Dünya İle Ahretin Mukayesesi ve Aralarındaki Bağ

1- Dünya ve Ahretin Mukayeyesi

Akıl ve nakil yoluyla ahiret hakkında buraya kadar edindiğimiz bilgilerle, dünya ve ahireti çeşitli açılardan kıyaslayıp inceleyebiliriz artık. Bu mukayese ve karşılaştırmaların bizzat Kur’ân’da geçiyor olması, işimizi kolaylaştırmaktadır; binaenaleyh Kur’ân’daki beyanların yardımıyla dünya ve ahiret yaşamını karşılaştırıp doğru bir değerlendirme yapabilir ve ahiret hayatının üstünlüğünü açıklayabiliriz

1-1-Dünya Fani, Ahiret Ebedîdir

Dünyayla ahiret âlemleri arasındaki bariz farkların ilki, dünya ömrünün sınırlı, ahiret ömrününse ölümsüz ve ebedî olmasıdır. Bu dünyaya gelen her insanın ömrünün bir sonu vardır ve er veya geç bu ömür mutlaka bir gün son bulacaktır. Hatta bir insan yüzlerce veya binlerce yıl bu dünyada yaşayabilse bile, sonunda tabiat âleminin alt-üst olması ve ilk “sur”un üfürülmesiyle yaşamı son bulacaktır (bunu daha önceki bahsimizde incelemiştik). Oysa Kur’ân’da 80’e yakın ayette ahiret yaşamının ebedî olduğu belirtilir.[1] “Sınırlı” bir şeyin, ne kadar uzun sürse de, “sınırsız ve sonsuz”la kıyaslanamayacağı apaçık ortadadır.

Binaenaleyh ahiret dünyası, kalıcılık ve bâkilik açısından bu dünyadan fevkalade üstündür. Kur’ân-ı Kerim ayetleri birçok yerde bunu ahiretin “bâki ve kalıcı”[2] dünyanınsa “çok kısa ve geçici” olmasıyla tanımlar[3] ve bazı ayetlerde de dünya yaşamını “sadece birkaç gün tazelik ve canlılığını sürdürebilen, sonra çabucak sararıp solan ve nihayet kuruyup giden” bir bitkiye benzetir.[4] Nihayet Kur’ân, bunu tek cümleyle şöyle özetler: “Sadece Allah Teala’nın katındaki şey kalıcıdır.”[5]

1-2-Ahirette Nimet Azaptan Ayrıdır

Dünya yaşamıyla ahiret yaşamı arasındaki en temel farklılıklardan biri de dünya hayatının ve dünyadaki mutlulukların acı ve zahmetle iç içe olmasıdır. Dünya yaşamında belli bir grup insan daima ve her bakımdan sürekli nimetler içinde, mutlu ve huzurlu; diğer bir grupsa daima sıkıntılı, daima mutsuz ve huzursuz olmaz. Bilakis, bütün insanlar dünya yaşamından az veya çok tad alır, herkes şu veya bu oranda saadet ve huzuru yaşar; aynı şekilde herkesin kendisine göre dertleri, acıları, sıkıntı ve endişeleri vardır. Ahiret dünyası ise böyle değildir ve cennetle cehennem olmak üzere tamamen iki ayrı kısma bölünmüştür: Bunlardan birinde acı, azap, korku ve üzüntüden eser bile yokken, diğeri baştan başa ateş, azap, acı, hasret ve sıkıntıdan ibarettir ve doğal olarak uhrevî mutluluk ve acılar da dünyevilerden çok daha fazla ve şiddetlidir.

Bu karşılaştırma da Kur’ân-ı Kerim’de yapılmış ve uhrevî nimetlerin üstünlüğü, Allah’ın rıza ve yakınlığını kazanmanın dünya nimetlerinden çok daha tatlı olduğu,[6] aynı şekilde ahiret azabının da dünyadaki acı ve sıkıntılardan çok daha zor olduğu hatırlatılmıştır.[7]

1-3- Ahiret Asıl Hedeftir

Dünyayla ahiret arasındaki önemli farklardan biri de, dünya yaşamının aslında ahiret için bir hazırlık olması ve ebedî saadete ulaşabilme yolunda bir araç sayılmasıdır. Ahiret hayatıysa nihaî hayat ve asil bir yaşamdır. Dünya hayatıyla onun maddî ve manevî nimetleri insanın hoşuna gitse de, sonuçta hepsinin aslında bir imtihan vesilesi ve gerçek tekâmülle ebedî saadet yolunda bir araç olması nedeniyle hiçbir asaleti ve kendiliğinden hakiki bir kıymeti olmayacak; ancak insanın ebedî yaşamı için kullandığı oranda değer taşıyabilecektir.[8]

Bu nedenledir ki, ahiret hayatını unutup dünyanın göz alıcı süslerine kapılan ve dünya zevklerini nihaî gaye edinen biri, onun gerçek değerini anlayamamış ve dünyaya “hayalî” bir değer vermiş olur. Zira böyle biri; aracı, gaye yerine koymaktadır. Bu tutum ve davranış ise bir oyun, eğlence ve aldanıştan başka bir şey değildir. Kur’ân-ı Kerim’in dünya hayatını oyun, eğlence (oyalanma) ve aldanış vesilesi,[9] ahi-ret yaşamınıysa “gerçek hayat” olarak tanımlamasının nedeni de budur zaten.[10] Ancak, dünyaya yöneltilen bütün eleştiri ve kınamaların, aslında dünyaya düşkün olanların bakış açısıyla onların eğilimlerini muhatap aldığı da göz ardı edilmemelidir. Yoksa; dünya yaşamı, onun hakikatini kavramış olup ona sadece bir vasıta gözüyle bakan ve hayatının her lahzasından ebedî ahiret saadeti için faydalanmaya çalışanların nazarında kınanılır bir şey olmadığı gibi, fevkalâde değerlidir de!

1-4- Dünya Hayatını Tercih Etmenin Neticesi

Ahiret âleminin avantajları ve cennet nimetleriyle Yüce Allah’ın rızvan ve yakınlığının dünya zevklerinden çok daha tatlı ve üstün ol-duğu dikkate alınacak olursa dünya hayatını ahiret hayatına tercih et-menin akılsızca bir davranış olacağı ve pişmanlıktan başka bir netice vermeyeceği kolayca anlaşılır.[11] Dünyayı tercih edip onun zevklerine bağlanmanın, insanı sadece ebedî saadetten mahrum bırakmakla kal-madığı, aynı zamanda ebediyen bedbaht ve rezil bir konuma da düşür-düğü anlaşıldığında bu eğilimin çirkinlik ve yanlışlığı daha iyi fark edilecektir. Ancak, şunu da hemen belirtelim ki insanın geçici dünya zevklerini, ebedî ahiret yaşamına zarar vermeyecek şekilde ebedî saa-dete tercih etmesi mümkün olsaydı bile, böyle bir tercih yine aptalca olacaktı; çünkü ahiret saadetinin fevkalade üstün ve daha makbul ol-duğu tartışılmazdır. Kaldı ki kimsenin ebedî hayattan kaçması müm-kün değildir; binaenaleyh bütün vaktini ve enerjisini dünya yaşamına adayıp ahiret dünyasını unutan ya da onu büsbütün inkâr eden biri, cennet nimetlerinden mahrum kalacağı gibi, buna ilave olarak türlü cehennem azaplarına da ebediyen müptela olmaktan kurtulamayacak ve kat kat zarara uğramış sayılacaktır.[12]

Bu nedenledir ki Kur’ân-ı Kerim bir yandan ahiret nimetlerinin üstünlüğünü hatırlatıp dünya hayatına aldanmaktan sakınılması uyarısında bulunurken,[13] bir yandan da dünyaya bağlanıp ahireti unutmanın, ebedî dünyayı inkâr veya onun varlığından şüphe etmenin zararlarını sayıp sıralamakta ve böyle bir tutumun ebedî bedbahtlık ve zillete neden olacağının altını çizmektedir.[14] Dünyayı tercih eden biri sadece ahiret ödülünden mahrum kalmayacak, aynı zamanda ebediyen bunun cezasını çekmeye de mahkum olacaktır.

Bunun sırrı da şudur: Dünyaperest biri, Yüce Allah’ın kendisine verdiği yetenek ve imkânları ziyan etmekte ve ebedî mutluluğun meyvesini vermesi gereken bir ağacı kurutarak semeresiz hâle getirmekte; kendisine onca nimeti veren velinimetinin hakkını (=O’na ibadette bulunma) tanımamakta ve O’nun verdiği nimetleri, O’nun razı olmadığı bir yolda kullanmaktadır. İşte böyle biri, bu tercihinin korkunç neticesiyle karşı karşıya geldiği zaman “keşke toprak olsaydım da böylesine uğursuz bir kadere yakalanmasaydım!” diye pişmanlıkla yakınıp durur.[15]

2- Dünyayla Ahret Arasındaki Bağ

İnsanoğlunun yaşamının şu geçici dünya yaşamından ibaret olmadığını, bir kez daha ahiret âleminde dirileceğini ve bir daha ölmemek üzere ebediyen o âlemde yaşayacağını açıklamaya çalıştığımız daha önceki bahsimizde, ahiret hayatının gerçek anlamda bir “hayat” olduğunu ve bunun karşısında dünya hayatına hayat bile denilemeyeceğini vurguladık. Zira ahiret hayatının anlamı iyi veya kötünün sırf adı veya hayalî ve vehmî bir fenomen değildir.

Bu açıklamalardan sonra sıra, dünya hayatıyla ahiret hayatı arasındaki ilişkiyle, bu ilişki ve bağların türünün belirlenmesine gelmektedir. Daha önceki bahislerimizde bu ilişkinin türü bir yere kadar belirlenmiş olduysa da, bu konudaki yanlış ve garazkâr iddialarla batıl görüşlere binaen, meselenin biraz daha etraflıca incelenmesinin ve Kur’ân’daki beyanlarla aklî deliller ışığında dünya-ahiret ilişkilerinin nicelik ve niteliğinin net olarak açıklanmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz.

2-1-Dünya Ahiretin Tarlasıdır

Burada önemle vurgulanması gereken ilk nokta, ahiret saadeti veya bedbahtlığının tamamen insanın dünyadaki davranışlarına bağlı olduğudur. Ahiret nimetleri ahirette çalışıp çabalayarak elde edilemez; fikrî veya fizikî gücü daha fazla olanların orada daha fazla nimete kavuşma şansına sahip olduğu veya birilerinin, hile ve sahtekârlıkla başkalarının emeğinden kendisine pay çıkarabileceği zannedilmemelidir. Nitekim bazı cahiller böyle zannetmiş ve ahiret dünyasının bu dünyadan tamamen bağımsız ve ayrı bir dünya olduğu zehabına kapılmışlardır; Kur’ân-ı Kerim bazı kâfirlerin şöyle dediğini buyurur:

(Dünyaya düşkün olan der ki:) Kıyametin kopacağını sanmıyorum, kopsa bile, Rabbimin katına geri döndürülmem hâlinde orada dünya nimetlerinden daha hayırlı bir sonuç bulacağım![16]

Bir başka ayette de kâfirlerin şu sözü aktarılır:

Kıyametin kopacağını sanmıyorum, eğer kıyamet kopar ve Rabbimin katına geri döndürülecek olursam bile O’nun katında en iyi nimetlere kavuşacağım![17]

Böyleler, ya ahiret âleminde de kendi çaba ve gayretleriyle bol bol nimetler elde edebileceklerini sanıyor, ya da dünyada nimetlere sahip olmalarının Allah’ın onlara özel lütuflarda bulunmasının bir göstergesi olduğunu, dolayısıyla da ahirette de böyle bir lütfe mahzar olacaklarını zannediyorlardı!

Özetlemek gerekirse: Ahiretin dünyadan tamamen bağımsız bir âlem olduğuna inanan ve bu dünyadaki iyi veya kötü amellerinin, ahi-rette nimete kavuşması veya azaba uğramasında hiçbir etki yaratmayacağını sanan biri, semavî dinlerin vazgeçilmez inanç prensiplerinden biri olan meada, yani ölümden sonra dirilişe, kıyamete ve hesap gününe iman etmemiş demektir. Zira bu prensibin asıl önemli tarafı, dünyada işlenen amellerin karşılığı olan ödül veya cezaların mutlaka ahirette verileceğidir. Dünyanın “ahiretin tarlası”, “ticaret yeri” veya “alış-veriş mekânı” olarak tanımlanmasının nedeni de budur zaten; insanoğlu bu dünyada çalışacak, burada ektiği tarlanın mahsulünü öbür tarafta alacaktır.[18] Meadla ilgili burhanlar ve Kur’ânî beyanlar da bunu gerektirdiğinden bu kadar açıklamanın yeterli olacağını sanıyoruz.

2-2- Dünya Nimetleri Ahiret Saadetini Getirmez

Kimi insanlar da dünyada sürdürdükleri zevk-ü sefâ gereçlerinin, mal, mülk, evlat vb. şeylerin ahirette de işlerine yarayacağına inanmıştır. Bazı kavimlerin ölünün eşyalarını da onunla birlikte gömmesi; yanına para, altın ve mücevherler bırakması, hatta yiyecek ve içecek koyması, böylesine batıl bir inançtan kaynaklanmıştır.

Kur’ân-ı Kerim, ne başlı başına mal ve evladın (onlarla ilgili tutumu dışında) insana Yüce Allah’ın rızasını kazandıracağını,[19] ne de ahirette kimsenin işine yarayacağını,[20] esasen bu tür dünyevî bağların ahirette tamamen kopacağını,[21] herkesin kendisine ait her şeyi bırakacağını[22] ve Rabbinin huzuruna yapayalnız olarak çıkıp haşr olunacağını,[23] sadece ilâhî manevî bağların süreceğini ve sadece eşleri, evlatları ve yakınlarıyla iman bağı olan müminlerin cennette onlarla birlikte olacaklarını buyurmaktadır.[24]

Kısacası dünyayla ahiret arasındaki ilişki, dünyadaki varlıkların birbiriyle olan ilişkileri gibi değildir; dünyada daha güçlü, daha güzel, daha neşeli ve daha mutlu olanların ahirette de aynı şekilde haşr olunmaları söz konusu değildir; aksi takdirde Firavunlarla Karunların daha fazla uhrevî saadete sahip olmaları gerekirdi. Bilakis, dünyada güçsüz, hasta ve yoksul olan niceleri, ilâhî vazife ve dinî sorumluluklarını yerine getirdikleri için ahirette güçlü, sapasağlam ve güzel bir hâlde haşr olunacak ve ebedî nimetlerden faydalanacaklardır.

Bazı cahiller “Kim dünyada kör ise, ahirette de kördür ve yol bakımından, daha şaşkın bir sapıktır.” ayetinin[25] dünyada sağlıklı ve güçlü olmanın ahirette de aynı şekilde olmak anlamına geldiğini ve dünyevî sıhhatin uhrevî sıhhatle doğrudan bağlantılı olduğunu zannederler. Oysa bu ayetteki “kör”lükten maksat gözün değil, gönlün ve kalbin körlüğüdür; nitekim bir başka ayette şöyle buyrulur: “Aslında gözler kör olmaz, ancak göğüslerdeki kalpler kör olur!”[26]

Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır:

Kim benden (veya Kitabımdan) yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir hayat vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. O da şöyle demiş olur: “Ya Rabbi! Ben görmekte olan biriyken beni neden kör olarak haşrettin?” Allah da der ki: “İşte böyle! Sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın!”[27]

Görüldüğü gibi ahiretteki körlüğün nedeni, bu dünyadaki körlük değil, dünyada Allah’ın ayetlerini unutmaktır.

Dünyayla ahiret arasındaki ilişki de, dünyevî nedensel ilişki türlerine hiç benzememektedir.

2-3- Dünya Nimetleri Ahiret Azabına da Neden Olmaz

Diğer taraftan kimileri de dünya nimetleriyle ahiret nimetleri arasında ters orantılı bir irtibat kurar ve dünyevî nimetlerden yararlanmamayı, uhrevî nimetlere kavuşma şartı zanneder; aynı şekilde, dünya nimetlerine sahip olanların ahiret nimetlerinden mahrum bırakılacağını sanırlar. Bu batıl zanlarına da, dünyaperestlerin ahiret nimetlerinden mahrum kalacağını buyuran ayetlerle rivayetleri delil olarak gösterirler.[28] Halbuki dünya nimetlerinden doğru şekilde yararlanmakla, dünyaya tapmak aynı şeyler değildir asla!

Dünyaperest insan, dünyevî tat ve lezzetleri nihaî gaye edinen insandır, bütün gücünü ve enerjisini bunun için harcar ve sonunda arzularına kavuşmasa bile hep dünyanın peşinde koşar.

Ahireti düşünen insansa, dünya nimetinden epeyce yararlansa bile dünyaya asla gönül vermeyen ve ahiret yaşamını nihaî gaye edinen insandır. Mesela Hz. Süleyman (a.s) gibi nice peygamber ve evliya birçok dünyevî nimete sahipti ve bunları, Yüce Allah’ın rızasını kazanma ve uhrevî saadete ulaşma yolunda kullanıyorlardı.

Görüldüğü gibi dünyevî nimetlerle uhrevî nimetler arasında doğrudan bir ilişki olmadığı gibi ters orantılı bir ilişki de yoktur. Bilakis, dünyanın hem nimetleri, hem belaları Yüce Allah’ın hekimâne ve bilgece tedbiri doğrultusunda bütün insanlara bölüştürülmüştür[29] ve her ikisi de sadece imtihan ve sınanma aracıdır.[30] Binaenaleyh dünya nimetlerinden yararlanma veya mahrum kalma olayı; Yüce Allah’ın rahmetine mahzar olma veya bu rahmetten uzaklaştırılmanın göstergesi değildir asla; ve ahiret saadetinin veya bedbahtlığının da bununla hiçbir alakası bulunmamaktadır.[31]

Sonuç

Bütün bu açıklamalardan elde edilen netice şudur: Dünya ile ahiret arasında hiçbir alâka bulunmadığına inanmak, ahireti inkâr etmektir. Ama dünya nimetleriyle ahiretin nimet ve saadeti ya da azabı arasında da ne doğru, ne ters orantılı bir ilişki de mevcut değildir. Esasen dünya-ahiret ilişkileri, dünyanın bilinen ilişki türlerine benzememektedir ve fizik, biyoloji vb. pozitivizm kurallarına bağlı bulunmamaktadır.

Ahiret saadeti veya azabına neden olan tek şey; insanın bu dünyada hür olarak, kendi istek ve iradesiyle yaptıklarıdır. Bu da dünyada sırf zaman ve enerji harcamak veya dünya materyal ve cisimlerinde şu veya bu değişiklikleri yaratmak türünden “sırf hareket veya iş” değil, bunlara yön veren kalbî “iman” veya “küfür”ün neticesidir.

Ahiret saadetine kavuşmanın Allah’a, kıyamet gününe ve peygamberlere iman edip namaz, oruç, cihad, infak, insanlara ihsan ve bağışta bulunma, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma, kâfirler ve zalimlerle mücadele, hakkı ve adaleti yaşatma gibi Allah’ın rızasına yol açacak iyi ameller işlemekle mümkün olabileceğini vurgulayan yüzlerce ayet, işte bu gerçeği hatırlatmak istemekte ve ebedî azaba yakalanmanın küfür, şirk, nifak, kıyameti inkâr, peygamberleri yalanlamak, türlü günahlar işleyip zulümlerde bulunmaktan kaynaklandığını belirtmektedir.

Yine birçok ayette uhrevî saadetin ana faktörünün özetle “iman ve salih amel”,[32] ebedî azabın da “küfür ve günah” olduğunun altı çizilmektedir.[33]

3- Dünyayla Ahret Arasındaki Bağın Türü

Daha önceki bahsimizde bir taraftan iman ve salih amelle, Allah’ın rızasını kazanma ve uhrevî nimetler arasında; diğer taraftan da küfür ve günahla, Allah’tan uzaklaşma ve ebedî nimetlerden mahrum olma arasında direkt bir ilişki olduğunu gördük. Aynı şekilde iman ve salih amelle, uhrevî azaplar arasında ve küfür ve günahla ebedî nimetler arasında ise tersine bir tenasüp vardır. Kur’ân açısından, bu tenasüp ve oranların varlığının esası hakkında şüpheye yer bulunmamakta ve onların inkâr edilmesi, Kur’ân’ın inkârı anlamına gelmektedir.

Ancak, bu zarurî mevzu etrafında, geniş açıklamalar gerektiren tartışmalar yapılmakta ve şöyle denilmektedir: Söz konusu ilişkiler tekvinî [varoluşsal ve yapısı itibarıyla bu özelliğe sahip] ve hakikî midir, yoksa sonradan konulan kural ve sözleşmelere mi tâbidir? Ayrıca; imanla salih amel ve küfürle günah arasında ne tür bir ilişki vardır? Dahası, bizzat iyi amellerle kötü ameller arasında da bir etkileşim var mıdır?

Bu derste ilk konuyu ele alacak ve söz konusu ilişkilerin sonradan uydurulmadığını ve uzlaşmaya [konvention] dayanmadığını izah etmeye çalışacağız.

Gerçek Bir İlişki mi, Yoksa Uzlaşmaya Dayalı mı?

Defalarca belirttiğimiz gibi dünyevî amellerle uhrevî nimet veya azaplar arasındaki ilişki, bilinen türden maddî bir ilişki değildir ve bunlar fizik, kimya vb. gibi pozitif bilim kurallarıyla açıklanamaz. Hatta madde-enerji dönüşümü kuralı gereğince insanın yaptığı işler sırasında harcadığı enerjinin uhrevî nimet veya azaplara dönüştüğü şeklinde bir teorinin öne sürülmesi de geçersiz olacaktır; zira:

Evvela: Bir insanın düşünür, konuşur veya hareket ederken harcadığı bütün enerji, madde olarak bir tek elmaya dönüşecek kadar bile olmadığına göre, cennetteki hadsiz hesapsız nimetlerin böyle bir dönüşümün neticesi olamayacağı tartışılmazdır.

İkincisi: Madde ile enerjinin birbirine dönüşümü bir takım özel faktörler gereğince gerçekleşmektedir ve failin (öznenin) iyiliği, kötülüğü veya niyetiyle hiçbir alakası bulunmamaktadır. İhlaslı amelle riya ile yapılan amel arasında fark gözetebilecek, bunu saptayabilecek ve birinin enerjisinin nimetlere, diğerinin enerjisinin ise azaplara dönüştüğünü iddia edebilecek hiçbir pozitif bilim veya doğa kuralı yoktur.

Üçüncüsü: Bir defa ibadete harcanan bir enerjinin, ikinci seferinde pekalâ günah yolunda harcanması mümkündür!

Ancak, bu tür ilişkinin reddi, gerçek bir ilişkinin mutlak anlamda inkârı anlamına da gelmez. Zira gerçek ilişkilerin kapsamında, deneyi mümkün olmayan ve “bilinmeyen” ilişkiler de vardır ve pozitif bilimler dünyevî olaylarla uhrevî olaylar arasındaki nedensellik ilişkisinin varlığını ispatlayamadığı gibi; bunlar arasında böyle bir ilişkinin kesinlikle bulunmadığını ispatlamaya da kâdir değildir. İyi ve kötü amellerin insan ruhunda gerçek etkiler bıraktığı ve bu ruhî etkilerin de ahirette nimet veya azap oluşmasına yol açtığı farz edilecek olursa (bazı insanların dünyada olağanüstü olaylara yol açacak bir etki gücüne sahip olması gibi) bu teorinin makul olmadığı söylenemeyecektir. Bilakis, bazı özel felsefî kurallar gereğince bunun ispatı da mümkündür. Konu itibarıyla elinizdeki kitabın dışına taşacağı için burada bu mevzua girmemeyi yeğliyoruz.

Kur’ân’dan Deliller

Kur’ân’daki beyanlar, sevap ve ceza gibi konuları kapsayan ayetlerde olduğu üzere uzlaşım ve itibarî olma görünümü veriyorsa da,[34] Kur’ân’daki diğer ayetler insanın amelleriyle ahiretteki sevap ve azap arasında, “uzlaşım”dan öte bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Binaenaleyh ilk gruptaki tabirlerin, bu tür ifadeleri daha kolay kavrayabilen halkın ekseriyetini dikkate alarak kullanılan tabirler olduğu söylenebilir.

Aynı şekilde birçok ayet-i şerifede insanın iradî olarak işlediği amellerin berzah âlemi ve kıyamet gününde, çeşitli melekutî suretlere bürünüp zahir olacağı belirtilmektedir.

Şimdi, insanın amelleriyle, bu amellerin uhrevî neticeleri arasındaki gerçek ilişkiye işaret eden ayetlerden birkaç örnek aktaralım:

Kendiniz için önceden (dünyada) neyi hayır olarak takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız.[35]

Herkesin yaptığı hayırlı amelleri (karşısında) hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse (onun da karşısında) hazır olduğunu gördüğü gün, kendisiyle kötü amelleri arasında uzak bir mesafe olmasını arzular…[36]

Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün…[37]

Artık kim zerre ağırlığında hayır işlerse onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse onu görür.[38]

…Onlara, “(dünyada) yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?” denilir…[39]

Gerçekten yetimlerin mallarını zulmederek yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar…[40]

İnsanın dünyada neler yaptığını kıyamet günü sadece görmesinin, bu yaptıklarının karşılığı (ödülü veya cezası) olamayacağı apaçık ortadadır. Bilakis, dünyada işlediği ameller melekutî suretlere [ilâhî görev ve güçler âlemine, melekler âlemine ilişkin] bürünüp türlü nimetler veya azaplar şeklini alacak ve insan işte bunlarla nimetlenecek veya azaba uğrayacaktır. Nitekim aktardığımız son ayet, dünyada yetimin malını zulümle yemenin, ateş yemek olduğunu göstermektedir. Ahiret dünyasında hakikatler gerçek biçimlerini bulduğu zaman insan, yediği veya içtiği falan şeyin asıl mahiyetinin ateş olduğunu görecek, içinin yandığını hissedecek ve ona “bu ateş, dünyada yediğin o haramdan başka şey midir!?” denilecektir.


[1]– Cennet ve cehennemin ebedî oluşuyla ilgili ayetlere bakınız.

[2]– Kehf, 46; Meryem, 76; Taha, 73, 131; Kasas, 60; Şûra, 36; Mümin, 39; A’la, 17

[3]– Âl-i İmrân, 197; Nisâ, 77; Tevbe, 38; Nahl, 117.

[4]– Yunus, 24; Kehf, 45-46; Hadid, 20.

[5]– Nahl, 96.

[6]– Âl-i İmrân, 15; Nisâ, 77; En’âm, 32; A’râf, 32; Yusuf, 109; Nahl, 30; Kehf, 46; Meryem, 76; Taha, 73, 131; Kasas, 60; Şûrâ, 36; A’la, 17.

[7]– Ra’d, 34; Taha, 127; Secde, 21; Zümer, 26; Fussilet, 16; Kalem, 33; Gaşiye, 24

[8]– Kasas, 77.

[9]– Âl-i İmrân, 185; Anketub, 64; Muhammed, 36; Hadid, 20.

[10]– Ankebut, 64; Fecr 24.

[11]– A’la, 16; Fecr, 24.

[12]– Hud, 22; Kehf, 104-105; Neml, 4-5.

[13]– Bakara, 102, 200; Tevbe, 38; Rum, 33; Fatır, 5; Şûrâ, 20; Zuhruf, 25,34.

[14]– İsrâ, 10; Bakara, 86; En’âm, 130; Yunus, 7-8; Hud, 15-16; İbrahim, 3; Nahl, 22, 107; Müminun, 74; Neml 4-5, 66; Rum, 7, 16; Lokman, 4; Sebe, 8, 21; Zümer, 25; Fussilet, 7; Naziat, 38-39.

[15]– Nebe, 40.

[16]– Kehf, 36.

[17]– Fussilet, 50.

[18]– Kur’ân-ı Kerim dünyevî ödül ve cezadan da söz eder, fakat tam ve kalıcı ödül ve ceza ahirete mahsustur.

[19]– Sebe, 37.

[20]– Şuarâ, 88; Lokman, 44; Âl-i İmrân, 10, 116; Mücadele, 17.

[21]– Bakara, 166; Müminun, 101.

[22]– En’âm, 94.

[23]– Meryem, 80,95.

[24]– Ra’d, 23; Mümin, 8; Tur 21.

[25]– İsrâ, 72 (Dünyada kör olan ahirette de kör olup daha da sapmış olacaktır).

[26]– Hacc, 46.

[27]– Taha, 124-126.

[28]– Bakara, 200; Âl-i İmrân, 77; İsrâ, 18; Şûrâ 20; Ahkaf, 20.

[29]– Zuhruf, 32.

[30]– Enfal, 28; Enbiyâ, 35; Teğabun, 15; A’râf, 168; Kehf, 7; Mâide, 48; En’âm, 165; Neml, 40; Âl-i İmrân, 186.

[31]– Âl-i İmrân, 179; Müminun, 56; Fecr, 15-16.

[32]– Bakara, 25, 38, 62, 82, 103, 112, 277; Âl-i İmrân, 15, 57, 114, 115, 133, 179, 195, 198; Nisâ, 13, 57, 122, 146, 152, 162, 173; Mâide, 9, 65, 69; En’âm, 48; Tevbe, 72; Yunus, 4 ,9, 63, 64; Ra’d, 29; İbrahim, 23; Nahl, 97; Kehf, 2, 29, 30, 107; Taha, 75; Hacc, 14, 23, 50, 56; Furkan, 15; Ankebut, 7, 9, 58; Rum, 15; Lokman, 8; Secde, 19; Sebe, 4, 37; Fatır, 7; Sad, 49; Zümer, 20, 33, 35; Mümin, 40; Fussilet, 8; Şûrâ 22, 26; Casiye, 30; Fetih, 17; Hadid, 12,21; Teğabun, 9; Talak, 11; İnşikak, 25; Buruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.

[33]– Bakara, 24, 39, 81, 104, 161, 162; Âl-i İmrân, 21, 56, 86, 88, 91, 116, 131, 176, 177, 196, 197; Nisâ, 14, 56, 121, 145, 151, 161, 168, 169, 173; Mâide, 10, 36, 72, 86; En’âm, 49; Tevbe, 3, 68; Yunus, 4, 8; Ra’d, 5; Kehf, 32; Mümin, 6; Şûrâ, 26; Casiye, 11; Fetih, 13, 17; Hadid, 19; Mücadele, 5; Teğabun, 10; Mülk, 6; İnşikak, 22, 24; Gaşiye, 23-24; Beyyine, 6.

[34]– “Ecir” tabiri yaklaşık 90, “ceza” ve türevleri de 100 defa Kur’ân’da geçmektedir.

[35]– Bakara, 110; Müzzemmil, 20.

[36]– Âl-i İmrân, 30.

[37]– Nebe, 40.

[38]– Zilzal, 7-8.

[39]– Neml, 90; Kasas, 84.

[40]– Nisâ, 10.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*