Berzah Hayatı

Berzah Nedir?

Berzah, lügatte perde demektir; iki şey arasında oluşan ve birbirleriyle birleşmesine engel olan şey; örneğin tatlı ve tuzlu suyun denizde birlikte olmasına rağmen, Allah’ın izniyle birbirlerine karışmaması gibi.[1]

Fakat ıstılahta berzah, Allah’ın dünya ile ahiret arasında karar kıldığı âlemdir. Berzahta artık baş ağrısı, diş ağrısı ve diğer ağrılar yoktur. Bunlar, bu maddî âlemin gerekliliklerindendir. Orası ise soyut âlemdir. Fakat tam olarak ahiret hayatı da değildir; yani günah ehli için tam olarak karanlık, itaat ehli için ise tam olarak nurlu ve aydınlık da değildir.

İmam Cafer Sadık’tan (a.s) berzahın zamanı sorulunca: “Ölüm anından, kabirden tekrar diriltileceği ana kadar” cevabını vermiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de de şöyle buyuruyor:

Onların ardında kıyamete kadar bir berzah vardır.[2]

Misal Âlemi ve Misalî Beden

Berzaha, misal âlemi de denir. Çünkü suret ve şekil bakımından bu âleme benzer. Maddî özellik bakımından ise farklıdır.

Ölümden sonra gideceğimiz âlem, bu âleme oranla ana rahmi gibidir. Bedenler, berzahta misalî bedendir. Yani, şekil olarak aynı bu dünyadaki bedenimiz gibidir. Lakin, maddî ve cismanî değildir. Havadan daha yoğundur. Hiç bir şey onu engelleyemez. Nerede dursa her yeri görür. Duvarın bu tarafı veya diğer tarafı onun için birdir. Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:

Eğer onu görürsen, bu odur dersin.

Eğer siz, babanızı rüyanızda görürseniz dünyadaki şekliyle görürsünüz. Fakat bedeninin aslı mezardadır; gördüğünüz onun misalî sureti ve bedenidir.

Berzah bedeninin gözü vardır; üstelik dünyadaki şekliyledir. Lâkin maddî değildir; kıyamete kadar görür; hem de çok güzel görür.

Felsefede ve kelâm ilminde onu, aynada yansıyan sûrete benzetirler; ama iki farkla: 1- Kendisi, kendisiyle vardır (aynadakinin aksine), 2- İdrak eder.

Bunun bir benzeri her gün gördüğümüz rüyalardır. Bir göz açıp kapayıncaya kadar uzun mesafeler kat ediyorsunuz. Mekke’ye, Meşhed’e… gidiyorsunuz.

Berzah âleminde dünya insanının kaldıramayacağı türlü türlü yiyecekler, içecekler, güzel yüzlüler, ruhu okşayan sesler mevcuttur. Ruhlar, misalî bedenleriyle bunlardan istifade eder, rızıklanırlar.[3]

O âlemin yiyecek, içecek ve diğer nimetleri maddeye bağımlı değildir. Bu yüzden rivayetlerde geçtiği gibi, oradaki bir şey müminin arzusuna göre çeşitli şekillere girebilir. Örneğin armut olan bir meyve şeftaliye dönüşebilir, fakat bu sizin isteğinize bağlıdır.

Hz. Resulullah’tan (s.a.a) nakledilen bir rivayette şöyle buyurmuştur:

Amcam Seyyidü’ş-Şühedâ Hamza’yı (şahadetinden sonra) gördüm; önünde cennet narlarının olduğu bir tepsi vardı; onları yiyordu. Onların aniden üzüm olduğunu gördüm; ondan da yiyor-du ve birden bire de hurma oldular.[4]

Arz etmek istediğimiz şey, oradaki şeylerin latif olup da madde olmadıklarından, çeşitli şekillere girmele-ridir.

Tesir ve Teessürün Şiddeti

Berzah âleminin özelliklerinden birisi de orada tesir kuvvetinin dünyadakine oranla daha şiddetli olmasıdır. Hikmet-i Müteâliye’de (Molla Sadra Felsefesi’nde) bununla ilgili bir açıklama vardır ki halkın anlaması zordur. Burada sadece kısaca değinmekle yetiniyoruz:

İdrak eden ve idrak edilen soyutlaştıkça, idrak daha güçlü olur.

Bu meyveleri ve tatlıları yemekten aldığımız lezzetler, berzah âleminin meyvelerinden, tatlılarından ve lezzetlerinden bir damladır. Eğer hurilerin yüzünün bir kısmı açılırsa, gözleri kamaştırır. Hurilerin nuru bu âleme yansıyacak olursa, güneşin ışığına galebe çalar. E-vet, mutlak güzellik oradadır. Âlemlerin Rabbi, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs ol-sun diye yarattık ki onların, hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim.[5]

Kısaca şöyle diyebiliriz: Tesirin şiddet ve kuvveti berzah âlemindedir: Bu dünya ile kıyaslanamaz.

Bazen bu âlemin ehli için vuku bulan bazı hadiseler, diğerleri için ibret vericidir. Bunlardan birisini Merhum Nerâkî, “Hazâin” kitabında güvenilir dostlarından birisinden şöyle naklediyor:

Gençlik yıllarındaydım. Nevruz günlerinde İs-fahan’da babamla ve bazı dostlarla ziyaretleşmeye gidiyorduk. Salı günü, evi mezarlığın yakınında olan bir arkadaşın ziyaretine gittik. Evde olmadığını söylediler. Yorgunduk, dinlenmek ve ziyaret etmek için mezarlığa gittik. Orada oturduk. Arkadaşlardan birisi şakayla mezarlardan birine, “Ey mezarın sahibi, bayram günleridir; bize ikramda bulunmayacak mısın?” dedi. Aniden kabirden şöyle bir ses geldi: “Gelecek haftaya salı günü burada benim konuğumsunuz.”

Hepimiz çok korktuk. Bir hafta sonra öleceğimizi zannettik. İşlerimizi düzeltmeye, vasiyetlerimizi bildirmeye vb. koyulduk; ama ölmedik. Salı günü toplandık. Aynı mezarın başına gitmeyi kararlaştırdık. Demek istediği, öleceğimiz değilmiş. Mezarın başına ulaştığımız zaman arkadaşlardan birisi, “Ey kabrin sahibi, verdiğin sözü tut.” dedi. “Buyurun.” diye bir ses geldi mezardan. (Buna da dikkat etmeliyiz ki, berzah gözünün perdesini, Allah-u Teâlâ, bazen ibret olsun diye kaldırır.) Gözümüzün önü değişti; melekutî gözler açıldı. Çok harika bir bağın zahir olduğunu gördük. Orada saf sularla dolu akar sular, bütün mevsimlere ait çeşit çeşit meyvelerle dolu ağaçlar, üzerlerinde güzel sesli kuşlar vardı. Bağın ortasında güzel bir köşke ulaştık. Harika bir şekilde süslenmişti. Köşke girdik. Muhteşem güzellikte birisi orada oturmuştu. Bir grup ay yüzlü hizmetçiler, ona hizmette bulunuyorlardı. Bizi görünce yerinden kalktı, özür diledi. Çeşit çeşit tatlılar, meyveler, dünyada asla göremediğimiz, hatta hayalini bile edemediğimiz şeyleri gördük; onlardan yedik, o kadar lezzetliydiler ki, hiçbir zaman böyle lezzet almamıştık ve ne kadar da yesek doymuyorduk. Yani yine iştahlıydık. Başka çeşitli meyveler ve tatlılar getirdiler. Çeşitli tatlılar, sonra çeşitli yemekler… Bir müd-det sonra kalktık. O adam bağın dışına kadar bizimle geldi. Babam ona, “Siz dedi, kimsiniz ki Allah-u Teâlâ böyle geniş imkânları size bahşetmiştir? Bununla siz, isteseniz bütün dünyayı misafir edebilirsiniz. Burası neresidir?” dedi. “Ben.” dedi, “Sizin hemşerinizim. Ben filan mahallenin kasabıydım.”

Babam, “Peki dedi, bu derece ve makamları size kazandıran nedir?” dedi.

“İki sebebi vardır.” dedi. “Birisi şuydu ki, asla terazimde eksik tartmazdım. Diğeri de, ömrüm boyunca namazımı vaktinde kılmayı ihmal etmedim. Eti teraziye bırakırdım; müezzinin Alla-h-u Ekber sesini işittiğimde tartmazdım ve namaz için camiye giderdim. Öldükten sonra da bu yeri bana verdiler. Geçen hafta siz bana o sözü söylediğiniz zaman, buna izinli değildim. Bu hafta için izin aldım.”

Her birimiz ömrümüzün ne kadar olduğunu sorduk. O cevapladı. Sonra vedalaştık, bizi uğurladı. Geri dönmek istedik, aniden gördük ki önceki yerimizde, mezarın başında oturmaktayız.

Lezzetin Sürekliliği

Berzah âleminin özelliklerinden birisi de süreklilik, devamlılıktır. Şu anda içinde yaşadığımız maddî dünya-da hiçbir şey kalıcı değildir. Güzellik, kısa bir sürede biticidir. Yemek, ağızda olduğu müddetçe lezzetlidir. Lez-zeti, zevki bir andan fazla değildir. Cinsel birleşme de aynı şekilde… Bu güzel meyveler, güzel yemekler de sü-rekli değildir. Biraz kalınca, bozulmaya yüz tutar. Bura-sı asla süreklilik yeri değildir. Ama berzah âlemi bozul-maz. Maddî unsurlara gereksinim olmadığından dolayı süreklidir. Bunlara delil olarak, Allâme Şeyh Mehdi Ne-râkî’nin (r.a) (zamanının taklit mercilerinden) başından geçen bir olayı aktarmak istiyorum.

Bu gibi olayları nakletmemizin sebebi, hakikatlerin kıssa şeklinde halka anlatılması, onların konuyu iyi anlamalarına yardımcı olmasıdır. Akait ile ilgili konuları işlerken gerçek olaylardan örnek vermek, konuların anlaşılmasında büyük bir rol oynar.

Şeyh Mahmud Irakî’nin “Dârü’s-Selâm” adlı kitabının son kısmında, Merhum Nerâkî’den şöyle naklediyor:

Necef-i Eşref’te büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Bir gün evden çıktım. Çocuklarımın hepsi açtı; açlıktan inliyorlardı. Vâdiyü’s-Selâm mezarlığına ziyarete gittim. Bir cenaze getirdiler. Bana, “Sen de gel. Biz bunu ruhlara ilave etmek için geldik.” dediler. Sonra onu geniş bir bağa götürdüler. Diğer köşklerden yüksek olan bir köşkü ona ver-diler. Orası, yaşam için lazım olan her şeyin mev-cut olduğu bir köşk idi. Bunları görünce onların arkalarından köşke girdim. Altından bir tahtın üstünde oturmuş olan genç beni görünce, ismimle çağırdı; selâm verdi. Tahtın üstüne, kendi yanına beni oturttu. Bana yeterince ikramda bulundu. Sonra, “Sen” dedi, “beni tanı-yor musun? Ben gördüğün cenazenin sahibiyim. O gördüğün topluluklar melekler idi. Beni şehrimden, berzah cennetinin bağlarından bir bağa getirdiler.” Bu sözleri o gençten işitince, üzüntüm geçti. Bağda dolaşmayı ve etrafı seyretmeyi istedim. Dışarı çıktım. Başka köşkler de gördüm. Onlara bakınca annemi, babamı ve bazı akrabalarımı, gördüm. Beni konuk ettiler, bana ikrâm ettiler. Çok mutlu oldum. Çok büyük bir zevk içindeydim. O sırada karımın ve çocuklarımın nasıl aç olduklarını hatırladım ve üzüldüm. Babam, “Mehdi, ne oldu sana?” dedi. “Karım ve çocuklarım açlar.” dedim. Babam, “Şurası pirinç ambarıdır, al götür.” dedi. Abamı pirinç ile doldurdum. Eve geldim. Karım, bunları nerden getirdiğimi sordu. “Ne yapacaksın?” dedim. Uzun müddet bu pirinci kullandık; bir türlü bitmiyordu. Karım çok ısrar edince, olayı ona anlattım. Sonra karım pirinç getirmeye gidince, pirincin kalmadığını gördü.

Buna benzer başka bir olayı da aynı kitapta naklediyor.

Evet berzah âleminde, süreklilik vardır. Bu süreklilik, zevk almak bakımından da, azap görme bakımından da söz konusudur. Allah’a sığınırız; eğer birisi berzah azabına müptelâ olursa ve onun feryadı kulağımıza gelirse, dünyanın bütün belaları gözümüzde birer hiç olur.

Bihâru’l-Envâr’ın üçüncü cildinde şöyle geçiyor:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Bi’set’ten önce koyunların aniden şaşkın bir şekilde durduklarını, otlamadıklarını görürdüm; fakat farklı bir şey görmezdim. Vahyin nüzulünden sonra, bunun sebebini Cebrail’e sordum. Cebrail dedi ki: “Ölülerin berzah âlemindeki feryatlarını insanlar ve cinler dışındaki bütün yaratıklar işitirler. Bu, o sesler yüzünden idi.”

Merhum Nurî, “Dârü’s-Selâm” adlı kitabında, Şeyh Sadûk’un (r.a) “Sevâbü’l-A’mâl” kitabından şöyle naklediyor:

Râvî diyor ki: Kerbelâ hadisesinden sonra İmam Hüseyin’in (a.s) kardeşlerinden birini şehit eden çok güzel yüzlü bir gencin güzel yüzünün simsiyah olduğunu gördüm. Çok zayıflamıştı. Komşularından durumunu sordum. Dediler ki: “Seferden döndüğünden beri her gece öyle feryat ediyor ki, bizleri uykudan uyandırıyor.” Kendisinin yanına gittim; o hâle düşmesinin sebebini kendisine sordum. Şöyle cevap verdi: “Her gece öldürdüğüm Hâşimî genç geliyor. Beni ateşe doğru çekiyor. O kadar feryat ediyorum ki, uykudan uyanıyorum.”

Bu feryatlar ve yüzün siyahlığı, (ahiret azabının) binlercesinin bir zerresinin bu âlemdeki eseridir. Berzah azabının bu âlemde zuhur etmesine çok örnekler vardır. Konuyu fazla uzatmamak için, sadece bir örneği “Darü’s-Selâm” kitabından[6] burada zikrediyorum:

Alim ve zahit olan Seyyid Hâşim Bahrânî’den şöyle naklediyor: “Necef’te güzel koku satan bir şahıs vardı. Her gün öğle namazından sonra dük-kanında vaaz veriyordu. Dükkanı boş olmazdı. Necef’te oturan Hindistanlı bir şahıs sefere çıkacaktı. İçi çok kıymetli mücevherlerle dolu bir kutuyu bu güzel koku satana emanet bırakarak gitti. Döndükten sonra emanetini geri istedi. At-tar, mücevher kutusunun kendisinde olduğunu inkâr etti. Hindistanlı buna çok şaşırdı, çok üzüldü. Hz. Ali’nin (a.s) kabr-i şerifine giderek şöyle dedi: “Ya Ali, ben senin kabrinin yanı başında yaşamak için kendi vatanımı terk ettim. Bütün varlığımı filan adama emanet etmiştim. Şimdi ise bunu inkâr ediyor. Ondan başka malım yoktur; şahidim de yoktur. Benim yardımıma ancak sen yetişirsin.” Gece, rüyasında Hz. Ali’yi (a.s) gördü. Kendisine şöyle buyurdu: “Şeh-rin kapıları açıldığında dışarı çık; ilk önüne çıkan kişiden emanetini iste. O sana emanetini u-laştıracaktır.” O gecenin sabahı şehirden çıktı. İlk gördüğü insan yaşlı bir âbid idi. Sırtında odun taşıyordu. Onları satmaya çalışıyordu. Ondan bir şey istemeğe utandı. Tekrar kabr-i şerif’e giderek isteğini Hz. Ali’ye (a.s) tekrarladı. Sonunda, üçüncü gün yine aynı adamı gördü; ona, konuyu açmayı kararlaştırdı ve emanetini ondan istedi.

Bu muhterem adam, bir süre düşünceye daldıktan sonra, “Yarın öğle namazından sonra at-tarın (güzel koku satanın) dükkanına gel, emanetini sana ulaştırayım” dedi… Bir gün sonra, öğle namazını müteakip yaşlı âbid, dükkâna gelerek, attara: “Bu gün vaaz etmeği bana bırak” dedi. Attar da kabul etti. Bunun üzerine söze şöyle başladı:

“Ey millet, ben filanın oğlu filanım. Ben kul hakkından çok korkuyorum. Allah’ın yardımıyla, dünya sevgisinin kalbimde yeri yoktur. Kanaat ve uzlet ehliyimdir. Buna rağmen başıma çok kötü bir olay geldi. Bugün başımdan geçen bu olayı sizlere anlatmak, sizleri Allah’ın azabından, cehennemin yakıcı ateşinden korkutmak ve kıyamet gününden bazı haberleri sizlere ulaştırmak istiyorum… Ben bir zamanlar borç almaya ihtiyaç duydum. Bir Yahudi’den on dirhem borç aldım. Yirmi gün boyunca her gün yarım dirhem ödemeyi taahhüt ettim. On gün boyunca borcumun yarısını ödedim. Sonra onu göremedim. Araştırdım, Bağdat’a gittiğini söylediler. Bir müddet sonra bir rüya gördüm. Kıyamet kopmuştu. Beni ve diğer insanları hesaba çekmek için huzura getirmişlerdi. Allah’ın lütfüyle ben oradan kurtularak cennetliklerden oldum. Cennete doğru hareket ettim. Sırât köprüsüne ulaşınca cehennemin nârasını işittim. Sonra borçlu olduğum Yahudi’yi gördüm. Alev şeklinde cehen-nemden dışarı çıktı. Yolumu kesti ve “Beş dirhem alacağımı ver, sonra git.” dedi. Ben de, “Ben seni aramaktaydım, seni göremedim ki borcumu ödeyeyim.

– Alacağımı vermeden gitmene izin vermem.

– Burada benim bir şeyim yok ki!

– Öyleyse bırak parmağımla senin bedenine dokunayım.

Kabul ettim. Parmağını göğsüme dokundurunca öyle bir şekilde bağırdım, feryat ettim ki, uykudan uyandım. Gördüm ki parmağını vurduğu yer yanmış. Şu anda da yaralı hâldedir. Her ne kadar ilaç sürdüysem de fayda etmedi.”

Sonra göğsünü açarak halka gösterdi. Halk yarayı görünce feryat ve ağlama sesleri yükseldi. Attar da Allah’ın azabından müthiş bir şekilde korkuya düştü. Sonra Hindistanlıyı evine götürdü. Emanetini kendisine verdi ve ondan özür diledi.”

Bu Konular İnkâr Edilebilir mi?

Akıl, insanın her işittiği şeyi, eğer imkânsız değilse, inkâr etmemesi gerektiğine, bunun mümkün olacağına hükmeder. Örneğin astronomi uzmanları, Mars gezegeninin etrafında ay gibi uyduların döndüğünü iddia ediyorlar. Acaba bunu işitir işitmez inkâr mı etmeliyiz? Yoksa bunun mümkün olabileceği kanısına mı varmalıyız? Şeyh-ur Reis İbn Sina şöyle diyor:

İşittiğin her şeyi, aksi aklî yönden ispatlanmadığı (delil getirilmediği) müddetçe mümkün bil.

Ya da mesela iki başlı bir çocuğun dünyaya geldiğini işittiğimizde aklen imkânsız olmadığından dolayı mümkün olduğunu ve bunu inkâr etmenin aklen çok yanlış olduğunu bilmeliyiz.

Bir haberin doğru olup olmadığı bazı şartlarla belirlenir:

1- Mümkün olmadığına dair akli delil olmayan hiç bir haber inkâr edilemez.

2- Haberin doğruluğuna dair beraberinde şahitler var ise, akıl bu haberin kabul edilmesine hükmeder.

3- Eğer haberi getirenin, âlemlerin Rabbi tarafından elinde belgesi var ise ve o da mucize olan Kur’ân-ı Kerim ise, bu surette akıl, bu haberin kabul edilip, ya-kine ulaşılmasına hükmeder.

Meâdın Var Olmadığına Dair Hiçbir Delil Yoktur

Ölümden sonraki hayatın var olmadığına dair akli bir delil var mıdır? Birisi ölümden sonra sorgu- sualin, kabir azabının, berzah ve kıyametin var olmadığına dair akli bir delil getirebilir mi?

Siz akıl sahipleri hüküm verin:

Bir astronomun, Mars ile Jüpiter gezegenleri arasında dört bin tane yıldızın olduğu haberini vermesi ile, Resulullah’ın (s.a.a) kâfirin ölümünden sonra başına geleceklerden haber vermesi arasında ne fark vardır? Belki birisi, “Astronom bunu görerek söylüyor” diyebilir. Evet, Hz. Muhammed (s.a.a) de görerek söylüyor. Miraç gecesi hepsini gördü. Kaldı ki duyu organları hata yapabilir; ama Resulullah’ın kalp gözü asla hata yapmaz.

Öyleyse Hz. Muhammed’in (s.a.a) sözü astronomun sözünden daha üstündür. Eğer birisi onun sözünü kabul etmediyse, bu, onun akılsızlığından dolayıdır; çünkü bunun aksi için (yani ahiretin ve berzahın olmadığına dair) hiçbir delil yoktur. Mutlak doğru konuşan Hz. Mu-hammed’dir (s.a.a).

Mekkeliler İslâm’dan önce ona es-Sadık, (doğru sözlü) el-Emîn (güvenilir) diyorlardı; hiç kimse ondan bir yalan ve hıyanet görmemişti. Üstelik onun risâletinin belgesi ve kalıcı mucizesi Kur’ân-ı Kerim de herkesin ulaşabileceği bir kitaptır. Dolayısıyla eşsiz bir şahsiyet, sorgu-sualden, kabir azabından, kıyamet çıplaklığından haber verirse, acaba bunu kabul etmemek doğru olur mu?

Sonra Vuku Bulacak Olaylarla İlgili Bir Rivayet

Fâtıma Bint-i Esed (Hz. Ali’nin (a.s) annesi), dünyadan göçünce, Emirü’l-Müminin ağlayarak Resululla-h’ın (s.a.a) yanına geldi ve annesinin vefat ettiğini haber verdi. Resulullah da “Benim annem öldü.” buyurdu. (Yani senin annen benim annem de sayılırdı.)

Fâtıma Bint-i Esed’in, Peygamber’e karşı çok büyük bir sevgisi vardı. Bir müddet de annesinin yerine ona bakmıştı.

Kefenlendiği zaman, Resulullah, gömleğini çıkarttı ve bedenine giydirtti. Resulullah önce biraz kabrine uzandı ve dua etti.

Defninden sonra, Resulullah (s.a.a) kabrinin başında bekledi. Bir süre sonra yüksek sesle şöyle buyurdu: “İbnuke, ibnuke, lâ Akile ve lâ Cafer.” (Oğlun, oğlun (Ali’dir); Akil değil, Cafer de değil.)

Resulullah’a bunun sebebini sorduklarında, şöyle buyurdu:

Bir gün kıyamet üryanlığından bahsediyordum. Fâtıma ağladı. Benden, gömleğimi ona giydirmemi istedi. Kabir azabından da korkuyordu. Bu yüzden kabrine uzandım ve dua ettim.

Söylediğim sözün nedeni ise şuydu: Melek, o-na Rabbini sorduğunda, “Allah” dedi; peygamberini sorduğunda, “Muhammed” dedi; imamını sor-duğunda, cevap veremedi.

Dedim ki: “De ki Ali! Oğlun Ali; Akil değil, Cafer de değil!”

(Buradan, Gadir-i Hum olayından önce de açık bir şekilde Hz. Ali’nin (a.s) hilâfetinin ilân edildiği anlaşılıyor.)

Konuşmak ve ahkam kesmek, çok kolaydır. Fâtıma Bint-i Esed gibi birisi bütün faziletine rağmen böyle korkuyor ve Resulullah da öyle davranıyor!

Doğru, Sadık haber veren Hz. Muhammed (s.a.a) sorgu-sualin, kabir azabının, kıyamet üryanlığının vs. var olduğunu söylüyor; öyleyse vardır.

Ruhun Cismanî Bedendeki Tesiri

Berzah âleminde nimetlenen veya azap gören varlığın ruh olmasına rağmen cismânî bedenin de ruhun kuvveti vasıtasıyla etkilenmesi mümkündür. Öyle ki bazen ruhun hayatının şiddetinden dolayı beden de çü-rümez. Bin yıl geçmesine rağmen ceset bırakıldığı gibi kalır. Bu konuya örnekler çoktur. Örneğin Merhum İbn Babaveyh’in (r.a) naşının bundan elli yıl önce mezarının tamiratı sırasında çürümediği, yeni konulmuş gibi durduğu görülmüştür. Bundan daha şaşırtıcı olanı, dokuz yüz yıl geçmesine rağmen tırnaklarının kınasının renginin bile değişmediğidir!

Ravzatü’l-Cennet adlı kitapta şöyle yazılmıştır:

Hicrî 1238 yılında, Şeyh Sadûk’un (r.a) kabrinde yağmurdan dolayı yıkılma meydana geldi. Onarmak için aşağı indiklerinde, cesedin kabirde bozulmadan durduğunu gördüler.

Bu haber, Tahran’da yayıldıktan sonra, Feth-ali Şah’ın kulağına da gidince, kendisi bir grup âlim ve hükümet yetkilileriyle birlikte araştırma amacıyla oraya gittiler. Söylenenlerin gerçek olduğunu gözleriyle gördüler.

Sonra Şah, Şeyh Sadûk’un kabrinin yenilenmesini ve ayna işleme sanatı ile süslenmesini emretti.

Hürr’ün Cesedinin de Sağlam Olduğu Görülmüştür

Muhaddis-i Cezâirî’nin Envâru’n-Numâniye kitabın-da yazdığına göre, Şah İsmail Safevî Kerbelâ’ya gittiğinde bazılarının Hz. Hürr hakkında kötü konuştuğunu duydu. Bunun üzerine Hürr’ün kabrinin açılmasını emretti. Kabri açtılar ve cesedin şehit olduğu günkü gibi olduğunu, hiç bir değişikliğin meydana gelmediğini ve başına sarılan mendilin yerinde durduğunu gördüler.

Tarih kitaplarında yazıldığına göre Aşura günü Hz. Hüseyin (a.s), onun başının yarasını kendi mendiliyle bağlamıştı. Şah, mendilin açılmasını emretti. Açtıklarında yaradan kan akmaya başladı. Sonra yarayı aynı mendille bağladılar ve kan kesildi. Tekrar açıp, başka bir mendille bağlamak istediler. Sonunda yaradan kan aktığını görünce mecbur kalıp, yarayı aynı mendille bağladılar. Şah ona bir türbe yaptırdı ve oraya bir hizmetçi bıraktı.

Sıcak Ateş

Merhum Şeyh Şuşterî, Mevâiz adlı kitabında şöyle diyor:

Allah-u Teâlâ Kur’ân’da, ateşten bahsederken sıcak ateş tabirini kullanıyor. Acaba soğuk ateş de mi var? Evet, dünya ateşi berzah ve kıyamet ateşi karşısında soğuktur. Bu dünyadaki ateş de iki kısımdır: Odun ve kömür ateşiyle, yıldırım ateşini kıyaslayın. Yıldırım ince bir ateştir, ama hangi cisme değerse, onu yakar ve hiç bir şey o-nu söndüremez. Eğer bir ağaca isabet edecek olursa, onu tamamen kül eder. Denize bile düşse, onu yakar. Yıldırım da ateştir, mangaldaki ateş de; ama mangalın ateşini bir avuç su veya toprak söndürür, yakıcılığı da sınırlıdır.

Şimdi bilin ki öteki âlemin ateşi, asla bu dünyanın -hatta yıldırımın- ateşiyle bile kıyaslanacak gibi değildir. Eğer misalî beden ve ruh, berzahta azap görürse, maddî cesedin de etkilenmesi mümkündür. (Ama bu herkes için söz konusu olmayabilir.) Tıpkı bunun tersinin de mümkün olduğu gibi.

Kimler Korkmaz?

Ehlibeyt’ten nakledilen hadislerde şöyle bir müjde verilmiştir: Bir grup insanı Allah-u Teâlâ, kabir sıkma-sından ve berzah azabının korkusundan emniyete alır: Birincisi telkin edilenlerdir. Herhâlde kastedilen defnedildikten sonra yapılan üçüncü telkindir. Yahya İbn Abdullah dedi ki:

Hz. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle duydum: “Neden Ölülerinizin Nekir ve Münker’i görünce amanda olmalarını sağlamıyorsunuz?” Dedim ki: “Ey Mevlâm, ne yapalım?” Buyurdu: “Ölü def-nedildikten sonra velisi mezarının başında kalsın. Ağzını mezarın baş tarafına yaklaştırsın, son-ra yüksek sesle ona telkinde bulunsun ve şunları söylesin: ‘Ya fulanebne fulan, hel ente ale’l-ehdil-lezî fâreqtenâ aleyhi min şehâdeti en lâ ilâhe il-lallahu vehdehû lâ şerîke leh ve enne Muham-meden sallallahu eleyhi ve alihî ebduhû ve resu-luh, Seyyudü’n-Nebiyyîn ve Hâtemü’l-Murselîne ve enne Aliyyen Emir’el-Mu’minin ve Seyyid’el-Vasiyyîn… Ve enne mâ câe bihî Muhammedun haqqun ve enn’el-mevte heqqun ve enn’el-ba’se haqqun ve ennellahe yeb’esu men fil qubûr.’ Sonra Münker, Nekir’e ‘Gidelim; zira ona hücceti tel-kin ettiler.’ der.”[7]

(Birinci telkin ölüm sırasında, ikincisi defin sırasında mezara konulduktan sonra okunur.)

Şimdi, kimse “Ölü ne anlar?” demesin. Önceden de dediğimiz gibi ruh, hazırdır; bizden daha iyi işitir. Yine demeyin “Arapça bilmez.” Buradan göçen herkes için bütün diller birdir. Buradaki sınırlılık orada yoktur.

Korunmada olanlardan bir grup da, perşembe günü öğle vaktiyle Cuma gününün öğlesi arasında ölenlerdir. Çünkü rahmetin inmesi sırasında, Allah’ın geniş rahmetinden faydalanırlar. Bu, Allah’ın lütuflarındandır. Bu vesile ile kulunu kendi lütfüne mazhar kılar. Ölünün koltukları altına iki çubuk koymak, vaat edilmiş olan kabir azabını önleyen şeylerdendir. Bunların hurma dalından olması daha iyidir. Tabi ki yaş olmalıdır. Vesâi-lü’ş-Şia kitabının 17. babında, bu konuda rivayetler nakledilmiştir. Onlardan birisi de, İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s) nakledilen şu hadistir:

İki çubuk yaş olduğu müddetçe, ölü azap gör-mez; sonrasında da ona azap ve hesap yoktur inşallah.

Kırk veya daha çok kişinin, ölünün iyi birisi olduğuna şahadet etmesi ve ölü için mağfiret dilemesi de bunlardandır.

Envârü’n-Nu’manniyye’de, İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle bir hadis nakledilmiştir:

Ölünün yanında kırk kişinin hazır bulunması ve “Allahumme innâ lâ ne’lemu minhu illâ hay-ran” (Allah’ım, biz onda, iyilikten başka bir şey görmedik) demesi durumunda, Allâh Teâlâ buyurur ki: “Onun için ettiğiniz şahadeti kabul ettim; sizin bilmediklerinizi de bağışladım.”

Yine Hz. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle bir hadis nakledilmiştir:

Benî İsrâil’de bir âbid vardı. Allah, Hz. Davu-d’a (a.s) onun riyakâr olduğunu vahyetti. Ölünce Hz. Davut (a.s), onun cenaze merasimine gitmedi. Diğerleri geldiler, kırk kişi ona namaz kıldılar. “Ey Allah, biz onda iyilikten başka bir şey görmedik. Sen onu daha iyi tanıyorsun; öyleyse onu bağışla!” dediler.

Onu guslettikleri sırada da kırk kişi yine, aynı şeyleri söylemişlerdi. (Çünkü onun gerçek yüzünü bilmiyorlardı.) Hz. Davud’a (a.s) vahiy indi: “Neden ona namaz kılmadın?” Dedi ki: “Ya Rab-bi, bana bu âbidin riyakâr olduğunu haber verdiğinden dolayı.” Nida geldi: “Doğrudur, ama bir grup onun iyi olduğuna şahadet ettiler. Biz de onayladık ve onu bağışladık.”

Bu da Allah’ın fazlından bir örnektir ki, hak etmediği hâlde kulundan azabı kaldırıyor.

Bu bakımından sâlihler, önceden kefenlerini hazırlarlar. Bu, özellikle eskiden çok yaygındı. Mümin dostlarından, kendileri hakkındaki şahadetlerini kefenlerinin üstüne yazmalarını isterlerdi.

Muhaddis Cezâirî’nin nakline göre, Merhum Allâme Meclisî, müminlerden istiyordu ki, Hz. Hüseyin’in tür-betiyle onun kefeninin üzerine imanına şahadet ettiklerini, yazsınlar. Onlar da “lâ reybe fî imânihî” (imanında hiç şüphe yoktur) diye yazıyorlardı ve kendi adlarını da altına yazarak mühür basıyorlardı.

Çok tesirli olan şeylerden birisi de, Hz. İmam Hüseyin’in (a.s) türbetinin mezara ve kefene konulması ve alın ile avuçlara sürülmesidir.

Berzah ve kıyamette şahsa faydası olan şeylerden biri de, ölen kimseden niyabeten bu dünyada yapılan hayırlı ameller ve sevabının ona hediye edildiği şeylerdir. Birinci derecede kul hakkının ödenmesi, yerine getiremediği namaz, oruç, vb. ibadetlerin kazasıdır. Aynı şekilde boynuna farz olduğu hâlde haccını yapmadan ölmüşse, haccını niyabeten yerine getirirler.

Yine Allah yolunda O’nun adına sadaka vermek, dua etmek, mağfiret dilemek onun için çok faydalıdır. Bu konudaki hadisler oldukça fazladır. Rivayetlerin özeti şudur:

Her kim bir ölü için namaz, oruç, hac, sadaka ve.. yerine getirirse, bunların sevabını Allah ölüye ulaştıracak, bunun birkaç katını da kendisine verecektir.

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

Bazen ölü kabir azabındayken, birden kendisine bir ferahlık gelir. Ona derler ki: “Bu, sana filan şahsın gönderdiği bir hediyedir.”

İnfakın bazı dereceleri çok büyüktür; ölüye gönderildiğinde ölü büyük bir mükâfat elde eder. Bu konuda, Vesâil kitabında İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle bir hadis vardır:

Allah Cebrail’e, yetmiş bin melek ile o meyyitin kabrine doğru gitmelerini emreder. Her birinin elinde cennet nimetlerinden bir tepsi vardır. Ona, “Selâm sana ey Allah’ın dostu! Bunlar filan oğlu filanın sana gönderdiği hediyelerdir.” Ve böylece kabir aydınlıkla dolar. Allah, cennette ona bin şehir, bin huri verir ve bin hacetini yerine getirir.

Câmiü’l-Ahbâr kitabında Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Ölülerinize hediye gönderin!” “Ölülerin hediyesi nedir?” diye sorulduğunda buyurdu ki: “O, sadaka ve duadır. Müminlerin ruhları her cuma gecesi gökyüzüne, kendi evlerinin önüne gelirler. Hazin bir sesle ağlayarak şöyle feryat ederler: Ey ailem, ey çocuklarım, ey annem ve babam, ey akrabalarım, Allah size rahmet etsin, (dünyada) elimizde olan ama şimdi sorgu ve azabı bize, fay-dası ise başkalarına (dünyadaki mirasçılara) ait olan şeylerden dolayı bize acıyın. Bize merhamet edin, bir dirhem, bir parça ekmek sadaka vermekle, bir elbise giydirmekle; böyle yapın ki Allah da size cennet elbisesi giydirsin…”

Berzah Nerededir?

Bazılarının aklına şu soru gelebilir: “Berzah âlemi bu ayrıntılarıyla nerededir?”

Tabi ki bu suali cevaplandırmaya akıl güç yetire-mez. Ancak rivayetlerde bazı benzetmeler yapılmıştır. Bütün dünya âlemi, yeriyle göğüyle berzah âlemi karşısında çölde küçük bir halka gibidir. İnsan dünyada olduğu müddetçe elmadaki kurtçuk ya da anne karnındaki çocuk gibidir. Ölünce özgür olur. Tabi ki başka bir yere gitmez, varlık âleminin içindedir, ama sınırlaması yoktur, zamanı ve mekanı yoktur. Bu şeyler buraya (madde ve tabiat âlemine) aittir.

Eğer anne karnındaki çocuğa deseler ki: “Senin yaşadığın yerin dışında bir âlem var ki, anne karnı onun karşısında bir hiçtir.” Çocuk bunu yine de anlayamaz, idrak edemez. Biz de duyu organlarımızla etrafımızı algıladığımızdan dolayı sonraki âlemleri tam anlamıyla idrak etmemiz mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’de bu-yuruyor ki:

Hiç kimse Onlar için hangi göz aydınlığının (göz aydınlığına vesile olacak şeyin) hazırlandığını bilmez.[8]

Evet, idrak edemiyoruz ama Sadık, doğru habercinin söylediği şeyleri doğruluyor, tasdik ediyoruz. Berzah âlemi, bu âlemi ihata etmekte, kapsamaktadır. Tıpkı bu âlemin anne rahmini kapsadığı gibi.

Ruhlar Birbirleriyle Dost Olurlar

Esbağ İbn Nübâte diyor ki:

Mevlâm Emirü’l-Müminin’i (a.s) Kûfe şehrinin kapısında gördüm. Sahraya doğru durmuş, birisiyle konuşuyormuş gibiydi; ama kimseyi göremiyordum. Ben de durdum. Bir müddet geçtikten sonra yoruldum ve oturdum. Sonra kalktım fakat İmam Ali (a.s) ayaktaydı ve hâla konuşuyordu. Dedim ki:

– Ya Emir’el-Müminin, kiminle konuşuyorsun?

Buyurdu ki:

– Müminlerle konuşuyorum.

– Müminlerle mi?!

– Evet, dünyadan göçmüş olanlar buradadırlar.

– Ruh mudurlar, yoksa ceset mi?

– Ruhturlar; onların nasıl da toplanıp birbirleriyle dostluk kurduklarını, konuştuklarını, Allah’ın nimetini yad ettiklerini keşke görseydin.

Vâdiyu’s-Selâm, Ruhların Yeridir

Diğer hadislerde dünyanın doğusunda ve batısında ölen her müminin ruhunun Misalî kalıba yerleşip, Vâdi-yü’s-Selâm’da zahir olduğu bildirilmiştir. Vâdiyü’s-Se-lâm, İmam Ali’nin (a.s) türbesinin etrafındadır. Başka bir deyişle Necef-i Eşref, Yüce Melekût’dan bir görüntüdür.

Kâfirlerin ruhlarının yerleştiği yer ise Berehût Çölüdür. Burası, Yemen’de kurak bir vadidir. Ne bir bitki vardır, ne de bir kuş uçar. Burası Süflî Melekut’un zuhur ettiği yerdir.

İmam Ali’nin (a.s) hem civarlığının ehemmiyeti hak-kında işittiğiniz şeyler, bedenî yakınlık ve komşuluk değil, ruhanî yakınlıkla ilgilidir. Ali (a.s) ile yakınlık, ilim ve amel iledir, hatta insanın bedeni ondan uzaklarda olsa dahi. İnsan işlediği her günah oranında Ali’den (a.s) uzaklaşır.

Eğer ruh Ali’ye (a.s) yakın olur ve beden de Necef’te defnolursa, bu büyük bir saadettir. Ama Allah göstermesin, bir kimse ruhen Ali’den uzak olursa, bedeni Ne-cef’te defnedilse dahi, ruhu Berehût Vadisi’nde azap görecektir!

Öyleyse ruhanî bağı güçlendirmek gerekmektedir. Tabi ki Vâdiyü’s-Selâm’da defnedilmek de tesirsiz değildir. Zira bu, Emirü’l-Müminin’in (a.s) inayetine bir tür tevessülü ifade etmektedir.

Medinetü’l-Meâciz adlı kitapta şöyle geçer:

Muttakilerin mevlâsı Ali (a.s), ashaptan bir grup ile Kûfe kapısının arkasında oturuyorlardı. İmam (a.s) bir yere doğru baktı ve buyurdu ki: “Benim gördüğüm şeyi siz de görüyor musunuz?” Dediler ki: “Hayır, ya Emir’el-Müminin!”

Buyurdu ki: “İki kişiyi görüyorum; bir cenazeyi, bir devenin üzerine bindirmiş buraya doğru getiriyorlar. Buraya ulaşıncaya kadar üç gün yolu vardır.” Üçüncü gün İmam Ali (a.s) ve ashabı, getirilen cenazeyi görmek için oturup beklediler. Uzaktan bir deve göründü. Devenin üstünde bir cenaze vardı. Yuları birisinin elindeydi. Birisi de arkasından geliyordu. Yaklaştıklarında İmam A-li (a.s) onlara şöyle sordu: “Bu kimin cenazesidir? Siz kimsiniz ve nereden geliyorsunuz?” Dediler ki: “Biz Yemenliyiz, bu da babamızın cenazesidir. Babam bizlere cenazesini Irak’a getirip Kûfe şehrinin Necef civarına defnetmemizi vasiyet etti.” İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Bunun sebebini kendisinden sordunuz mu?” Dediler ki: “Evet, Babamız bize diyordu ki, orada öyle biri defnedilecek ki o isterse bütün mahşer ehline şefaat edebilir.”

Ali (a.s) buyurdu: “O, doğru söylemiştir.” Sonra iki kere şöyle buyurdu: “Allah’a ant olsun ki o insan benim!”

Kısacası, açıktır ki, kendisini İmam Ali’nin (a.s) tür-besi civarına ulaştıran ve O’na tevessül eden birisi, mutlaka o İmam’ın himayesine mazhar olur.

Ruhun, Kabre İlgisi Fazladır

Muhaddis-i Cezâiri, Envârü’n-Nu’mâniye adlı kitabında şöyle diyor:

Eğer desen ki: Ruhlar, misalî kalıpta Vâdi-yü’s-Selâm’dadırlar; öyleyse neden İslâm’da mezarlık ziyareti özellikle vurgulanmıştır? Orada olmadıkları hâlde bunun ne anlamı var?

Cevaben şöyle derim: İmam Cafer Sadık’tan (a.s) rivayet edilmiştir ki; ruhlar Vâdiyü’s-Se-lâm’da olmasına rağmen, onlara ait mezarların bulunduğu yerlere bilgisel ihataları vardır. Ziyaret edenleri bilirler. Ve İmam (a.s), ruhları güneşe benzetmiştir; Güneş yeryüzünde olmadığı hâlde ışığı Dünya’nın her yerini kaplamaktadır.

Hakir der ki: Güneş ışığının aynanın olduğu yerde diğer yerlerden daha fazla olduğu gibi, ruhun da mezarına olan teveccüh ve ihatası diğer yerlerden fazladır. Zira yıllardır beraber olduğu ve vesilesiyle kemallere ve mutluluklara ulaştığı bedene tabi ki ilgisi olacaktır.

Bu beyandan “Masum İmam her yerde hazırdır, kabrinin ziyaretine gitmeye ne gerek var?” sorusunun cevabı da anlaşılmaktadır.

Şüphe yoktur ki, İmamların ve din büyüklerinin kabr-i şerifleri, sürekli olarak onların şerif ruhlarının teveccüh odağı, Allah-u Teâlâ’nın rahmet ve bereketinin indiği yer ve meleklerin gelip gittikleri mekanlardır.

Bu büyük insanlardan tam manasıyla faydalanmak isteyen birisi, bu mübarek mekanlardan uzak durmamalı, her ne pahasına olursa olsun oralara kendini ulaştırmalıdır.

Başka Bir Şüphe ve Cevabı

Bazıları zayıf bir şüpheyi gündeme getirip şöyle diyorlar: “Ruh ölümden sonra, latif bir bedene (misalî beden) taalluk ettirilir. O, bugünkü bedenimiz gibidir. Onunla sevabın ve günahın karşılığı görülür. İnsan maddî bedenle ibadet ettiği hâlde, neden misalî bedene yaptıklarının karşılığı verilir?”

Bu soruya birkaç cevap verilebilir:

1) Merhum Meclisî’nin (r.a) beyan ettiği gibi, misalî beden, somut, dışsal bir varlık değildir ki ölümden sonra kabrine getirilsin ve ruha, “Ey ruh hazretleri, buyurun şu bedenin içine girin!” densin! Aksine Misalî beden, şu anda da (ölümden önce) insanla beraberdir.

Her ruh iki bedene sahiptir: Maddî olmayan beden ve maddî beden. İbadet ve günah her ikisiyle de yapılır. Uykuda bu konu daha iyi anlaşılabilir. Rüyada görülen şeyler maddî değildir. Hiçbir boyutu yoktur. İşte rüyada gördüklerini bahsettiğimiz misalî, latif, yani maddî olmayan beden ile yaşar; yürür, konuşur, bir anda doğuya, batıya gider; sınırlılık yoktur. Bu bakımdan “misalî beden” her zaman insanla beraberdir, fakat öldükten sonra tamamen cismanî bedenden ayrılır.

Allâme Meclisî’nin bu sözleri gerçekten muhakkikçe sözlerdir ve buna birçok delil de vardır.

2) İkinci bir cevap da şu olabilir: İnsan ruhu, ölümden sonra tıpkı dünyevi bedeni gibi şekillenir. Dışsal bedene bağlılığı olmadan sadece dünyadaki şekliyle, sûretiyledir. Siz buna “misalî beden” deyin veya “berzahî sûret” veyahut da “ruh” deyin fark etmez. Latif olduğundan dolayı maddî göz onu göremez.

Kısacası dünyada günah ya da sâlih amel yapan ruh idi. Aynı ruh da karşılığını görür; azap çeker ve ya ni-metlenir.

Şimdi bunun nasıl olacağını inceleyeceğiz:

Kur’ân’da Berzah Azabı ve Mükâfatı

1- “Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet geldiği gün Firavun’un adamlarını azabın en ağırına sokun denilir.”[9]

Kur’ân-ı Mecîd’de berzah azabına delalet eden ayetlerden birisi Firavun hakkındaki bu ayet-i şerifedir. Fi-ravun ve adamları boğulup, öldüklerinden beri sabah akşam ateşe sunulmaktadırlar. Bu, kıyamete kadar sürecek, kıyamette ise daha şiddetli bir azaba uğratılacaktır. İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:

Kıyamette sabah akşam yoktur. Bu, berzaha aittir.

Resulullah’tan (s.a.a) rivayet edildiğine göre, berzahta insana her sabah ve akşam kıyametteki yeri gösterilir; cehennemlik ise oradaki yerini, cennetlik ise oradaki yerini gösterirler ve “Bunlar, senin kıyamette ki yerin” derler.

2- “Bedbaht olanlar cehennemdedirler. Onlar için orada ah edip inleme vardır. Gökler ve yer orada durdukça orada kalıcıdırlar. Rabbin şüphesiz her istediğini yapar. Onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar, hep orada kalacaklardır. Kesintisiz bir lütuf olarak…”[10]

İmam Cafer Sadık’tan (a.s) rivayet edildiğine göre, bu ayet berzahla ilgilidir. Burada bahsedilen, berzah cehennemi ve cennetidir. Zira, kıyamette (şimdiki) gökyüzü yoktur (gök yarıldığı zaman!) ve yeryüzü de değişecektir, şimdiki yeryüzü olmayacaktır.

3- “Gir cennete denir (ona). Der ki: “Keşke kavmim bilselerdi Rabbimin beni bağışladığını ve ikram olunanlardan kılındığımı.”[11]

Bu ayet, Firavunların içindeki mümin, Habib-i Nec-câr hakkındadır. Kavmini, peygamberleri takip etmeye çağırdıktan sonra onu tehdit ettiler. (Yasin suresinin tefsirinde zikredildiğine göre.) Ve sonunda idam ettiler. Ta ki Allah’ın mükâfatı ulaştı ve dedi ki: “Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilselerdi!”

Burada Allah-u Teâlâ’nın buyurduğu “Gir cennetime” ayetindeki cennet, İmam’ın (a.s) da buyurduğu gibi berzah cennetidir. Başka rivayetlere göre aşağı cennet (el-Cennetü’d-Dünya) dünyevî cennettir. Yani kıyamet cen-netinden makam olarak daha aşağı olan cennet diye tabir edilmiştir.

Kısacası, ayet-i kerimenin zahiri şudur ki: Firavu-n’un soyu tarafından şehit edilen mümin, berzah cennetine girdi. Kavmi henüz dünyada yaşamakta olduğundan dolayı demek istedi ki: “Keşke kavmim, Rabbimin beni nasıl nimetlerle nasiplendirdiğini bilselerdi; böylece tövbe eder, Rab’lerine dönerlerdi.”

4- “Zikrimden yüz çeviren için dar bir yaşantı vardır ve kıyamet günü onu kör olarak haşr ederiz.”[12]

Müfessirlerin çoğu, ayetteki “dar yaşantı” tabirinin kabir ve berzah azabına işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu mana İmam Zeynelâbidin’den (a.s) de nakledilmiştir.

5- “Ta ki onlardan birine ölüm gelip çatınca, der ki: ‘Rabbim, beni dünyaya geri döndürün, ümit ederim ki terk ettiğim dünyada sâlih amel işlerim.’ Hayır asla! Bu, faydası olmayan bir sözdür. Ve onların arkasında geri döndürülecekleri güne kadar berzah vardır.”[13]

Bu ayet açıkça gösteriyor ki, dünya hayatından sonra ve ahiret hayatından önce, insanın başka bir hayatı vardır. İnsanın iki hayatını birbirine bağlayan bu hayat, berzah âlemidir.

6- Berzah cennetiyle ilgili ayetlerden birisi de Fecr Suresi’nin son ayetleridir:

“Ey nefs-i mutmainne, dön Rabbine razı olmuş ve razı olunmuş olarak; gir kullarımın arasına, gir cennetime.”[14]

Buradaki cennet, berzah cenneti olarak tefsir edilmiştir.

Başka ayetler de vardır ki açık veya kinaye yoluyla berzah cenneti veya cehenneminden bahsetmektedir. Kısacası, söz konusu ayetler ve diğer bir çok ayet üzerinde düşünüldüğünde anlaşılıyor ki, insan ruhu bedenden ayrı bir hakikattir, ama aralarında bir çeşit birleşme söz konusudur. Ruh, irade ve şuur vesilesiyle bedeni yönetir. İnsanın şahsiyeti, bedeni değil ruhu sayesindedir. Beden, ölümle ortadan kalkar, organlarının dağılmasıyla fani olur. Ama insanın asıl hakikati ve şahsiyeti olan ruh, ölümden sonra yaşamaktadır. Ebedî bir hayat içerisinde seyretmektedir. Ya mutlu bir şekilde ya da mutsuz, azap görür bir hâlde. Kurtuluşu veya bedbahtlığı, bu dünyadaki nefsanî melekelerine ve amellerine bağlıdır; fiziksel özelliklerine ve toplumsal konumlarına bağlı değildir. İslâm filozofları, ruhun bedenden ayrı bir hakikat olduğunu, ölümle yok olmadığını, bedenin yapısıyla ruh yapısının tamamen farklı olduğunu ispat etmek için akli deliller getirmişlerdir. Aslında Allah’ın, Resulü’nün (s.a.a) ve İmamların (a.s) sözlerinden sonra bu delillere gereksinimiz yoktur. Bu konu bizim için gündüzden daha aydınlıktır.

Hadislerde Berzah Mükâfatı ve Azabı

Berzah âlemiyle ilgili hadisler çoktur. Burada bir bunlardan birkaçıyla yetiniyoruz. Bihâru’l-Envâr’ın 3. cildinde Ali İbn İbrâhim Kummî’nin tefsirinden, Hz. Emirü’l-Mümin Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

Ademoğlu, dünyanın en son gününde ve ahi-retin ilk gününde malı, evladı, ameli kendi karşısında şekillenir. Malına dönerek: “Allah’a yemin olsun ki ben sana hırslı ve cimri idim. Şimdi benim sendeki payım nedir?” Mal der ki: “Kefenin kadar benden al.” Çocuklarına dönerek der: “Allah’a yemin olsun ki, sizleri seviyordum; sizlerin yardımcısıydım. Sizdeki payım nedir?” Derler ki: “Seni mezarına götürür defnederiz.” Sonra ameline dönerek, “Allah’a yemin olsun ki, sana karşı itinasızdım ve bana ağır geliyordun. Senden bana nasip olan nedir?” der. Ameli şöyle cevap verir: “Allah’ın huzuruna götürülene kadar ben kabir ve kıyamette seninle birlikte olacağım!”

Eğer insan Allah’ın dostuysa, amel çok güzel bir suretle onun yanına gelir, “Müjdeler olsun sana, ferahlık, rahatlık, nimetler cennetine hoş geldin” der. Adam sorar: “Sen kimsin?” “Ben, senin sâlih amelinim, der. Dün-yadan cennete doğru hareket et.” O, kendine gusül ve-reni tanır. Kendi cenazesini taşıyanlara çabuk olmala-rını söyler. Kabre konulduğu zaman, kabrin imtihan edicileri olan iki melek gelir. Onlar, kıllarını çekerler, yeri dişleriyle ayırırlar, sesleri yıldırım sesi gibidir. Gözlerinden şimşek gibi ışıklar çakar. Ona “Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin nedir?” diye sorarlar. “Rabbim, Allah’tır” der. “Peygamberim Muhammed (s.a.a), dinim İslâm’dır.” der. Melekler derler ki: “Allah, seni sevdiğin ve razı olduğun şeyde sabit kılsın.” Bu, Allah’ın sözüdür: “Allah, iman edenleri dünya ve ahiret hayatında sabit söz ile sabit kılar.”[15] Sonra kabrini göz alabildiğince genişletirler. Cennetten ona bir kapı açarlar ve derler ki: “Buyur göz aydınlığıyla, tıpkı mutlu bir genç gibi.” Bu, Allah’ın buyurduğu sözdür: “Cennet ashabının mekanları en hayırlıdır. Dinlenecekleri yer çok daha güzeldir.[16]

Ama eğer Allah’ın düşmanı olursa, ameli en pis elbiselerle, en pis kokularla onun yanına gelir ve der ki: “Cehennemin yakıcı suyu ve cehenneme girişinden dolayı eyvahlar olsun sana!” O, kendine gusül vereni görür ve cenazesini taşıyanlara geç götürmeleri için yemin verir. Onu kabre koyduklarında kabrin imtihan edici melekleri gelirler. Kefenini ondan alırlar. “Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin nedir?” diye sorarlar. “Bilmiyo-rum” der. “Bilmeyesin, hidayet olmayasın” derler. Sonra ona demir asayla öyle bir vururlar ki; insan ve cinden başka her yaratık dehşete düşer. Sonra ateşten bir kapıyı onun yüzüne açarlar. Ona, “En kötü bir hâl ile uyu” derler. Sonra çok dar bir yere bırakırlar. Mızrağın ucunun girdiği yer gibidir. Öyle bir sıkılmaya uğrar ki beyni, tırnaklarıyla tırnak etlerinin arasından çıkar. Allah, yeryüzünün haşerelerini ona musallat eder. Bu durum, Allah onları kabirlerinden çıkarıncaya kadar devam eder. O kadar büyük azaptadır ki kıyametin kopmasını ister.

Ayrıca, Şeyh Tûsî’nin İmam Cafer Sadık’tan (a.s) naklettiği bir hadisin sonunda İmam (a.s) şöyle buyuruyor:

Allah, ölünün ruhunu alır. Onu aslî (dünyadaki) sureti gibi bir suretle cennete gönderir. Orada yerler, içerler. Yeni biri geldiği zaman oradakileri dünyadaki suretleriyle tanır.

Başka bir hadiste ise şöyle buyurur:

Müminler birbirleriyle görüşürler. Birbirlerine sorular sorarlar. Birbirlerini tanırlar. Birisini gördükleri zaman derler ki; evet bu filan adamdır.

Bir başkasında da şöyle buyurmuştur:

Ruhlar, beden sıfatlarıyla cennet bahçelerinden bir bahçede birlikte olurlar. Birbirlerini ta-nırlar, birbirlerine sorular sorarlar. Yeni bir ruh içlerine gelince, “Onu serbest bırakın, derler. Zira büyük bir korkudan çıkıp bize doğru geliyor.” Sonra ona, “Falan kimse ne oldu?” diye sorarlar. Eğer “Ben geldiğimde o yaşıyordu.” derse, kendi yanlarına geleceklerini düşünerek ümitlenirler. Ama eğer ölmüştü derlerse, aşağı düştü derler (yani buraya gelmediğine göre muhakkak berzah cehennemine gitmiştir.)

Bihâru’l-Envâr’ın 3. cildinde ve el-Kâfî’de nakledilen başka bir hadisin özeti şöyledir:

Berzah âleminde ruhlar, akrabalarının ziyaretine giderler; bazıları her gün, bazıları iki gün-de bir, bazıları da iki cumada bir, ayda bir, bazısı da yılda bir defa. Bu farklılık onların makamlarının darlık ve genişlik durumuyla ilişkilidir.

Rivayette müminin iyilikten ve mutluluğuna sebep olacak şeylerden başka bir şey görmediği ve müminin ruhunun rahatsız olacağı şeyin ondan saklı tutulduğu bildirilir.

Berzahtaki Kevser Havuzu

Bir çok kitapta[17] rivayet edildiğine göre, Abdullah İbn Sinan Hz. Ebû Cafer’den (a.s) Kevser havuzunu sordu. İmam (a.s) buyurdu:

“Uzunluğu Busrâ’dan Yemen’in sonuna kadardır.” Abdullah şaşırdı. Bunun üzerine İmam (a.s), “Onu sana göstermemi ister misin?” diye sordu. Abdullah, “Evet, ey Mevlâ’m!” dedi. İmam, onu Medine’nin dışına çıkardı ve “Ayağını yere vurarak yere bak” dedi. Abdullah diyor ki: “İki tarafı da görülmeyen bir nehrin ortaya çıktığını gördüm. Ada gibi bir yerdi. Öyle bir nehirdi ki, bir tarafında kardan daha beyaz bir su ve diğer taraftan da kardan daha beyaz süt akıyordu. O ikisinin ortasından ise Yakut renkli ve latif bir şarap nehri akıyordu. Hiç öyle bir yer görmemiştim. Dedim ki: “Sana feda olayım, bu nehir nereden çıkıp geliyor.” “Bunlar, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de bahsettiği ‘Sütten bir kaynak ve şaraptan bir kaynaktır ki bu nehirde akıyor.’ buyruğudur.” buyurdu.

Nehrin iki tarafında ağaçlar vardı. Her ağacın yanında saçları başlarından aşağı dökülmüş huriler oturmuştu. Sonra İmam, onlardan birinin yanına gitti ve su vermesini istedi. Önce Hazret içti ve sonra bana uzattı. Şimdiye kadar bu yumuşaklıkta ve bu lezzetlikte bir şey içmemiştim.

Dedim ki: “Bugün gördüğüm şeylerin benzerini asla görmemiştim ve böyle şeylerin olabileceğini de asla zannetmiyordum.” İmam buyurdu: “Bu, Allah’ın bizim Şii’lerimize hazırladığı en küçük şeydir. Ölünce ruhunu bu nehrin kıyısına getirirler. Buranın bağlarında gezip dolaşır ve nimetlerinden faydalanırsın. Düşmanımız ölünce de ruhunu Berehût vadisine götürürler. Orada sürekli bir azap içerisindedir. Öyleyse bu vadiden Allah’a sığının.”

Berzah cennetini bu dünyada görenlerden bazıları da Hz. Hüseyin’in (a.s) ashabıdır. Âşûrâ gecesi İmam (a.s) onlara berzah cennetini göstermiştir. Bihâru’l-En-vâr’ın 2. cildinde İmam Bâkır’dan (a.s) şöyle rivayet edilir:

Ölen her mümine son nefesinde Kevser havuzundan ve her kâfire de cehennemin kaynar suyundan tattırılır.

Berehût, Berzah Cehenneminin Mazharıdır

Söylediğimiz gibi Vâdiyü’s-Selâm, saadete ermiş ruh-ların zuhur ve toplanma yeridir. Kuru, susuz, bitkisiz bir çöl olan Berehût ise kirli ve habis ruhların azap görme yeridir. Konunun aydınlanması için bir hadis zikrediyorum:

Bir gün adamın biri Resulullah’ın (s.a.a) meclisine geldi. Korkuyor gibi görünüyordu… Korkunç bir şey gördüğünü söyledi. Allah Resulü ne gördüğünü sorunca, dedi ki: “Karım, şiddetli bir şekilde hastaydı. Bana Berehût’ta bulunan bir kuyudan su getirip içirirsem iyi olacağını söylediler. (Bazı deri hastalıkları kaynak suyuyla iyileşebiliyor).

Bunun üzerine hazırlandım. Yanımda su tulumu ile, suyu tuluma doldurmak için bir de bar-dak alarak oraya gittim. Korkunç bir çöldü. Çok korkmama rağmen direndim; kuyuyu arıyordum. Birdenbire yukarıdaki bir şeyden zincir sesi gibi bir ses geldi. Sonra o şey aşağı geldi. O şeyin bir insan olduğunu gördüm. “Su ver bana, helâk oldum!” diye sesleniyordu. Başımı kaldırıp ona su kadehini vermek istediğimde, boynunun zincirli olduğunu gördüm. Suyu uzatınca, onu hemen yukarı çektiler. Öğle vakti tekrar geldi. Susuz ol-duğunu bana bildirdi. Ona su vermek isteyince, onu yine yukarı çektiler. Üçüncü kez aynı olay tekrarlandı. Sonra tulumun ağzını bağladım. Kor-karak senin yanına geldim. Bu gördüklerim nedir acaba?”

Resulullah, (s.a.a) cevabında şöyle buyurdu: “O, Kâbil’dir; kıyamet gününe kadar orada azap görecektir; ta ki ahirette cehennem azabına uğrayana kadar!”


[1]– Rahmân , 19-20 

[2]– Müminûn, 100

[3]– Âl-i İmrân, 179

[4]– Rivayetin devamı şöyledir: “Amcamdan sordum, burada makbul olan şeyler nelerdir?” Dedi ki: “Burada (dünyada yapılmış) üç amel çok işe yarar: Birincisi susamış kimseye su vermek, ikincisi sana ve Ehlibeyt’ine salavat getirmek, üçüncüsü Ali İbn Ebî Tâlib’i sevmek.”

[5]– Kehf, 7

[6]– Dârü’s-Selâm, c.1, s.247

[7]– Tercümesi: “Ey filan oğlu filan, acaba sen bizden ayrılırken, hiçbir şeriki olmayan tek Allah’ın bir olduğundan, Allah’ın selâm ve salâtı ona ve Ehlibeyt’ine olsun Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi, peygamberlerin efendisi ve elçilerin sonuncusu olduğundan, Müminlerin Emiri Ali’nin vasilerin efendisi olduğundan… Muhammed’in getirdiklerinin hak olduğundan, ölümün hak olduğundan, tekrar dirilmenin hak olduğundan ve Allah’ın kabirlerdekileri yeniden dirilteceğinin hak olduğundan ibaret olan ahit üzere misin?” (Vesâilü’ş-Şia, Kitâb’ut -Tahâret, 35. bab)

[8]– Secde, 17

[9]– Mu’min, 46

[10]– Hûd, 106-108

[11]– Yâsîn, 26-27

[12]– Tâhâ, 124

[13]– Müminûn, 99-100

[14]– Fecr, 27-30

[15]– İbrâhim, 27

[16]– Furkân, 24

[17]– el-İhtisâs, Besâir’üd-Derecât, Bihâru’l-Envâr, c.3, s.152, Meâlim’üz-Zülfâ vs.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*