17- Ehl-i Beyt Mektebine Yönelişim

Üç ay boyunca her zaman hatta uykuda bile çeşitli fikirler beni hayaller denizine daldırıyor ve sağa sola sürük-lüyordu. Özellikle tarihi incelemelerim sonucunda şahsiyetleri hakkında değişik sonuçlara varmış olduğum bazı sa-habîler hakkındaki eski görüşlerim yüzünden hep korku içindeydim.

Çünkü çocukluk dönemim boyunca aldığım terbiye gereğince, Allah’ın evliyasına ve salih kullarına karşı hürmet etmeyi gerekli görüyor ve onlara hatta ölümlerinden sonra bile hürmetsizlik yapmanın, kişinin zarar görmesine sebep olacağına inanıyordum.

Dimyerî’nin “Hayatu’l-Hayavani’l-Kübra” adlı kitabında eskiden şu kıssayı okuduğumu hatırlıyorum:

Bir yolculuk esnasında kafiledeki bir kişi, Ömer İbn Hattab’a saygısızlıkla bazı sözler konuşmuş. O-nun yanında bulunanlar, onu bu işten men etmişler; ama fayda vermemiş. Nihayet bu adam bevl ettiği sırada bir siyah yılan onu sokmuş ve adam a-nında ölmüş.

Adam için kabir kazmışlar, yine siyah yılanla karşılaşmışlar. Her ne kadar kabir kazmışlarsa hep-sinde aynı şeyle karşılaşmışlar. Bunun üzerine onlara, âriflerin birisi demiş ki:

“Nerede ona kabir kazarsanız kazın, değişmez. Onun kabrinde mutlaka bu yılan olacaktır. Çünkü her kim Ömer hakkında lâyık olmayan sözler söylerse, Allah âhiret azabından önce onu bu dünyada cezalandırır.”[1]

Bu yüzden bu ağır konuya girdiğim için korku ve şaşkınlık içindeydim. Özellikle Zeytuniye Medresesi’nde halifelerin en üstünü Ebubekir ve sonra Ömer Faruk ve sonra Osman İbn Affan olduğunu ve meleklerin ondan çekinip utandığını ve bunlardan sonra ilim şehrinin kapısı olan Ali’nin geldiğini öğrenmiştim.

Bu dört sahabeden sonraki sırayı da cennetle müjdelenen on kişiden geri kalan altısı alırlar. Onlar da Talha, Zü-beyir, Sa’d, Said, Abdurrahman ve Ebu Ubeyde’dir. Bundan sonraki sırayı da diğer sahabeler alır.

Çoğu zaman: “Biz resullerin hiçbirisinin arasında fark gözetmiyoruz.” ayeti delil olarak gösteriliyor ve bizim de sahabenin arasında fark gözetmeyip hepsini bir gözle görmemiz ve onlara en ufak hatayı bile isnat etmememiz gerektiği söyleniyordu.

Bu nedenle birkaç defa bu araştırmadan vazgeçip istiğfar ettim ve artık sahabenin hakkında bu tür incelemeleri terk etmeyi kararlaştırdım.

Bu araştırmaların, beni Resulullah’ın ve sahabesi hususunda ve neticede dinim hakkında tereddüde ve şüpheye sevk etmesinden korkuyordum. Ama bu süre boyunca yine bazı âlimlerle tanıştım ve onların sözlerinde, aklıselimin kabul etmesi mümkün olmayan çelişkilerle karşılaştım.

Onlar: “Eğer bu şekilde incelemelere devam edersen, Allah, verdiği bu nimetlerini senden alır ve seni helâk eder.” diye beni korkutuyorlardı. Onların bana karşı inat etmeleri ve söylediklerimin hepsini yalanlamaları, beni hakikati bulmak için araştırmaya sürükledi. İçimden bir manevî gücün de beni bu işe sevk ettiğini hissettim.

Bir Âlimle Tartışmam

Âlimlerimizin birine dedim ki:

− Muaviye, günahsız halkı öldürüp, halkın namusuna tecavüz etmesine rağmen yine de siz, onun içtihat edip içtihadında hata yaptığına ve bu içtihadı için Allah katında mükâfatının olduğuna hükmediyor ve Muaviye’nin oğlu Ye-zid’in Resulullah’ın evlâtlarını öldürüp Medine halkının ca-nını ve namusunu kendi askerlerine mubah saymasına rağ-men yine de onun bu işlerde içtihat edip içtihadında hata ettiğine ve bu yüzden Allah katında iki mükâfattan birine lâyık olduğuna inanıyorsanız. Hatta Yezid’i temize çıkarmak pahasına, “Hüseyin dedesi Resululah’ın kılıcıyla öldürüldü.” bile diyebiliyorsunuz. Peki ben neden bu inceleme ve araştırmalarıma dayanarak içtihat etmeyeyim? Oysa bu içtihatlarımın sonucu sadece bazılarının durumları hakkında tereddüde düşmek ve bazısını da ayıplamaktan başka bir şey değildir. Görüldüğü gibi bunlar Muaviye’nin ve oğlu Ye-zid’in, Resulullah’ın Ehlibeyti’ne karşı işledikleri cinayet ve katillerle asla mukayese edilemez. İçtihadımın neticesinde eğer hakkı bulursam iki mükâfatım olur. Eğer hata edersem yine bir mükâfatım olur. Oysa benim bazı sahabeyi yermekten ve onları ayıplamaktan maksadım, onlara lânet o-kuyup sövmek değildir. Ben sadece hakikati bulup Fırka-i Naciye’yi (kurtuluşa eren fırkayı) Firak-i Zalle’den (sapık fırkalardan) ayırmak istiyorum. Bu ise hem bana, hem de benim gibi herkese farz olan bir mükellefiyeti yerine getirmektir. Ve Allah Teala sırları ve kalplerin gizlediği her şeyi bilir.

O, bana şöyle cevap verdi:

− Evlâdım, yıllardan beridir içtihat kapısı kapanmıştır.

− Bu kapıyı kim kapatmıştır? dedim.

Dedi ki:

− Dört mezhep imamları.

Sevinçli bir hâlde:

− Allah’a şükürler olsun ki içtihat kapısını kapatan ne Allah’tır, ne de O’nun Resul’üdür ve ne de Hulefa-i Raşi-dîn’dir, dedim. O hâlde ben de onlar gibi içtihat edersem, bir vebale girmiş olmam.

− Sen içtihat edemezsin, dedi. Çünkü içtihat etmek için nahiv, sarf, tefsir, lügat, belagat, hadis ve tarih gibi on yedi ilmi bilmen lâzımdır.

Onun sözünü kesip dedim ki:

− Efendim ben halka fetva vermek, yahut İslâm adına yeni bir mezhep kurmak için içtihat etmiyorum. Hayır, ben sadece hakkı ve batılı tanımak için içtihat ediyorum. Mesela Ali’nin mi, yoksa Muaviye’nin mi haklı olduğunu araştırmak istiyorum ve bu kadarını bilmek için bahsettiğin on yedi ilmi bilmeye gerek yoktur. Yalnız onların her ikisinin de hayatını, gidişatını, ahlâklarını incelemem yeterlidir.

− Bunu bilmenin sana ne yararı vardır? dedi ve şu ayeti okudu:

Onlar bir ümmet idiler gelip geçtiler, kendi işlerinin sorumlusu kendileridir ve siz de kendi işlerinizin sorumlususunuz ve onların yaptıklarından dolayı siz asla sorumlu tutulmayacaksınız.[2]

− Bu ayette geçen “ve la-tes’elûn” kelimesini acaba “tes’elûn” diye mi okuyorsun, yoksa “tus’elûn” mu? dedim.

− “Tus’elûn” olarak okunur, dedi.

− Allah’a şükürler olsun ki, “tus’elûn” okunuyor, dedim, yoksa “tes’elûn” okunsaydı, tartışmak ve incelemek artık şer’an doğru sayılmazdı; ama “tus’elun” okunduğuna göre ayetin manası şöyle olur: “Siz onların yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmayacaksınız.

Bu ayetin içerdiği anlamın aynısını ifade eden başka a-yet-i kerimeler de mevcuttur. Mesela şu ayet-i kerime:

Herkes kendi kazancına bağlıdır.

Ve yine şu ayet:

Gerçekten insan ancak çalıştığını alır.

Görüldüğü gibi bu ayetlerin, araştırma yapmayı men etmekle bir alâkası yoktur. Kur’ân-ı Kerim birçok ayette bizi geçmiş ümmetlere ait haberler hakkında bilgi edinmeye ve onlardan ibret almaya davet etmiştir. Allah Teala bir yandan Firavun, Hâmân, Nemrud ve Karun gibilerin hayatlarını ve diğer yandan peygamberlerin hayatını Kur’ân-ı Ke-rim’de bize anlatmıştır. Şüphesiz ki bunları, yüce Allah bizi eğlendirmek için değil, hakkı batıldan ayırt etmemiz için zikretmiştir.

“Bu konuyu bilmenin, sana ne yararı var?” diyorsun. Oysa bu konuyu bilmemin benim için birçok yararı vardır:

Evvela, Allah’ın velisini tanıyıp ona uyarım ve Allah’ın düşmanını tanıyıp ona düşmanlık ederim. Bu da, Allah’ın bize vacip kıldığı şeydir.

İkinci olarak, benim için önemli olan, Allah’ın istediği şekilde O’na ibadet etmektir. Ebu Hanife, Malik ve diğer müçtehitlerin istediği gibi değil. Çünkü görüyorum ki, Malik namazda “bismillah”ın denmesini mekruh görüyor ve ötekisi “bismillah”sız namazı batıl sayıyor. Hâlbuki namaz dinin direğidir; eğer o kabul olursa, diğer ameller de kabul olur ve eğer kabul olmazsa, diğer ameller de kabul olmaz. Ben ise namazımın batıl olmasını istemiyorum.

Abdest için de aynı şey söz konusudur. Çünkü Şiîler ayağa meshediyor; ama Sünnîler ayağını yıkıyor. Oysa Kur’-ân-ı Kerim’de: “Baş ve ayaklarınızı meshedin.” diye ayet mevcuttur. Yani Kur’ân-ı Kerim, açıkça ayağın meshedilmesine dair emir veriyor.

Peki o hâlde aklı başında olan bir Müslüman, nasıl araştırmadan bunların birinin sözünü kabul edip diğerinin sözünü reddedebilir?

Bunun üzerine dedi ki:

− Sen istediğin mezhebi seçebilirsin. Çünkü bunların hepsi İslâm mezhebidir ve hepsi de hükümlerini Peygamber’den almıştır.

Ben dedim ki:

− O zaman korkarım ki Allah’ın: “Heva ve hevesini kendine ilah edeni gördün mü? O şahıs ki Allah bilerek onu sapıklığa terk etmiş ve onun kulağını ve kalbini mühürlemiştir ve gözüne de perde çekmiştir. Artık Allah’tan başka kim doğru yolu ona gösterebilir. Hâlâ mı öğüt, ibret almazsınız.?![3] buyurarak kınadığı kimselerden olurum.

Ayrıca dedim ki:

− Efendim; ben tüm mezheplerin hak olduğuna inanıyorum; çünkü onların birisi bir şeyi helâl diğeri aynı şeyi haram sayıyor, oysa bir şeyin hem helâl hem de haram olması mümkün değildir. Ve Resulullah’ın getirdiği hükümler de vahye dayalı olduğundan onlarda bir çelişki olmaz. Nasıl ki Hak Teala buyuruyor ki:

Eğer Allah katından ayrı bir yerden gelseydi, onda birbirini tutmayan birçok şeyler bulurdun.[4]

Ama dört mezhebin arasında birbirini tutmayan birçok hüküm mevcuttur. Bundan anlaşılıyor ki bunların hepsi Allah ve Peygamberi’nden sadır olmuş değildir. Çünkü Peygamber, Kur’ân’a muhalif olan bir hüküm vermez.

Adam benim sözlerimin mantıklılığını ve delillerimin sağlamlığını görünce konuyu değiştirerek şöyle dedi:

− Allah’ın rızası için sana nasihat ediyorum ki ne hakkında şüphe edersen et, yalnızca Hulefa-i Raşidîn’den şüphe etme. Çünkü onlar İslâm’ın dört direğidir. Eğer onlardan biri düşerse İslâm’ın yapısı yıkılır…

Ondan sonra şöyle dedi:

− Bunlar, imamlarımızdan ve üstatlarımızdan öğrendiğimiz şeylerdir. Biz kendi dönemimizde sizin gibi âlimlerimizle tartışmıyorduk. Ama siz her şeyden şüphe ve tered-düt ediyorsunuz. Bu, ahir zamanın alâmetlerindendir. Re-sulullah buyurmuş ki: “Kıyamet ancak kötü insanların yüzünden kopar.”

Dedim ki:

− Bu boş sözleri niye sarf ediyorsunuz? Ben dinimden şüphe ve tereddüt etmekten Allah’a sığınıyorum. Ben Allah’a inanıp O’ndan başka bir mabut olmadığına ve O’nun meleklerine ve kitabına iman etmişim. Efendimiz, Allah’ın kulu ve Resulü ve tüm enbiya ve resullerden üstün ve onların en sonuncusu olan Hz. Muhammed’e (s.a.a) iman etmişim. Ben bir Müslüman’ım, neden beni suçlamaya kalkışıyorsun?

− Bundan daha büyük suçlarla seni suçluyorum. Çünkü sen, efendilerimiz Ebubekir ve Ömer hakkında şüphe ediyorsun. Oysa Resulullah (s.a.a) buyurmuş ki:

Eğer benim ümmetimin hepsinin imanını Ebu-bekir’in imanıyla tartsalar Ebubekir’in imanı onların hepsinin imanından üstün gelir.

Ve Ömer’in hakkında buyurmuştur ki:

Ümmetimi bana gösterdikleri zaman gördüm ki gömlekleri göğüslerine bile yetişmiyor; ama Öme-r’i bana gösterdikleri zaman gördüm ki gömleği yer-de sürünüyor!? “Bu sözün mânâsı yahut tevili nedir ya Resulullah?” diye sordular. Buyurdu ki: “Ya-ni onun dini fazladır?!”

Oysa sen on dördüncü asırda, gelip sahabenin, özellikle Ebubekir ve Ömer’in hakkında şüphe ve tereddüt yayıyorsun. Acaba Kûfelilerin, Iraklıların nifak ehli olduklarını bilmiyor musun?

Bu sözleri duyunca kendi kendime dedim ki: “Gururu yüzünden yanlışı üzerine böylesine direten birisine ben ne söyleyebilirim. Tartışmak yerine, suçlama ve iftiralara başvurarak, müritlerinin huzurunda kendini galip göstermek telaşına kapılan birisiyle neyi tartışabilirim?!”

O konuştukça, yanındakiler daha da galeyana geliyor ve gözlerinden şer okunuyordu.

Acele eve gelip İmam Malik’in “el-Muvatta” kitabını ve Sahih-i Buharî’yi alıp hemen geri döndüm.

Dedim ki:

− Efendim, beni Ebubekir’in hakkında şüphe ve tereddüde düşüren ilk şahıs Resulullah’tır (s.a.a).

Sonra “Muvatta” kitabını açıp şu hadisi okudum: İmam Malik rivayet ediyordu ki:

Resulullah (s.a.a) Uhud şehitlerine şöyle dedi: “Ben bunların imanlarına şahidim.” Bunun üzerine Ebubekir dedi ki: “Ya Resulullah, biz onların kar-deşleri değil miyiz? Biz onlar gibi İslâm’ı kabul et-medik mi? Onlar gibi cihat etmedik mi?” Resulul-lah buyurdu ki: “Evet ettiniz; ama bilmiyorum ben-den sonra dinde ne bidatler çıkaracaksınız.” O zaman Ebubekir çok ağladı. Daha sonra dedi ki: “Biz senden sonra da mı yaşayacağız?!”[5]

Sonra Sahih-i Buharî’yi açtım ve şu rivayeti okudum:

Ömer İbn Hattab, Hafsa’nın yanına geldi. Esma İbn Ümeys de onun yanında idi. Ömer, Esma’yı gö-rünce: “Bu kimdir?” diye sordu. Hafsa: “Esma Bint Ümeys’tir.” dedi. Ömer şöyle dedi: “Bu, deniz yoluyla Habeşistan’a giden kadınlardan mıdır?” Esma: “Evet.” dedi. Ömer: “Biz hicrette sizden öne geçtik, biz Peygamber’e sizden daha yakınız.” dedi. Esma sinirlenip: “Allah’a andolsun ki hayır.” dedi. “Çünkü siz Peygamber’in yanında idiniz ve o sizin açlarınızı doyurup, cahillerinize öğüt verdi. Oysa biz Habeşistan’da uzak bir çölde düşmanların içerisinde kalıyorduk; ama kalplerimiz, Allah ve O’nun Resulü ile beraberdi. Allah’a andolsun yediğim her yemekte, içtiğim her suda Resulullah’ı hatırlıyor-dum. Biz, orada devamlı korku ve dehşet içerisinde yaşıyorduk. Ben senin dediklerinin hepsini Re-sulullah’a söyleyeceğim, ondan soracağım.”

Esma, Resulullah (s.a.a) geldiğinde dedi ki: “Ya Resulullah, Ömer böyle diyordu. Ben de böyle cevap verdim.” Resulullah (s.a.a): “O, bana sizden daha yakın değildir, o ve onunla olanlar yalnızca bir hicretten başka bir şey yapmadılar; ama siz gemi halkı, iki hicret yaptınız.” buyurdu.

Esma şöyle diyor: “Ebu Musa ve gemi ile hicret edenler devamlı gelip benden bu hadisi soruyorlardı. Dünyada onları en çok sevindiren şey, Resu-lullah’ın (s.a.a) buyurduğu bu sözler olmuştu.”[6]

Şeyh ve yanındakiler, hadisleri okuduktan sonra renkleri değişip birbirinin yüzüne bakmaya başladılar. Hepsi, Şeyh’in bir şey söylemesini bekliyordu. Ama Şeyh’in kendisi onlardan fazla şaşırmıştı. Çaresiz kalıp şaşkınlıkla:

− Allah’ım, sen benim ilmimi artır, demekle yetindi.

Ben dedim ki:

− Resulullah (s.a.a): “Benden sonra ne bidatler çıkaracaksınız!” diyerek Ebubekir’in hakkında şüphe ve tereddüt eden ve onun lehine şehadet etmeyen ilk şahıs ise, yine Ümeys’in kızı Esma’dan bile Ömer’in üstün olduğunu ikrar etmemiş ve hatta Esma’nın ondan üstün olduğunu buyurmuşsa, benim de hakikati bilmeden kimseyi diğerinden üstün görmemeye hakkım vardır.

Bu iki hadis, Ömer ve Ebubekir’in faziletleri hakkında nakledilen tüm hadisleri batıl ediyor; çünkü bu hadisler, onların faziletlerini ispat eden hadislerden metin ve muhteva yönünden daha güçlü ve gerçeğe daha yakındır.

Orada bulunanlar:

− Bu nasıl olur? dediler.

Dedim ki:

− Resulullah (s.a.a) Ebubekir’in imanına şahitlik etmedi ve “Bilmiyorum benden sonra dinde ne bidatler çıkaracaksınız?!” diye buyurdu. Bu söz, makul olduğu kadar, Kur’-ân ve tarih tarafından da tasdik olunmuştur. Tarihler, onların Resulullah’tan (s.a.a) sonra ahitlerinde durmadıklarını bildiriyor.

Ebubekir’in Hz. Fâtıma’yı rencide ettiğinde ağlaması, Re-sulullah’ın haber verdiği tehlikeye düşmesinden dolayıydı. Yine ahdinde durmadığı için ölümünden önce yaptıklarına pişman olarak: “Keşke insan olmasaydım!” diyordu.

“Tüm ümmetimin imanını Ebubekir’in imanı ile tartarlarsa, Ebubekir’in imanı onların imanından ağır gelir.” diye nakledilen hadise gelince… Bu hadis makul değildir ve batıldır. Çünkü ömrünün kırk yılını Allah’a şirk koşup putlara ibadet etmekle geçiren birisinin imanının, Peygamber’in ümmetinin hepsinin imanından üstün olması mümkün değildir. Oysa ümmetin içerisinde bunca evliyalar, şehitler, imamlar, ömürlerinin hepsini Allah yolunda cihatla geçiren mücahitler vardır.

Bir de Ebubekir nerede, bu hadis nerede? Eğer o böyle bir imana sahip idiyse, neden ölümünden önce: “Keşke insan olmasaydım!” diye arzu ediyordu?

Eğer onun imanı tüm müminlerin imanından ağır olsaydı, bütün âlemin kadınlarının efendisi ve Resulullah’ın kızı Hz. Fâtıma’yı bağrını kanla dolduracak derecede rencide etmezdi. O derece ki, Hz. Fâtıma onlardan razı olmadığına dair Allah’ı ve melekleri şahit tutmuş ve her namazdan sonra onlara beddua edeceğini söylemiştir.

Benim sözlerim bitince o âlim hiçbir şey demedi; ama etrafındakilerden bazıları:

− Vallahi bu adam bizi de şüpheye düşürdü, dediler.

Bunun üzerine o âlim bana dönüp dedi ki:

− Bunu mu istiyordun? İşte bunların hepsini, dinlerinde şüpheye düşürdün.

Onlardan birisi hemen kalkıp o âlime şöyle cevap verdi:

− Bu adam doğru söylüyor. Sözleri haktır. Biz şimdiye kadar ömrümüzde bir kitabı bile baştan sona okuyup bitirmiş değiliz. Şimdiye kadar körü körüne diğerlerinin sözlerine uyduk durduk; ama yavaş yavaş öğreniyoruz ki bu adam doğru söylüyor. Biz de okumalı ve tartışmalıyız.

Onun yanındakiler de ona katılıp aynı sözü tekrarladılar.

Bu tartışma gerçekte hak için bir başarı değildi. Bu başarı zorla yahut mızrakla elde edilmedi. Akıl ve delillerin yardımıyla kazanıldı.

Allah Teala buyuruyor ki:

Ve de ki: Eğer doğru söylüyorsanız delillerinizi getirin.[7]

Bu gibi olaylar, beni bu konulara girmeye ve tam manasıyla araştırmayı başlatmaya sevk etti. Allah’ın ismiyle ve O’nun yardımıyla ve Resulullah’ın (s.a.a) dini üzere ve Allah Teala’dan yardım ve hidayet ümit ederek araştırmaya başladım.

Allah Teala onun yolunda mücadele edip hakkı araştıranlara doğru yolunu göstereceğini vaat etmiştir ve onun vaadinde hiçbir zaman hilaf olmaz.

Araştırmam üç yıl sürdü, bu müddet zarfında ben her konuyu dikkatle ve titizlikle inceledim. Hatta bazı eserleri baştan sona bir sayfasını bile kaçırmadan birkaç defa inceledim. İmam Şerefuddin’in önemli eseri olan el-Müracaat kitabını birkaç defa okudum. Bu kitap, önüme birçok ufuklar açtı ve benim doğru yolu bulmama sebep olup kalbime Ehlibeyt’in gerçek muhabbetini ve sevgisini işledi.

Şeyh Eminî’nin el-Gadir isimli 11 ciltlik eserini üç kez okudum. Bu eser, birçok önemli hakikati bütün açıklığı ile ortaya koyuyordu. Ayetullah Muhammed Bâkır es-Sadr’ın “el-Fedeku Fi’t-Tarih” (Tarih’de Fedek Olayı) isimli kitabını ve Şeyh Muzaffer’in yazdığı “es-Sakife” isimli eserini o-kudum. Bu iki kitap sayesinde, tarihin birçok karmaşık sırlarına vakıf oldum.

Yine Şerefuddin’in yazdığı “en-Nassu ve’l-İçtihad” isimli kitabını okudum. Bu da benim kesin inancımı daha da artırdı ve sonra aynı yazarın “Ebu Hureyre” adlı kitabını ve sonra Mısırlı Şeyh Muhammed Ebu Reyye’nin, Ebu Hureyre hakkında yazmış olduğu “Şeyhu’l-Muzeyre” isimli kitabını okudum ve bu kitapta yine Peygamber’den sonra sünnetini değiştiren sahabenin iki kısım olduklarını öğrendim. Allah’ın hükümlerini zorla yani siyasî otorite sayesinde değiştiren sahabîler, bir de ilâhî hükümleri uydurdukları yalan hadisler vasıtasıyla tahrif eden kişiler.

Daha sonra Esed Haydar’ın yazdığı “İmam Sadık ve Dört mezhep” isimli kitabı okudum. Orada, Allah tarafından verilen ilim ile öğrenme ve elde edilen ilmin farkını ve aynı şekilde Allah’ın, dilediği kullarına verdiği ilâhî hikmet ile ümmeti İslâm ruhundan uzaklaştıran kendi görüşü ile yapılan içtihatların farklarını da öğrendim.

Daha sonra Seyyid Cafer Murtaza Amilî’nin, Seyyid Murtaza Askerî’nin, Seyyid Hoî’nin, Seyyid Tabatabaî’nin, Şeyh Muhammed Emin Zeynuddin’in ve Firuzabadî’nin kitaplarını ve İbn Ebi’l-Hadid’in “Nehcü’l-Belâğa Şerhi”ni ve Taha Hüseyin’in “el-Fitnetu’l-Kübra” kitabını, Tarih-i Ta-berî’yi, aynı şekilde İbn Esir, Mes’udî ve Yakubî’nin meşhur tarihle ilgili eserlerini ve başka birçok kaynağı okudum ve İmamiye Şia’sının hak olduğuna kanaat getirip Şiî oldum ve Allah’ın lütfuyla Ehlibeyt’in gemisine bindin ve onların velâyet iplerine sarıldım.

Böylece az bir kısmı hariç haktan döndükleri benim a-çımdan kesinleşen sahabenin bazılarının yerine, Allah’ın, her türlü pisliği uzak ettiği ve tertemiz kılıp muhabbetlerini herkese farz kıldığı Ehlibeyt’e (Allah’ın selâmı onların üzerine olsun) sarıldım.

Şia; bizim bazı âlimlerimizin dedikleri gibi, Ömer’in Kadisiye’de yendiği, ihtişamlarını yerle bir ettiği için ona düşman kesilen, kin besleyen Farslar ve Zerdüştler değildir. Ben bu sözleri söyleyen cahillere şu cevabı veriyorum:

Hz. Peygamber’in Ehlibeyti’ne uymayı kendine şiar edinmiş olan Şia; Irak, Suriye, Hicaz, Lübnan gibi birçok ülkede kalabalık toplulukları oluşturmaktadır. Ve bilindiği üzere bunların hepsi de Arap’tır. Aynı şekilde Pakistan, Hin-distan ve Afrika devletlerinde milyonlarca Şiî yaşamaktadır ve bunlar ne Fars’tır, ne de Arap’tır. Bunlardan başka zik-retmeyi gerekli görmediğim daha birçok ülkede Şiî toplulukları mevcuttur.

Şia yalnız İranlılarla sınırlı olsaydı bile, bize karşı Allah Teala’nın hücceti tamam olmuş olurdu. Çünkü Farsların imamlığına inandıkları On İki İmam’ın hepsi Arap’tır, Kureyş Kabilesi’nden Hâşim’in evlâtlarından ve Peygamber’in Ehlibeyti’ndendir.

Eğer Farslarda bazı iddialarda yer aldığı gibi ırksal taassup olsaydı, Arapları kendilerine düşman kabul eder ve 12 İmam’ın yerine kendilerine Farslardan olan imamlar bulmaya çalışır, mesela Şia ve Ehlisünnet’in değer ve faziletlerine itiraf ettikleri Selman-ı Farisî’yi kendilerine imam yaparlardı.

Ama Ehlisünnet imamet konusunda daha çok Farslara uymuştur. Ehlisünnet’in imamlarının çoğu Fars kavimlerin-dendir. Örneğin Ebu Hanife, İmam Nesaî, Tirmizî, Buharî, Müslim, İbn Mâce, İmam Râzî, İmam Gazalî, İbn Sina ve bunlardan başka birçok Sünnî âlimi Fars’tır. Eğer Fars Şiîler, savaşta Ömer’in ordusu tarafından yenik düştükleri için onu sevmiyorlarsa, peki Fars olmayan Şiîlerin Ömer’i reddetmelerini nasıl açıklayabiliriz?

Bu iddialar, tarihsel bir dayanaktan tamamen yoksundur. Doğru olan şudur: Şiîlerin Ömer’e karşı çıkmalarının sebebi, Ömer’in, Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra onun vasisi olan Emirü’l-Müminin Ali’yi (a.s) halifelikten uzaklaştırmadan ve böylece İslâm ümmetinin sonsuz çileleri yaşanmasında büyük bir role sahip olmasından dolayıdır. Bu gerçek o kadar açık seçik ortadadır ki, hür bir araştırmacının onu kavramaması için yalnız gözünün önündeki perdeleri bir kenara itip ön yargıdan kurtularak konuyu ele alması yeterlidir.

Gerçekten Şiîler; ister Farslardan, ister Araplardan, isterse bunların haricindekilerden olsun, Kur’ân ve Resulul-lah’ın sünnetinin imamet ve hilâfetle ilgili sahih ve nass olan hükümlerine tam boyun eğmiş ve karanlıkların aydınlatıcısı ve hidayet önderi olan İmam’a (Hz. Ali’ye) ve onun evlâtlarına tâbi olmuşlardır.

Emevîlerin ve sonra da Abbasîlerin yedi asır boyunca Şia’ya karşı uyguladıkları bazen çekici ve çoğu kez de dehşet ve zulüm dolu siyasetlerine rağmen ve yüz binlerce Şiî, sırf Ehlibeyt sevgisi yüzünden tarihin yüzünü karartan zulüm, katliam ve tecavüzlere ve halkı onlardan uzaklaştıran iftiralara -ki günümüze kadar izini sürdüregelmiştir- maruz kalmalarına rağmen yine de onlar Ehlibeyt’i bırakıp başkalarını kendilerine imam ve önder olarak tanımamışlardır.

Şiîler, bütün bunlara sabır ve sebat gösterip hakka sarıldıkları ve Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmadıkları için bugüne kadar bu sabır ve sebatın ağır bedelini ödemektedirler.

Hiç tereddüt etmeden söylüyorum ki, bizim âlimlerimizden biri taassubunu yenip Şia ulemasıyla tartışma ve ilmî münazaraya girme cesaretini gösterirse, mutlaka Ehlibeyt mektebinin hak olduğunun farkına varır.

Allah’a şükürler olsun ki ben doğru yolu buldum. Beni Eh-libeyt mektebiyle tanıştıran o yüce Allah’a hamd ediyorum. Allah’ın başarı vermesi olmasaydı, ben bu gerçeklere varamazdım. Allah’a sonsuz hamd ve şükürler olsun ki beni, sabırsızca aradığım “Fırka-i Naciye” ile tanıştırdı.

Artık benim Ali (a.s) ve evlâdına sarılmanın, Allah’ın kopmayan ipine sarılmak olduğundan hiçbir şüphem ve tereddüdüm kalmamıştır.

Nitekim bu husus tüm İslâm âlimlerinin doğruluğunda icma ettikleri Resulullah’ın (s.a.a) kat’î naslarıyla ve sarih sünnetiyle de sabittir. Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin ba-şında gelen akıl da, hakkı dinleyip ona ulaşmak isteyen bir kişi için en iyi kılavuzdur bu yolda.

Ümmetin ittifakına göre, İmam Ali (a.s) tüm sahabenin en bilgilisi ve onların en şecaatlisi idi. Bu iki özellik bile onun halifeliğe diğerlerinden daha lâyık olmasına yeterlidir. Çünkü Allah Teala önderlik makamını verdiği Talut hakkında buyuruyor ki:

Peygamberleri onlara dedi ki: “Allah size Ta-lut’u padişah olarak gönderdi.” Onlar: “O, nasıl bize buyruk yürütebilir? Bizim padişahlığa ondan daha fazla hakkımız var, malca da bizden üstün değil.” dediler. Peygamberleri dedi ki: “Şüphe yok ki, onu Allah seçmiş ve onu sizden üstün kılmış ve ona bilgi ve vücut bakımından üstünlük vermiştir. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah rahmeti boldur, her şeyi bilir.”[8]

Resulullah da şöyle buyuruyor:

Ali benden, ben de ondanım. O benden sonra her müminin velisidir.[9]

Burada, hâlime uygun geldiği için İmam Zemahşerî’den şu birkaç beyti nakledeyim. Şöyle diyor Zemahşerî:

İhtilâflar ne çok, herkes de kendinin hak yolda olduğu söylüyor. Ben: “Lailahe İllallah” deyip, Mu-hammed ve Ali’ye sarıldım. Ashab-ı Kehf’in sevgisi bir köpeği kurtardıysa, Ali ve Ahmed’i seven bir kişi nasıl bedbaht olur.

Evet Allah’a hamd olsun ki, ben O’nun lütfuyla hakikati buldum ve yüzü akların önderi, Allah’ın galip aslanı Sey-yidü’l-Vasiyyin, Emirü’l-Müminin Ali İbn Ebutalib’e (a.s) ve cennet gençlerinin efendilerine, ümmetin iki çiçeği İmam Ebu Muhammed Hasan’a ve İmam Ebu Abdullah Hüseyin’e ve Mustafa’nın vücudunun bir parçası ve pak imamların annesi, gazabı Allah’ın gazabı olan bütün âlemlerin kadınlarının efendisi Hz. Fâtıma’ya, Peygamber’den sonra tâbi oldum.

İmam Malik’i bırakıp ümmetin muallimi ve imamların üstadı İmam Cafer Sadık’a sarıldım ve keza Allah’ın salih evliyası Müslümanların önderleri olan ve İmam Hüseyin’in soyundan gelen dokuz Masum İmam’a tâbi oldum.

Muaviye, Amr İbn As, Muğîre İbn Şube, Ebu Hureyre, İkrime, Ka’bu’l-Ahbar ve bunlar gibi haktan dönen sahabenin yolunu bırakıp Peygamber’le olan ahitlerinde sadık kalan Ammar İbn Yasir, Selman Farisî, Ebuzer Gıfârî, Mik-dad İbn Esved, Huzeyme İbn Sabit Zu’ş-Şehadeteyn ve Ü-beyy İbn Ka’b gibi sahabîlerin yoluna koyuldum. Bu uyan-mayı bana müyesser kıldığı için Allah’a hamd ve şükürler olsun.

Fikirlerimizi durduran ve bizi gaflette bırakan, birçoğu zamanlarının sultanlarına ve hükümdarlarına uymuş olan âlimlerimizi bırakıp, ne zalim emir sahiplerine boyun eğen ve ne de bir gün olsun içtihadın kapısını kapatmış olan Şia ulemasına sarıldım.

Nihayet çelişkileri bir araya toplayan, taassuba dayanan taşlaşmış donuk fikirlerimi atıp delile ve hüccete inanan hür ve parlak fikirleri benimsedim.

Otuz yıl boyunca Benî Ümeyye’nin sapıklıklarıyla kirlenen beynimi, Allah’ın her türlü pisliği giderdiği, tertemiz kıldığı masum imamların akideleriyle yıkadım.

Allah’ım, bizi Ehlibeyt’in akidesi üzerinde sabit kıl ve onların sünneti üzerine öldür. Kıyamet gününde bizi onlarla haşreyle. Çünkü senin Resul’ün buyurmuş ki:

İnsan sevdikleriyle haşrolur.

Böylece kendi aslıma dönmüş oldum. Çünkü babam ve amcalarım bizim şeceremizden bahsederken, bizim Abba-sîlerin baskı ve zulümleri yüzünden Irak’tan kaçarak Kuzey Afrika’ya sığınan ve Tunus’a yerleşen seyyitlerin soylarından olduğumuzu söylüyordu.

Kuzey Afrika’da bizim gibi Resulullah’ın (s.a.a) pak soyundan oldukları için “Şurefa” lakabıyla anılanlar çoktur. Ama ne yazık ki Emevî ve Abbasî zulüm ve baskıları yüzünden hak yoldan uzaklaşmıştırlar; fakat Hz. Peygamber’in neslinden oldukları için halkın onlara karşı hürmetleri hâlâ devam etmektedir.

Ehlibeyt yolunu bana gösterdiği ve gözümü, kalbimi hakikate açarak basireti bana nasip eylediği için Allah’a son-suz hamd ve şükürler olsun.


[1]– Hayatu’l-Hayavani’l-Kübra, “Esvedu’s-Saliğ”den bahsederken.

[2]– Bakara, 142

[3]– Câsiye, 23

[4]– Nisâ, 82

[5]– el-Muvatta, İmam Malik, c.1, s.307 vs. Yine el-Meğazi, Vakı-dî, s.310

[6]– Sahih-i Buharî, c.3, s.387, Hayber Muharebesi babında

[7]– Bakara, 111

[8]– Bakara, 247

[9]– Sahih-i Tirmizî, c.5, s.696 Hasaisu’n- Nesaî, s.67, Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.110

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*