Ahret İnancının İnsan Hayatındaki Rolü

Daha önceki konularda din ve dinin akidevî temelleri olan tevhid, nübüvvet ve mead konularında araştırmada bulunmanın önemine değinip, yaşamın “insanca” olmasının ancak bu konuların doğru şekilde algılanabilmesiyle mümkün olabildiğini açıklamaya çalıştık. Birinci bölümde Allah’ı tanıma, ikinci bölümde de yolu ve yolgösterici olan kılavuzu tanımayı (nübüvvet ve imamet bilimlerini) ele almıştık. Şimdi, mead ve ahiret konusunun en önemli bölümlerini “sonun bilinmesi” veya “ahiretbilim” adı altında açıklamak istiyoruz.

Önce bu itikadî aslın özelliğine ve bunun, insanoğlunun bireysel ve sosyal davranışları üzerindeki özel etkilerine değinecek, sonra da mead ve ahireti doğru algılayabilmenin ancak duyumlanamayan ölümsüz ruhu kabul etmekle mümkün olduğunu açıklayacağız. Zira varlığı tanıma [varlıkbilim=ontoloji] tek ve eşsiz Allah’a inanılmaması hâlinde eksik bir bilgi olduğu gibi, “insanbilim”de ölümsüz ruha inanılmaması hâlinde eksik ve noksandır. Binaenaleyh bu açıklamalardan sonra, ahiret konusuyla ilgili önemli meseleleri elinizdeki kitabın üslubu çerçevesinde inceleyeceğiz.

Meada=Ahrete İnanmanın Önemi

Yaşam boyunca yapılan işler ve gösterilen faaliyetlerin asıl gayesi ihtiyaçların giderilmesi, arzu ve isteklerin gerçekleştirilmesi, inanılan ülkü ve değerlere ulaşılması ve nihayet mükemmel anlamda saadet ve kemale erişilmesidir. Bu faaliyetlerin nasıllık ve niceliği ve yönlendiriliş biçimleri ise, bireyin uğruna çaba gösterdiği gayelerin teşhisine bağlıdır. Binaenaleyh ulaşılmak istenen nihaî hedefin belirlenip bilinmesi; bireyin faaliyetlerine yön vermesinde ve tercihlerde bulunmasında en önemli rolü oynayan faktör durumundadır. Yani gerçekte insanın yaşam çizgisi ve yaşama biçimini belirleyen ana etken, onun kendi hakikatine, kendi kemal ve saadetine bakış açısı ve bunu değerlendiriş tarzıdır. Kendi hakikatini birtakım maddî unsurların toplamıyla bunların etrafında şekillenen bir dizi çetrefilli aksiyon ve reaksiyonlardan ibaret sanan ve bütün yaşamının birkaç günlük dünya hayatından ibaret olduğunu zannedip bu hayattan aldığı tadların ötesinde bir zevk, kemal ve mutluluğu tanımayan biri elbette ki bütün çaba ve davranışlarını sadece bu dünyadaki arzularını gerçekleştirecek ve dünyevî ihtiyaçlarını giderebilecek şekilde düzenleyecektir.

Kendi hakikatini maddî gerçeklerin çok daha ötesinde gören ve ölümü, hayatın sonu değil, geçici bir dünyadan kalıcı ve ebedî bir dünyaya geçiş noktası olarak değerlendirip doğru davranış ve fiillerini ebedî saadet ve kemale erişebilme vasıtası olarak tanımlayan biri ise buradaki günlük yaşamını, o ebedî yaşamında kendisine en azami faydayı sağlayabilecek şekilde düzenleyip programlayacaktır. Diğer taraftan dünya hayatının tatsızlık ve zorlukları böyle birini yıldırıp ümitsizliğe düşüremeyecek; görev ve sorumluluklarını yerine getirip ebedî kemal ve saadete ulaşma yolunda çalışmasını engelleyemeyecektir.

İnsana bu açıdan bakmak sadece bireyin değil, toplumun hayatında da önemli etkiler yaratacak ve bireylerin yekdiğerine karşı davranışlarını önemli ölçüde etkileyecektir. Aynı şekilde; ahiret hayatına inanıp ebedî bir ceza ve ödülün bilincine varmanın; başkalarının haklarına saygı gösterme ve muhtaçlara yardımcı olup feragat ve fedakârlıkta bulunma konusunda da çok etkili bir rol oynayacağı kesindir. Böyle bir inancın yaşayıp hüküm sürdüğü bir toplumda adilâne kanun ve kuralların uygulanması ve zulmün önlenip hakların çiğnenmesinin engellenmesi yolunda baskı ve kuvvete başvurma ihtiyacı önemli oranda azalacak ve bu inancın bütün dünyaya egemen olması hâlinde ise doğal olarak uluslar arası sorunlarda da çok büyük bir azalma olacaktır.

Meseleye bu gerçekler ışığında bakıldığında ahiret konusunun ve bu konuda inceleme ve araştırmada bulunmanın ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Hatta ahiret ve mead inancı olmaksızın tek başına tevhid inancı da yaşama, gereğince yön verme konusunda kapsamlı ve mükemmel bir etkide bulunamaz. Başta din-i mübin-i İslâm olmak üzere bütün semavî dinlerin bu itikadî esasa bunca özen göstermesi ve peygamberlerin insanlarda bu inancı güçlendirmek için yoğun çaba harcamış olmasının nedeni budur işte.

Ahiret inancının bireysel ve sosyal davranışlara yön verme rolünü ifa edebilmesi için bu dünyadaki amellerle o dünyadaki saadet ve bedbahtlık arasında bir nevi nedensellik ilişkisinin kabul edilmesi gerekir; en azından ahiret azabı veya ahiret nimetlerinin, bu dünyadaki kötü veya iyi amellerin cezası ve ödülü olduğu bilinmelidir. Aksi takdirde, bu dünyanın nimetleri burada elde edildiği gibi, ahiret saadetinin de ahirette elde edilebileceği zannedilecek olursa, ahiret inancı bu dünyadaki davranışlara yön verme rolünü ifa edemeyecektir artık. Zira bu zanna göre şöyle denilmektedir aslında: Bu dünyada dünyevî saadet için çalışılır, uhrevî saadet içinse ahirette çalışıp çaba gösterilecektir!

Binaenaleyh mead ve ahiret hayatının yanı sıra; dünya ve ahiret yaşamı arasındaki ilişkiyle, insanın kendi iradesiyle işlediği amellerin onun ebedî mutluluk veya ebedî bedbahtlığı üzerindeki etkilerinin ispatlanması zarurî olmaktadır.

Ahiret Konusuna Kur’ân’ın Verdiği Önem

Kur’ân ayetlerinin üçte birden fazlası ebedî yaşamla ilgilidir: Bu ayetlerden bir kısmında ahirete inanmanın gerekliliği vurgulanır,[1] bir kısmında ahireti inkâr etmenin doğuracağı sonuçlar hatırlatılır,[2] bir kısmında ebedî nimetler[3] ve bir kısmında ise ebedî azaplardan bahsedilir.[4] Aynı şekilde birçok ayette de iyi veya kötü amellerin ahirette doğuracağı sonuçlardan söz edilmekte ve çeşitli üsluplarla kıyametin kopacağı ve bunun zarureti vurgulanarak inkârcıların şüphe ve iddiaları cevaplandırılmakta, bütün günah ve kötülüklerin aslında herkesin hesaba çekileceği kıyamet gününün unutulmasından ya da inkâr edilmesinden kaynaklandığının altı çizilmektedir.[5]

Kur’ân ayetleri dikkatle incelenecek olursa peygamberlerin insanlara en fazla bahsettikleri ve halkın onlarla en fazla tartışmaya girdiği konunun mead meselesi olduğu görülecektir. Hatta peygamberlerin bu konuyu ispatlamak için gösterdikleri çaba, tevhidi ispatlamak için sarf ettikleri çabalardan daha fazladır; çünkü insanların çoğu bu gerçeği kabullenme konusunda daha fazla ayak diremekteydi.

Bu direnmenin nedeni iki başlıkta özetlenebilir: Birincisi insanların algılayamadıkları ve duyumsayamadıkları bütün gaybî gerçekleri genellikle inkâra kalkışması, ikincisi de sırf mead konusu karşısında gösterilen sorumsuzluk ve kayıtsızlık! Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi kıyamete ve hesap gününe inanmak, insanların sorumluluk duygusu taşıyıp davranışlarını sınırlamaları gerektiğini kabullenmelerine, başkalarına zulüm ve haksızlıkta bulunup ahlâksızlık ve günahtan uzak durmalarına yardımcı olan güçlü bir faktördür; bunu inkâr etmekle aslında birey kendi başına buyruk olma, dilediğini yapma, şehvet ve arzularını dilediğince tatmin edebilme yolunu kendisine açık tutmak istemektedir. Bu faktörün altını çizen Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor:

İnsan, onun kemiklerini kesin olarak bir araya getirmeyeceğimizi mi sanıyor? Evet (bunu kesinlikle yapacağız ve) onun parmak uçlarını bile derleyip tıpkı ilk hâli gibi yaratmaya gücümüz yeter bizim. Ne var ki insan, sorumsuzca yaşayıp dilediği gibi davranmak ister…[6]

Gerçek anlamda meadı, diriliş ve kıyameti kabullenmekten ısrarla çekinen bu psikolojiyi; “kıyamet, hesap günü, son gün” vb. gibi meadla ilgili olarak Kur’ân’da geçen tabir ve terimleri bu dünyayla ilgili terimlermiş gibi göstermeye çalışıp yazı ve konuşmalarında bu terimleri “halkların dirilişi, sınıfsız toplum oluşturma, yeryüzü cenneti kurma” gibi terimlerle özdeşleştirip ahiret dünyası ve meadla ilgili mefhumları sırf değer ve konum mefhumları veya mitolojik tabirler olarak yorumlayanlarda da görmek mümkündür.[7]

Kur’ân-ı Kerim bu tür insanları “insanoğlunun şeytanları” ve “peygamberlerin düşmanları” olarak tanımlar ve onların ilginç iddialar ve süslü sözlerle insanların aklını çelip hakka ve hakikate iman etmelerine, Allah’ın emirlerine uymalarına engel olduklarını belirtir:

Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için süslü sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi (onları engelleyebilirdi ve) onlar bunu yapmazlardı. Öyleyse onları, yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa bırak (çünkü Allah, insanların yollarını özgür iradeyle seçmelerini dilemiştir), ki ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin de bu (gerçekleri çarpıtan süslü ve aldatıcı) sözlerden hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını yüklenedursunlar.[8]

Sonuç

İnsanoğlu kendisini gerçek saadet ve nihai kemale erdirebilecek yolu seçebilmek için öncelikle iyi düşünmeli ve kendisinden şunları sormalıdır: İnsanoğlunun yaşamı, ölümle sona mı ermektedir, yoksa ölümden sonra başka bir hayat mı vardır? Bu durumda bu dünyadan diğer dünyaya gitmek, burada bir şehirden diğerine gitmek gibi midir ve gerekli ihtiyaç vesilelerini o şehirde temin edebildiğimiz gibi, ahirette de temin edebilir miyiz; yoksa bu dünya yaşamı, öbür dünya yaşamı için bir hazırlık dönemi midir ve o dünyadaki mutluluk veya mutsuzluklar hep burada mı hazırlanmakta ve burada yapılan veya yapılmayan her şeyin nihai sonucu orada mı alınmaktadır?!

Bu sorular cevaplandırılmadıkça insanın hangi yolu seçeceği, yaşamını nasıl programlayıp neye göre düzenleyeceği belli olmayacaktır. Çünkü nereye gidileceği belli olmadığı sürece, yolcunun önündeki yollardan birini seçebilmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak şunun altını çiziyoruz: Böyle bir hayatın var olabileceğine, az da olsa, ihtimal verebilen aklıselim sahibi herkes bu konuda mutlaka araştırmada bulunacaktır, zira bu denklemde ihtimal sayısı sonsuzdur.


[1]– Bakara, 4; Lokman, 4; Neml 3 vb.

[2]– İsrâ, 10; Furkan, 11; Sebe, 8; Müminun, 74 vb.

[3]– Rahman 46’dan sonuna kadar; Vakıa, 15-38; Dehr, 11-21 vb.

[4]– Hakkâ, 20, 27; Mülk, 6-11; Vakıa, 42-56 vb.

[5]– Sad, 26; Secde 140.

[6]– Kıyamet, 3-5.

[7]– Neml, 68; Ahkaf, 17.

[8]– En’âm, 112-113.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*