Alevi-Caferi İnancında Takiyye Ve Felsefesi

Biz Alevi-Caferiler inanıyoruz ki: Kişinin fikrini belirtmesi halinde can güvenliği vb. tehlikeyle karşılaşacağı bir ortamda olması ve mesela böyle bir tepki gösterecek mantıksız, cahil ve kör taassuba sahip insanların arasında bulunması, üstelik öyle bir ortamda fikrini ve inancını belirtmesinin önemli bir hayra da vesile olmayacağını görmesi halinde fikrini ve inancını gizleyip düşüncesini açıklamaması ve kanının boş yere dökülmesine sebebiyet vermemesi farzdır. Adına “takiyye” dediğimiz bu ameli aşağıdaki iki ayetten ve aklî delilden çıkarmaktayız:

“Firavun ailesinden olup imanını gizlemekte olan mümin bir adam (Musa’yı savunmak için) dedi ki: Siz, “Rabbim Allah’tır diyen bir adamı mı öldürüyorsunuz?! Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır!…”[1]

Görüldüğü gibi bu ayette açıkça “imamını gizlemekte olan” buyrulmaktadır; öyle bir ortamda Firavun ailesinden olan o müminin imanını açıklayıp hayatını tehlikeye düşürmesinin kayda değer hiçbir faydasının olmayacağı apaçık ortadadır.

Yine Kur’an-ı Kerim; sadr-ı İslam Müslümanlarından olup inatçı ve yobaz müşriklerin eline düşen bazı mücahid müminlere takiyye emri vermekte ve şöyle buyurmaktadır: “Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan kopmuş demektir; ancak, onlardan korunma gayesiyle sakınmanız ve takiyyede bulunmanız başka.”[2]

Neticede takiyye, yani insanın inancını gizlemesi olayı, yobaz ve tutucu düşmanlar karşısında ırz, namus, can ve malın korunması için gerekli ve geçerli bir durumdur. İnancın açıklanmasının hiçbir hayır ve fayda sağlamayacağı böyle yerlerde insanların hayatını tehlikeye düşürmenin anlamsız olduğu ortadadır, gerekli anlar için Müslümanın nefsi korunmalıdır. Bu nedenledir ki İmam Sadık hazretleri (a.s) şöyle buyurmaktadırlar: “Takiyye, müminin savunma kalkanıdır.”[3]

Bu rivayetteki “kalkan” tabiri, takiyye için kullanılabilecek en mükemmel tabirdir ki takiyyenin savunma aracı olduğunu göstermektedir.

Aynı şekilde, Ammar-ı Yasir’in müşriklere karşı takiyyede bulunması ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) onun bu davranışlarını onaylaması, bütün Müslümanlarca bilinen ve takiyyenin yeri ve şartlarını gösteren en güzel örneklerden biridir.[4]

Nitekim Ammarı Yasirin olayından sonra nazil olan ayet en büyük delildir: “Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.”[5]

Savaşlarda orduların uyguladığı kamuflaj taktikleri, savaş sırlarının gizli tutulması…vb. uygulamalar insan hayatında takiyyenin bariz örnekleri sayılır. Çünkü takiyye, açıklanmasının hiçbir fayda sağlamayacağı gibi, zarar ve tehlikeye de yolaçabileceği bir gerçeğin açıklanmamasından ibarettir. Sadece Şia’ya mahsus değil, bütün dünya Müslümanları, hatta akl-ı selim sahibi herkes için apaçık geçerli bir akıl ve mantık hükmüdür.

Bu açık gerçeğe rağmen kimi garazkâr ellerin bunu Şia’ya mahsus bir hüküm gibi lanse etmesi, hatta hem Kur’an’da hem hadiste açıkça hükmü bulunan ve hem bizzat Hz. Resulullah (s.a.a) hem sahabesi ve hem de akl-ı selim sahibi herkesçe uygulanan ve uygulanması lazım gelen böylesine sarih bir hükmü ve şer’i taktiği adetâ “olumsuz bir davranış ve menfi bir tutum(!)” muşçasına göstermeye çalışması bir hayli düşündürücüdür!

Takiyyenin Haram Olduğu Durumlar

Biz Alevi-Caferiler inanıyoruz ki: Bütün bu yanlış düşüncelerin nedeni, bugüne kadar Ehlibeyt yolu hakkındaki araştırmaların maalesef samimiyetle ve kaynağından yapılmamış olması veya Ehlibeyt inançları hakkında düşmanların fısıltılarına kulak verile gelmiş olmasıdır. Yukarıdaki kısa, ama öz açıklamadan sonra takiyye mevzuunun aslı-astarının yeterince anlaşılmış olmasını ummaktayız.

Burada şunu da hemen hatırlatalım ki takiyyenin haram olduğu yerler de vardır; yüce İslam dini ve aziz Kur’an’ın veya  İslâmi nizamların ciddi bir tehlikeye düşmesi halinde takiyye etmek haramdır, bu durumda insanın canına mal olsa dahi gerçeği söylemesi, fikrini ve inancını belirtmesi gerekir. Nitekim Aşura günü İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da gerçekleştirdiği şanlı kıyam bunun en çarpıcı örneğidir. Ümeyyeoğulları İslam’ın esasını tehlikeye düşürmüş olduklarından, Hz. İmam Hüseyin (a.s)  kendi canı ve en azizlerinin canı, kanı ve esareti pahasına, duruma müdahele ederek Emevilerin gerçek yüzünün görünmesini sağlamış ve uçurumun ağzına  kadar getirilmiş olan Rabbinin yüce  emaneti olan İslam’ın kurtulmasına vesile olmuştur.

Nasır Mekari Şirazi; İnançlarımız


[1]– Mü’min / 28.

[2]– Âl-i İmran / 28.

[3]– Vesâil, c:11, s:461, hadis: 6, bâb: 24. Bazı rivayetlerde “Yeryüzünde Allah’ın kalkanı” tabiri geçer.

[4]– Tanınmış müfessirlerin büyük çoğunluğu bu hadiseyi aktarmışlardır. Bkz: Esbab-un Nüzul: Vâhidî. Taberi, Kurtubî, Zemahşeri, Fahr-i Râzi, Beyzâvî ve Nişâburî’nin tefsirlerinde Nahl Suresi’nin 106. ayetinin tefsiri kısmında da bu hadis aktarılmaktadır.

[5] – Nahl:106

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*