aleyke Ya Rasulallah” demeleri yüzünden dövüyorlar ve kimsenin Resulullah’ın mukaddes haremine el sürmesine müsaade etmiyorlar. Bizim âlimlerimizin onlarla birçok münazara ve tartışmaları olmuştur; ama onlar kendi inatlarından vazgeçip hakka teslim olmamışlardır. Şia âlimlerinden Seyyid Şerefuddin, Abdülaziz Âl-i Suud döneminde hacca gitmiş ve orada mevcut bir gelenek icabı Kurban Bayramı’nda kralı tebrik etmek için diğer beldelerin İslâm âlimleriyle birlikte saraya davet edilmiştir. Sultan, görüşme sırası Sey-yid Şerefuddin’e geldiğinde, Seyyid’le musafaha etmiş (el sıkışmış) ve Seyyid’in kendisine hediye olarak sunduğu deri ciltli bir Kur’ân-ı Kerim’i alıp saygı için öpüp anlına koyması üzerine Seyyid, Sultan’a şöyle demiştir:

– Ey Sultan! Niçin keçi derisini öpüp ona saygı gösteriyorsun? Sultan da:

– Benim maksadım onun içerisindeki Kur’ân-ı Kerim’e hürmet etmektir, deriye değil, demiştir.

Bunun üzerine Seyyid Şerefuddin:

Doğru söylediniz. Biz de Peygamber’in evinin kapısını ve mezarın etrafındaki sandığı öptüğümüzde diyoruz ki, bunlar zararı ve yararı olmayan bir tahta ve bir demir parçasıdır. Ama bizim maksadımız o tahtanın, demirin ötesinde olanıdır. Biz bunları öpmekle Resulullah’ı kastediyoruz. Senin keçi derisini öpmekle onun içindeki Kur’ân’a hürmet etmek istemen gibi.

Orada bulunanlar bu sözleri beğenip tekbir getirmişler ve “Doğru söylüyorsun.” demişler. Bu olay üzerine o Sultan, Beytullah ziyaretçilerinin Hz. Peygamber’in (s.a.a) eserlerine el sürmesine ve onları ziyaret etmesine izin vermek mecburiyetinde kalmış; ama ondan sonra gelen sultan tekrar eski usullerine dönerek bu izni kaldırmıştır. Vahâ-bîlerin korkusu, halkın müşrik olması değil. Onlar bunu bir siyasî koz olarak görüyor ve kendi hâkimiyetlerini koruyup saltanatlarını sürdürmek için bu fikirleri öne sürüp insanları aldatmaya çalışıyorlar. Tarih, Vahhâbîlerin ümmetin başına neler getirdikleri hususunda en büyük şahittir.

Sûfî tarikatları hakkında da soru sordum, kısaca şöyle cevap verdi:

– Bu tarikatlarda olumlu yönler de mevcuttur, olumsuz yönler de. Nefis terbiyesi için onu sâde yaşamaya ve dünya lezzetlerinden uzak tutmaya alıştırmak ve onu temiz ruhların âlemine çıkarmaya çalışmak, sûfîlerin olumlu ve meziyetli yönlerindendir. Ama toplumsal hayattan ayrılıp, inzivaya çekilmek ve Allah’ın zikrini birkaç virde mahsus kılmak ve benzeri işler, onların olumsuz yönlerindendir. Bildiğiniz gibi İslâm olumlu ve doğru işleri tasdik eder ve olumsuz ve batıl işleri de reddeder; kısaca şöyle diyebiliriz: İslâm’ın tüm öğretileri ve emirleri olumludur.


[1]– Mâide, 44-46

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*