23 – Cenabı Hakkın Lütuf ve İnayeti

Tunus’un güneyinde yer alan bir köyde bir düğün merasimi esnasında bir araya gelen hanımlar bir karı ve kocadan söz ettiklerinde, onların içinde bulunan yaşlı bir hanım şaşırarak: “O hanım, o erkekle nasıl evlenmiş olabilir?” demişti. Nedenini sorduklarında ihtiyar hanım, onların her ikisine de kendisinin süt vermiş olduğunu ve bu yüzden onların süt kardeşi olduklarını söylemiş.

Bunu duyan hanımlar, olayı kocalarına anlatmış ve mesele böylece büyümüş.

Kızın babası, kızına dadılık yapan o hanımın süt vermiş olduğunu tasdik etmiş. Bunun üzerine kız ve oğlan tarafları arasında kıyamet kopmuş, her biri diğerini bu evlilikten sorumlu tutmaya başlamış ve aralarında çıkan çatışmada ellerine geçen taş ve sopayla birbirlerine saldırmışlar.

Özellikle bu evlilikten on yıl kadar bir süre geçmiş ve eşlerin bu evlilikten üç çocukları da var imiş.

Kadın bu haberi duyar duymaz babasının evine kaçmış ve üzüntüden yemek bile yemezmiş. Hatta böyle bir hadiseye tahammül edemediğinden intihar etmeye de kalkışmış. Biçare nasıl tahammül etsin ki habersizce kendi (süt) kardeşi ile evlenmiş ve ondan çocuğu da olmuş.

Kabileler arasında çıkan kavga sırasında her iki taraftan birkaç kişi yaralanmıştı. Ama ihtiyarlardan biri ortaya girip geçici olarak olayı yatıştırmış. Onlara ulemanın yanına giderek bu konuda fetva almalarını nasihat etmiş.

Onlar da büyük şehirlere gelip bu olayı halletmek için birçok âlime başvurmuşlar; ama sordukları her âlim onların hemen birbirlerinden ayrılmaları gerektiğine ve artık evlenmelerinin haram olduğuna fetva vermiş ve bu evliliklerinin kefareti için de ya bir köle azat etmeleri lazım geldiğini yahut iki ay peş peşe oruç tutmaları gerektiğini söylemiş.

Sonunda Kafse şehrine gelip buranın hocalarına da sor-muşlar; ama yine aynı fetvayı almışlar. Çünkü Mâlikî mezhebine göre hatta bir damla süt emmek bile süt baba annesi ve süt kardeşi olmak için yeterlidir.

İmam Malik, sütü şarap ile kıyas edip, insanı sarhoş eden şeyin çoğunun haram olduğu gibi azının da haram olduğuna, yani şarabın hem çoğunun hem de azının haram olduğuna istinat ederek onun gibi süt emzirmenin de bir damla bile olsa süt yoluyla mahremliğin oluşmasına sebep olacağını söylemiştir.

Bir adam onları bir tarafa çekip benim evimin adresini veriyor ve diyor ki:

− Bu gibi konuları Ticanî’den sorun; çünkü onun tüm mezhepler hakkında bilgisi vardır. Ben kaç defa onun bu hocalarla tartıştığına, hepsini güçlü delillerle mağlup ettiği-ne şahit olmuştum.

Kadının kocası gelip meseleyi bana söyleyince ben onu kendimle birlikte kütüphaneye götürdüm. O tüm olayı başından sonuna kadar teferruatıyla bana anlattı ve dedi ki:

− Efendim! Benim hanımım intihar etmek istiyor, çocuklarımız sahipsiz kalmış, bizim hiçbir çaremiz kalmamıştı ki senin adresini verdiler. Bu kadar kitabı senin yanında görmem, kalbime bir aydınlık ve ümit saldı. Belki siz bu düğümü çözebilirsiniz.

Bir kahve getirdim ve sonra biraz düşündükten sonra o ihtiyar hanımdan kaç defa süt emmiş olabileceğini sordum.

− Bilemem dedi; ama hanımım iki veya üç defadan fazla süt emmemiştir. Çünkü hanımımın babası kızını süt emmesi için ancak iki veya üç defa o ihtiyar hanımın evine götürmüş olduğunu söyledi.

Bunu duyunca, dedim ki:

− Eğer bu doğru olursa sizin şer’î olarak hiçbir sorununuz yoktur, nikâhınız sahih ve helâldir.

Bunu duyar duymaz zavallı benim ellerime kapanıp elimi ve başımı öptü ve sonra şöyle dedi:

− Allah kalbini sevinçle doldursun, beni ıstıraptan kurtardın ve esenlik kapısını yüzüme açtın.

Artık kahvesini bitirmeden ve benim sözlerimin kaynağını bile sormadan izin alıp çocuğuna ve hanımına müjdeyi vermek için hemen yanımdan ayrıldı.

Ama ertesi gün yedi kişiyle birlikte tekrar benim yanıma geldi ve yanındakileri bana tanıtarak şöyle dedi:

− Bu benim babamdır, bu da hanımımın babasıdır ve üçüncü şahıs köy muhtarı, dördüncü cami imamı, beşinci kabile büyüğü, altıncı şahıs okul müdürü, yedincisi şeyhtir. Bunlar süt mahremliği ile ilgili meseleyi tartışmak ve bizim evliliğimizin helâl olduğun dair verdiğin fetvanın delilini sormak için buraya gelmiş bulunuyorlar.

Ben onları kütüphaneye götürdüm ve her birine kahve ikram edip biraz taltifte bulunduktan sonra kendilerini dinlemeye hazır olduğumu söyledim.

Dediler ki:

− Seninle süt mahremiyeti mevzusunu tartışmak için geldik. Allah Kur’ân-ı Kerim’de süt emzirmenin mahremiyete sebep olduğunu ve süt kardeşlerinin evlenmelerinin haram olduğunu açıkça buyurmuştur. Keza Resulullah: “Ne-sep yoluyla haram olan, süt emzirme yoluyla da haram olur.” buyurarak süt kardeşlerinin birbirleriyle evlenmesini haram etmiştir ve İmam Malik de böyle evliliğin haramlığına fetva vermiştir; ama sen böyle bir evliliğin helâl olduğuna fetva vermişsin!

Dedim ki:

− Ben bir kişiyim, ama maşallah siz sekiz kişisiniz. Eğer hepinizle tartışacak olursam, o zaman sizi ikna edemem ve asıl mesele, yan meselelerin içinde kaybolup gider, bu yüzden en iyisi siz aranızdan bir kişiyi seçin ben onunla konuşayım. Diğerleri de hakem olarak konuşmamızı dinlesinler.

Onlar benim bu teklifimi beğendiler ve aralarındaki Şeyhin en bilginleri olduğunu söyleyerek onu benimle tartışmak için seçtiler.

O söze başlayarak şöyle dedi:

− Sen, Allah’ın, Resul’ünün ve mezhep imamlarının ha-ram ettiği bir şeyi nasıl helâl edebilirsin?

Dedim ki:

− Ben böyle bir işe teşebbüs etmekten Allah’a sığınıyorum. Allah Teala sütle mahremiyete yol açtığını mücmel bir ayetle açıklamıştır ve meselenin teferruatını ve şartlarını beyan etmeyi Resulullah’a (s.a.a) bırakmıştır. Resulullah da bunun şartlarını tafsilatıyla açıklamıştır.

Dedi ki:

− Ama İmam Malik, bir damla sütle dahi mahremliğin gerçekleşeceğine ve evlenmenin haram olacağına fetva ver-miştir.

Dedim ki:

− Biliyorum; ancak İmam Malik’in sözü muhalefeti caiz olmayan bir delil değildir! Acaba sizin diğer imamlar hakkındaki görüşleriniz nedir?

− Allah hepsinden razı olsun, dediler onların hepsi Resulullah’tan ilimlerini almışlardır.

Bunun üzerine ben:

− Eğer İmam Malik’in fetvası, Resulullah’ın hükmüyle muhalif olursa o zaman sen Resulullah’ın hükmünü bırakıp İmam Malik’i taklit edersen Allah’a ne cevap verirsin? diye bir soru sordum.

Şaşırarak:

− Allah-u Ekber, İmam Malik o büyüklüğüyle nasıl Resulullah’ın kesin hükmüne muhalefet edebilir? diye cevap verdi.

Orda bulunanların hepsi benim bu sözüme yani İmam Malik hakkında böyle cüretkar konuşmana şaşırdılar. Hemen dedim ki:

− İmam Malik sahabeden miydi?

− Hayır, dedi.

− Tâbiînden miydi? dedim.

− Hayır, dedi. O ancak etba-i tâbiîndendir.

Dedim ki:

− Acaba Ali İbn Ebutalib mi Peygamber’e yakın idi; yoksa İmam Malik mi?

− Elbette Ali İbn Ebutalib daha yakın idi. O, hulefai Raşidindendir, dedi.

Oturanlardan birisi de kalkıp dedi ki:

− Hz. Ali ilim şehrinin kapısıdır.

Dedim ki:

− O hâlde neden ilmin şehrinin kapısını bıraktınız da ne sahabe ne de tâbiînden olan birine bağlandınız? O, fitneden sonra ve Resulullah’ın Medine’si, Yezid’in ordusu tarafından tecavüze maruz kaldıktan sonra, sahabenin büyükleri öldürüldükten, namuslar tecavüze uğradıktan ve Resu-lullah’ın sünnetlerinin yerini bidatler aldıktan sonra dünyaya gelmiştir. Öyleyse insan, câni sultanların istekleri doğrultusunda fetva verdikleri için onların rızasını kazanan imamlara nasıl güvenebilir?

Onlardan biri dedi ki:

− Senin Şiî olduğunu ve Hz. Ali’ye taptığını duyduk.

Ama yanında oturan arkadaşı dirseğiyle ona dokunarak dedi ki:

− Sus, böyle değerli ve bilgin birine bu sözleri söylemekten utanmıyor musun? Ben Şimdiye kadar hiçbir âlimin bu kadar çok kitabı okuduğunu görmedim, bu adam sözlerini tam bir güvenle ifade ediyor.

O adama dönüp:

− Evet ben Şiî’yim, dedim; ama Şia Hz. Ali’ye ibadet etmiyor, sadece İmam Malik’in yerine Hz. Ali’ye uyuyor; çünkü kendinizin de dediği gibi Hz. Ali, ilim şehrinin kapısıdır.

Bunun üzerine Şeyh dedi ki:

− Acaba İmam Ali süt kardeşlerinin evlenmelerine izin veriyor mu?

− Hayır, dedim. Ama İmam Ali buyuruyor ki:

Süt emmek evlenmenin haram olmasına yani bi-rinin diğerinin süt kardeşi olmasına ancak bir çocuğun hanımdan on beş defa peş peşe süt emmesi durumunda sebep olur, öyle ki bu on beş defanın her defasında çocuk sütten doyarak ayrılmalı, yahut çocuğun vücudunda et oluşuncaya ve kemiği sertleşinceye kadar birinden süt emmiş olmalıdır.

Kadının babası sevinerek dedi ki:

− Allah’a andolsun ki benim kızım iki veya üç defadan fazla süt emmemiş, İmam Ali’nin bu sözünde bizim için bir kurtuluş yolu vardır, bizim bu ümitsizliğimizden sonra, Allah bize bir ümit ve rahmet kapısı açmıştır.

Mürşitleri olan Şeyh dedi ki:

− Bu konuda bizi tatmin edecek bir delil gösterir misin?

Kalkıp Ayetullah Hoî’nin “Minhacu’s-Salihin” isimli ki-tabını getirdim ve ona verdim. Onun kendisi süt konusunu iyice okudu ve ikna oldu.

Hepsi sevindiler özellikle benim ikna edici bir delil gösteremeyeceğimden korkan hanımın kocası çok memnun gözüküyordu.

Sonra kitabı benden istediler. Onu köylerinde delil olarak gösterebilmek için aldılar.

Ben de kitabı onlara verdim ve onlar bana dua ederek ayrılıp gittiler.

Ama benim evden çıktıklarında bize muhalif olan birisiyle karşılaşmışlar ve o da bunları bazı kötü hocaların yanına götürmüş ve o hocalar da bu zavallılara benim İsrail uşağı olduğumu ve onlara vermiş olduğum Minhacu’s-Sa-lihin adlı kitabın baştan başa saptırıcı şeyler ile dolduğunu ve Iraklıların hepsinin kâfir olduğunu ve münafık insanlar olduklarını, Şiîlerin ateşperest olduklarından dolayı, bacı ve kardeşin evliliğine izin verdiklerini söylemişler.

Evet, bu tür yalan ve iftiralarla onları korkutarak benim sözlerimi bir şeye saymamalarını tavsiye etmişler. Onlar da aldanarak veya korkarak önceden ikna olmalarına rağmen tekrar yola çıkmışlar.

Bunun üzerine kadının kocasını Kafse şehrinin mahkemesine başvurarak boşanma davası açmaya zorlamışlar ve mahkeme başkanı da onlara başkente gitmelerini ev cumhuriyet müftüsü ile görüşerek ondan meseleye bir çözüm getirmesini istemelerini söylemiş.

Kadının kocası başkente gitmiş ve orada bir ay kaldıktan sonra Cumhuriyet müftüsü ile görüşmeye ve meseleyi baştan sona ona anlatmaya muvaffak olmuş.

Müftü, evliliğin sahih olduğuna dair fetva veren bir âlimin ismini sormuş. Kadının kocası da:

− Ticanî Semavî isimli bir âlimden başka evliliğin doğruluğuna kimse fetva vermemiştir, demiş.

Müftü benim ismimi not ederek hanımın kocasına demiş ki:

− Sen Kafse’ye dön. Ben oranın mahkeme başkanlığına bir mektup yazacağım ve sizin meseleniz hallolacaktır.

Birkaç gün geçmeden Genel Cumhuriyet Müftüsü’nün mektubu, Kafse şehrine ulaşıyor. Kadının kocası avukatı aracılığıyla müftünün mektubunda böyle bir evliliğin haram ve batıl olduğuna dair hüküm verdiğini öğreniyor.

Bütün bunları hanımın kocası bana anlattı.

O bunları anlatırken, meselenin bu kadar uzamasından ve sağa sola koşmaya mecbur kaldığından artık bitkin bir vaziyette geldiği anlaşılıyordu.

Beni meseleye soktuğu için özür diledi. Ben temiz duy-gularından dolayı ona teşekkür ettim ve Genel Müftü’nün böyle bir evliliğin haram ve batıl olmasına dair hüküm çıkarmasından dolayı hayret içinde olduğumu söyledim. Ve ondan sonra, Genel Müftü’nün yazmış olduğu mektubu bana getirmesini istedim ki, ona itiraz ederek Tunus’un gazetelerinde yayınlayayım ve Tunus’un müftüsünün İslâm mez-heplerinden ve onların süt mahremliği konusundaki ihtilâflarından haberdar olmadığını halka açıklayayım.

Ama hanımın kocası:

− Bana dosyamın içindekileri görmeme bile müsaade etmediler. Nasıl böyle bir mektubu getirebilirim ki?! dedi.

Birkaç gün sonra Mahkeme başkanı bir mektup göndererek beni, söz konusu kitapla ve o karı kocanın evliliğinin batıl olmadığına dair delillerle birlikte mahkemeye istedi.

Ben de -önceden hazırladığım ve gösterilecek yerlerin arasına kolayca bulunması için kağıt koyduğum kaynakları alıp- tayin edilen saatte mahkemeye gittim.

Mahkeme başkanının sekreteri beni karşılayıp başkanın odasına götürdü, içeri girdiğimde, İbtidaî Mahkeme Başkanı’nın, vilayet mahkeme başkanının ve cumhuriyet savcısının üç diğer aza ile birlikte orada bulunduklarını gördüm. Hepsi de resmî bir toplantıdaymışlar gibi resmî elbiselerini giymişlerdi.

Kadının kocası da orada idi, o da salonun sonunda onlarla karşı karşıya oturmuştu.

Topluluğa selâm verdim; ama onların bana nefret ve tahkirle baktıklarını fark ettim. Oturduktan sonra başkan bana dönüp sert bir sesle dedi ki:

− Ticanî Semavî siz misiniz?

− Evet, dedim.

− Siz mi bu olayda evliliğin doğruluğuna fetva verdiniz? dedi.

− Hayır, ben müftü değilim, dedim; ama Müslümanların imamları ve âlimleri bu fetvayı veriyorlar.

− Biz de seni bunun için çağırdık, dedi. Şimdi sen bir sanık durumundasın, eğer iddianı delil ile ispat edemezsen suçlu olarak hapse gireceksin ve buradan direkt olarak hapishaneye götürüleceksin.

Ben, fetva verdiğim için değil, bazı kötü âlimlerin benim fitne çıkarıp sahabeye dil uzattığıma ve Ehlibeyt mezhebini yaydığıma dair bunlara ispiyonculuk yapmasından dolayı bu sözlerden, tehlikeyle karşı karşıya olduğumu anladım. Hatta duyduğuma göre mahkeme başkanı ispiyonculuğumu yapan o âlime: “Eğer iki şahit getirirsen ben onu hapse atarım.” bile demişti.

Bunlardan başka İhvanu’l-Müslimin’e bağlı olanlardan bazıları da, bu fetvayı suiistimal ederek halkın içerisinde şunu yaymışlar:

Güya ben kardeşlerin birbirleriyle evlenmelerine izin vermişim ve bu da Şia mezhebinin fetvasıymış. Ben bu sözlerin hepsini önceden duymuştum.

Mahkeme başkanının beni hapisle tehdit ettiğini görünce, artık kendimi tam bir cesaretle savunmaktan başka çarem kalmamıştı. Onun için mahkeme başkanına:

− Acaba çekinmeden konuşabilir miyim? dedim.

− Senin avukatın olmadığına göre istediğin gibi konu-şabilirsin, dedi.

Dedim ki:

− Her şeyden önce şunu bilin ki, ben fetva vermek için kendimi ortaya atmış bir şahıs değilim; bu kadının kocasına sorun, bunun kendisi benim evime geldi ve sorununun çözümü için benden yardım istedi. Bu yüzden, bildiğimi esirgemeden açıklamaktan başka bir çarem kalmadı ve ben onlardan kaç kez süt emdiklerini sordum. Hanımının iki defadan fazla süt emmemiş olduğunu öğrendim ve buna istinaden İslâm’ın hükmünü açıkladım. Ben ne müçtehidim, ne de kendi reyiyle şer’î hüküm çıkaran birisiyim.

Mahkeme başkanı dedi ki:

− Sen bu sözlerinle İslâm’ı yalnız kendinin bildiğini ve bizin İslâm’dan habersiz olduğumuzu mu iddia ediyorsun?

Dedim ki:

− Ben onu kastetmedim; ama bu bölgede halk İmam Malik’in mezhebine bağlı olduğu için o mezhep çerçevesinden öteye geçilememektedir. Ama ben tüm mezhepleri araştırdığım için bu meselenin çaresini buldum.

Başkan:

− Çaresini nerden buldun? diye sordu.

− Acaba size bir şey sorabilir miyim? dedim

− Sor, dedi.

Dedim ki:

− Acaba İslâm mezheplerini nasıl görüyorsunuz?

Dedi ki:

− Onların hepsi sahihtir; çünkü hepsi hükümlerini Re-sulullah’tan almışlar ve onların ihtilâflarında rahmet vardır.

Kadının kocasını göstererek dedim ki:

− O zaman bu zavallıya merhamet edin. Bu, iki aydan fazladır hanımından ve çocuklarından ayrılmıştır. Çünkü bazı İslâm mezhepleri var ki bunun sorununu hallediyor.

Başkan sinirlenerek dedi ki:

− Meseleyi bu kadar saptırman yeter, eğer delilin varsa göster. Biz sana kendini savunma hakkı verdik, sen ise başkasına avukatlık yapıyorsun.

Çantamdan Ayetullah Hoî’nin “Minhacu’s-Salihin” adlı kitabını çıkardım. Ona verdim ve dedim ki:

− Bu, Ehlibeyt mezhebinin kitabıdır; delilleri de içeri-sindedir.

O sözlerimi keserek:

− Bizim Ehlibeyt mezhebiyle işimiz yoktur, ne onu tanıyoruz, ne de ona inanıyoruz, dedi.

Ben bu cevabı bekliyordum, bu yüzden Ehlisünnet’in kaynaklarını da kendi yanımda getirmiştim. İlk önce Buha-rî’yi, sonra Sahih-i Müslim’i ve sonra Şeyh Mahmut Şeltu-t’un fetvalarını ve sonra İbn Rüşd’ün Bidayetu’l-Müçtehid ve Nihayetu’l-Muktesid adlı kitabını ve ondan sonra İbn Cevzî’nin Zadu’l-Mesir Fî İlmi’t-Tefsir kitabını birkaç kitapla birlikte çantama yerleştirmiş bulunuyordum.

Başkan, Ayetullah Hoî’nin kitabına bakmayı kabul etmeyince ona:

− Hangi kitaplara inanıyorsunuz? diye sordum.

− Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’e, dedi.

Hemen Sahih-i Buharî’yi çıkarıp, belirlenen yeri açıp ona uzatarak:

− Buyrun okuyun, dedim.

Dedi ki:

− Kendin oku.

Ben okumaya başladım. Orada yazmıştı ki: Falan râvi falandan ve o da Aişe’den nakletmiştir ki:

Resulullah dünyadan gitti; ama süt emme miktarı, beş veya beşten fazla olmayınca, süt emzirmek nedeniyle evlenmeyi haram etmedi.

Başkanın kendisi o kitabı benden alıp okudu, sonra yanındaki vekile verdi, o da okuduktan sonra yanındakine verdi. Ben o sırada Sahih-i Müslim’i çıkardım ve aynı hadisi onda da bulup gösterdim ve sonra “el-Ezher” Şeyhi, Şeltut’un fetvalarını içeren kitabını çıkardım.

O, kitabında süt konusunda mezhep imamlarının ihtilâflarını nakletmiş ve bazı âlimlerin emzirme on beş defadan az olursa evlenmenin haram olmayacağına fetva verdiğini, bazılarının yedi defa ve bazılarının ise beş defayı şart koştuklarını zikrettikten sonra yalnız İmam Malik’in nassa muhalefet ederek bir damlanın bile (evliliğin) haram olmasına sebep olduğuna dair fetva verdiğini kaydetmişti.

Şeyh Şeltut şöyle yazmıştı:

Ben bu fetvanın vasatını kabul ediyorum; yani yedi ve yedi defadan fazla süt emerse, haram olur.

Mahkeme Başkanı bunları gördükten sonra dönüp hanımın kocasına dedik ki:

− Git hanımın babasını getir, bizim yanımızda kızının, iki yahut üç defadan fazla süt emmediğine şahitlik etsin, sonra gidip hanımını evine götürebilirsin.

O zavallı sevinçli bir hâlde hemen kalkıp gitti.

Savcı ve azalar da görevlerinin başına gitmek bahanesiyle izin istediler. Başkan da onlara izin verdi. Artık ikimizden başkası orda kalmamıştı. Başkan bana yönelip özür dileyerek şöyle dedi:

− Beni affet hocam! Seni başka türlü bana anlatmışlardı ve senin hakkında olmadık şeyler demişlerdi. Şimdi anladım ki o sözleri söyleyenlerin hepsi yalancı ve inatçı insanlarmış.

− Bu kadar kısa bir süre içinde böyle bir değişimin gerçekleşmesi, beni çok sevindirdi. Allah’a şükürler olsun ki, O (Allah) sizin elinizle bana nusret verdi, dedim.

Dedi ki:

− Duyduğuma göre senin büyük bir kütüphanen varmış, acaba Hayatu’l-Hayvani’l-Kübra adlı kitabınız var mı?

− Evet, dedim.

− Onu iki yıldan beridir arıyordum. Acaba o kitabı bana ödünç olarak verir misiniz? dedi.

− Ne zaman isterseniz o kitabı kütüphanemden alabilirsiniz, dedim.

− Benim büroma gelmek için vaktiniz olur mu? Oturup konuşalım ve sizden istifade edeyim, dedi.

− Rica ederim, dedim. Ben sizden istifade etmeliyim; çünkü siz yaş ve makam yönünden benden daha üstünsünüz. Ben haftanın dört gününü tatilim ve bu müddette sizin hizmetinizdeyim.

Onunla duruşmasının olmadığı her cumartesi günü bir araya gelmeyi kararlaştırdık.

O, Sahih-i Buharî ve Müslim’i ve Şeyh Şeltut’un fetvalarını içeren kitabı, içindeki süt mevzuu ile ilgili olan nasları yazmak için yanında bırakmamı istedi ve ben söz konusu kitapları ona bıraktım.

Ayrılmak için kalktığımda, o da benimle birlikte kalkıp beni uğurladı.

Ben sevinçli bir şekilde ve bu başarıdan dolayı Allah’a şükrederek oradan ayrıldım. Oysa oraya gittiğimde korku içindeydim ve hapse girmek tehdidi ile karşılaşmıştım.

Ama oradan ayrıldığımda artık mahkeme başkanı, bana saygı gösteren ve benden istifade etmek isteyen samimi bir dost olmuştu.

Bunların hepsi, Ehlibeyt’in bereketlerindendir. Onlara sarılan asla umutsuzluğa düşmez ve onlara sığınan güvende olur.

Kadının kocası bu olayı kendi köylerinde anlatıyor ve bu haber, tüm komşu köylere de yayılıyor ve kadın da kendi kocasının evine dönüyor ve onların meseleleri böylece halloluyor. Bunun üzerine halkın içerisinde benim devletin genel müftüsünden daha bilgili olduğum yayılıyor.

Bir süre sonra kadının kocası büyük bir araba ile gelip beni ve ailemi köye davet etti ve köy halkının beni görmek istediğini ve üç tane kurban kesmek istediklerini söyledi.

Ben Kafse’de işlerimin çok olması nedeniyle özür dileyerek gelemeyeceğimi söyledim ve onlara ileride münasip bir vakitte onları ziyaret edeceğime dair söz verdim.

Mahkeme başkanı da bu olayı kendi arkadaşlarına anlatıyor ve bu olay daha da yayılıyor.

Böylece Allah Teala bize tuzak hazırlayanların tuzağını kendilerine çevirdi.

Hatta bize karşı komplo hazırlayanlardan bazıları bile gelip özür dilediler ve Allah onlardan bazısının basiret gözünü açtı, onlar da hakkı kabul ettiler ve ihlaslı dostlarımızdan oldular.

Bütün bunlar, Allah’ın bir lütfu idi ki O, dilediği kullarını bağışlar ve Allah büyük lütuf sahibidir.

Ve son sözümüz şudur ki, bütün hamtlar (övgüler) Allah’a mahsustur. O’nun salatı efendimiz Muhammed’e ve onun pak Ehlibeyt’ine olsun.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*