İmam Hasan Askeri’nin (a.s) Şahsiyeti ve Ahlaki Özellikleri

İmam’ın (a.s) Azamet ve Fazileti

İmam’ın (a.s) ahlâkî faziletleri ve manevî kemalleri, sadece dostlarının değil, düşmanlarının da onun azamet ve yü-celiğini itiraf etmelerine sebep olmuştu. Hasan b. Muhammed el-Eş’arî, Muhammed b. Yahya ve diğerleri şöyle rivayet etmişlerdir:

Ahmed b. Abdullah b. Hakan, Kum kentinin arazi ve haraç (vergi) işleri sorumlusu idi. Bir gün onun meclisinde Alevîler ve onların inançları söz konusu oldu. Kendisi de Ehlibeyt’in yolundan sapmış inatçı Nasibîlerden[1] olan Ahmet sözlerinin arasında şöyle dedi:

“Ben Samarra’da Alevîlerden kendi ailesi ve Haşimoğul-ları arasında, Hasan b. Ali b. Muhammed b. Ali er-Rıza (İmam Hasan Askerî -a.s-) gibi iyi tavırlı, vakarlı, iffetli, asaletli, fazilet ve azametli birisini görmüş veya tanımış değilim. Ailesi onu kendi yaşlı ve saygınlarından önde tutuyorlardı. Ordu komutanları, vezirler ve halk arasında da durum böyle idi.

Bir gün babamın[2] yanındaydım. Kapıcılar Ebu Muham-med b. Rıza (İmam Hasan Askerî’nin -a.s-) geldiğini bildirdiler. Babam yüksek sesle: “İçeriye buyur edin!” dedi.

Ben kapıcıların babamın yanında İmam’ı künyesi ile an-malarına hayret ettim. Çünkü babamın yanında, Halife veya Halife’nin yerine gelecek olan kimsenin ya da Halife’nin, kün-yesi[3] ile anılmasını emrettiği kimsenin dışında başkasını kün-yesi ile anmazlardı.

Bir müddet sonra buğday renkli, güzel vücutlu, güzel yüzlü, uzunca boylu, genç, heybetli ve azametli birisi içeriye girdi. Babam onu görünce, ayağa kalktı ve onu karşılamak için birkaç adım ilerledi. Ben, babamın Haşimoğulları veya ordu komutanlarından birine böyle davrandığını hatırlamıyorum. Babam kolunu onun boynuna atarak yüzünü ve om-zunu öptü ve elinden tutarak her zaman namaz kıldığı yere oturttu. Kendisi de onun yanında ona karşı oturdu ve sohbet etmeye başladı. Babam konuşurken ona karşı: “Size feda olayım!” tabirini kullanıyordu.

Ben, bütün bu gördüklerimden dolayı hayretler içindeydim. O sırada kapıcılardan birisi ansızın gelerek: “Muvaffak geldi.” dedi. Genellikle Halife Muvaffak geleceği zaman, ondan önce kapıcılar ve ordunun hususi komutanları gelir ve Muvaffak gelip gidinceye kadar evin kapısından ba-bamın meclisine kadar iki sıra hâlinde dururlardı.

Babam devamlı Ebu Muhammed’e ilgi gösteriyor ve o-nunla sohbet ediyordu. Gözleri Muvaffak’ın hususi kölelerine ilişince, İmam’a (a.s): “Size feda olayım, isterseniz gidiniz.” dedi ve Muvaffak’ın onu görmemesi için İmam’ın iki sı-ranın ardından götürülmesini istedi. İmam ayağa kalktı, peşinden babam da kalkıp İmam’la kucaklaştı. Sonra İmam gitti.

Ben babamın kapıcılarına ve kölelerine: “Babamın yanında künyesi ile andığınız ve babamın böyle davrandığı kişi kimdi?” diye hayretle sordum. “O, Alevîlerden Hasan b. Ali diye çağrılan ve İbnu’r-Rıza[4] diye bilinen bir zattır.” dediler. Hayretim daha da arttı.

O gün akşama kadar merak ve endişe içinde kaldım. Babam akşam namazından sonra oturup Halife’ye bildirmesi gereken raporları ve işleri incelemeyi âdet edinmişti. Babam namazı kılıp oturdu, ben de yanına gidip oturdum. Yanında hiç kimse yoktu. Babam şöyle sordu:

– Ahmed, bir işin mi var?

– Evet baba, izin verirseniz söyleyeyim!

– Söyle.

– Baba, sabahleyin o kadar saygı gösterdiğin ve “Sana feda olayım!” diyerek hitap ettiğin; kendini, ananı ve babanı feda ettiğin o adam kimdi?

– Oğlum! O, Rafizîlerin[5] İmam’ı, İbnu’r-Rıza diye meşhur Hasan b. Ali’ydi.

Sonra bir an sustu, ben de sustum. Daha sonra dedi ki:

– Oğlum, hilafet eğer Abbasîlerin elinden çıkacak olursa, Haşimoğulları’ndan ondan başka hiç kimse bu makama lâyık değildir. Bu da onun fazileti, iffeti, zahitliği, ibadeti, iyi ahlâk ve üstünlüğü sebebiyledir. Eğer onun babasını görmüş olsaydın, ne kadar faziletli ve değerli olduğunu anlardın!

Duyduğum sözlerle korku ve düşüncem arttı; babama olan öfkem daha da çoğaldı. Artık İmam’ın hakkında sorup soruşturmak ve bu çevrede araştırma yapmaktan başka mühim bir işim olmayacaktı. Onu Haşimoğulları, ordu komutanları, kâtipler, kadılar, fakihler ve sorduğum herkesin yanında, büyüklük, kıymet ve yüceliğin nihayetinde buldum. Herkes onu iyi olarak anıyor ve kendi aile ve büyüklerinden üstün biliyordu.

Böylece İmam’ın (a.s) ne kadar yüce bir insan olduğunu anlamıştım. Çünkü hem dost ve hem düşmanları arasında onun hakkında iyilik ve hürmetten başka bir ifade kullananı görmedim.[6]

İmam’ın (a.s) Zühdü-Sade  Yaşantısı

Birtakım meseleleri sormak için İmam’ın (a.s) huzuruna giden Kâmil Medenî der ki:

İmam’ın huzuruna vardığımda, üzerinde beyaz ve yumuşak bir elbise olduğunu gördüm. İçimden: “Allah’ın velisi yumuşak ve güzel elbiseler giyiniyor ve bize kardeşlerimiz ile yardımlaşmayı emredip böyle elbiseler giymememizi ö-ğütlüyor, bu ne biçim iştir?” dedim.

İmam içimden geçenleri okumuşçasına tebessüm ederek elbisesinin kollarını sıvadı. Yumuşak elbisesinin altında siyah ve kaba bir iç çamaşırı giymiş olduğunu gördüm. Sonra şöyle buyurdu:

Ey Kâmil! Bu (kaba ve siyah elbise) Allah için, bu ise (yumuşak elbise) sizin içindir.[7]

İki Muhtaç

Muhammed b. Ali b. İbrahim b. Musa b. Cafer (a.s) şöyle der:

Bir ara pek fakir düşmüştük. Babam: “Cömert ve bağışlayıcı lakabıyla meşhur olan bu kişinin (İmam Hasan Askerî’nin -a.s-) yanına gidelim.” dedi. Ben: “Onu tanıyor musun?” diye sordum. Babam: “Hayır, onu görmüş değilim.” dedi.

Birlikte yola koyulduk. Yolda babam dedi ki: “Emretse de 200 dirhem elbise için, 200 dirhem borçlarım için ve 100 dirhem de diğer masraflar için ihtiyaç duyduğumuz 500 dir-hemi verseler keşke!”

Ben de kendi kendime: “Keşke bana da 100 dirhemi binek almam, 100 dirhemi masraflarım ve 100 dirhemi de elbise için toplam 300 dirhem verse de Cebel’e[8] gitsem.” dedim.

İmam’ın (a.s) evine vardığımızda, hizmetçisi dışarı çıkarak: “Ali b. İbrahim ve oğlu Muhammed içeri girsinler.” dedi. Biz içeri girip selâm verdik. İmam babama: “Ey Ali! Ne oldu ki, şimdiye kadar yanımıza gelmedin?” buyurdu. Babam cevap verdi: “Bu hâlimle sizinle görüşmeye utanıyordum e-fendim.” Dışarı çıktığımız zaman İmam’ın kölesi yanımıza geldi ve babama bir kese para vererek dedi ki: “Bu 500 dirhemdir; 200 dirhem elbise için, 200 dirhem borçlarını ödemen için ve 100 dirhem de diğer masrafların için.” Bir kese de bana vererek dedi ki: “Bu 300 dirhemin 100 dirhemi binek satın alman için, 100 dirhemi elbise için ve 100 dirhemi de diğer masrafların için! Cebel’e gitme, Sevra’ya[9] git…”[10]

İmam’ın (a.s) İbadeti

İmam Hasan Askerî (a.s) değerli babaları gibi, Allah’a ibadete pek düşkün ve bu konuda tam bir örnek idi. Namaz vakti geldiğinde, hemen işini bırakır ve namaza başlardı.

Ebu Haşim Caferî der ki:

İmam Hasan Askerî’nin (a.s) huzuruna girdim. İmam (a.s) bir şeyler yazıyordu, namaz vakti gelince yazıyı bir kenara bırakıp namaz için kalktı.[11]

İmam’ın (a.s) ibadetinin keyfiyet ve niceliği, başkalarını Allah’ı anmaya sevk ediyordu ve bazen haktan sapmışları değiştiriyor, yola getiriyordu. İmam (a.s), Salih b. Vasıf’ın zindanında olduğu zaman, Abbasîlerden bazıları zindancıdan İmam’a (a.s) sert davranmasını istediler; o da memurlarının en kötülerinden iki kişiyi bu iş için görevlendirdi. Ama o iki kişi İmam’la görüştükten sonra tamamen değiştiler ve bambaşka birileri oldular. İbadet ve namazda yüce derecelere ulaştılar.

Zindancı o ikisini çağırdı ve dedi ki: “Yazıklar olsun size! Bu kişi hakkında yaptığınız nedir?” Onlar: “Biz, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadetle meşgul olan, ibadetten başka şeyle meşgul olmayan ve bakışları, vücudumuzun titremesine ve kontrolümüzü kaybetmemize sebep olan kimse hakkında ne söyleyelim!?”[12] diye karşılık verdiler.

Müslümanları Hakikate İletmesi

İbn Sabbağ el-Malikî gibi Ehlisünnet âlimlerinden bazıları Ebu Haşim Caferî’den naklen şöyle rivayet ederler:

Samarra’da şiddetli bir kıtlık başladı. Zamanın halifesi Mu’temid halka istiska (yağmur isteme) namazı kılmalarını emretti. Halk üç gün peş peşe namaz için, namaz kılınacak yere gittiler ve ellerini duaya kaldırdılar; ama yağmur yağmadı. Dördüncü gün Hıristiyan piskoposlarının lideri Patrik, Hıristiyanlar ve rahiplerle birlikte çöle gitti. Bu rahiplerden birisi ellerini göğe kaldırır kaldırmaz bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Ertesi gün Patrik yine aynı işi tekrarladı. O gün o kadar yağmur yağdı ki artık millet yağmurun durmasını istedi.

Bu durum Müslümanların çoğunda hayret, İslâm’a karşı şüphe ve Hıristiyanlığa temayüle yol açtı. Bu, Halife için u-tanılacak bir durumdu. Halife, birini İmam Hasan Askerî’yi (a.s) çağırmak üzere gönderdi. İmam’ı zindan’dan çıkarıp ge-tirdiler. Halife’yle İmam arasında şu konuşma geçti:

– Haktan sapmış ceddinin ümmetini kurtar!

– Patrik ve rahiplerden yarın salı günü yine çöle gitmelerini iste!

– Halk yağmur istemiyor. Çünkü yeteri kadar yağmur yağdı; bu durumda çöle gitmenin ne faydası olabilir ki?

– İnşallah, şüpheler ortadan kalkacaktır!

Halife’nin emriyle Patrik ve rahipler salı günü çöle gittiler. İmam Hasan Askerî de (a.s) halkın oluşturduğu büyük bir toplulukla birlikte çöle gitti.

Hıristiyanlar ve rahipler yağmur istemek için ellerini gökyüzüne kaldırdılar, gökyüzü bulutlandı ve yağmur yağdı. O sırada İmam (a.s) bir rahibi göstererek onun ellerini tutmalarını ve parmaklarının arasında sakladığı şeyi çıkarmalarını emretti. Onu yakaladılar ve parmaklarının arasında siyah bir insan kemiği buldular.

İmam (a.s) kemiği alarak bir bez parçasına sardı ve rahibe: “Şimdi yağmur iste.” buyurdu. Rahip yine ellerini gökyüzüne kaldırıp yağmur istedi; ama yağmur yağmadı. Tersine bulutlar çekildi ve güneş göründü.

Herkes bu işe pek şaşırmıştı. Halife, İmam’a (a.s): “Bu ne kemiğidir?” diye sordu.

İmam (a.s): “Bu bazı peygamberlerin kabirlerinden alınan bir kemiktir. Bir peygamberin kemiği göründüğü zaman yağmur yağıverir.” diye cevap verdi.

Oradakiler İmam’ı (a.s) methettiler ve bunu denedikleri zaman, meselenin gerçekten İmam’ın (a.s) buyurduğu gibi olduğunu gördüler.[13]

Iraklı Filozofun İrşadı

Iraklı materyalist bir filozof olan İshak Kindî bir kitap yazmaya koyuldu ve zannınca Kur’ân’da tenakuz olduğunu ispatlamaya çalıştı. Bu gayeyle toplumdan uzaklaşıp bir kenara çekilerek evinde tek başına bu iş ile meşgul oldu.

Öğrencilerinden birisi bir gün İmam Hasan Askerî’nin (a.s) huzuruna gitmişti. İmam ona şöyle dedi: “Aranızda üstadınızı giriştiği bu beyhude çabadan vazgeçirtebilecek akıllı birisi yok mu?” O da: “Biz onun öğrencileriyiz, bu veya diğer işlerde ona nasıl itiraz edebiliriz?!” dedi. İmam (a.s): “Sana söyleyeceğim şeyi ona ulaştıracak mısın?” buyurdu. Olumlu yanıt alınca, şöyle buyurdu:

Onun yanına git ve onunla dostluk kur, arkadaşlık et ve ona, yapmak istediği bütün işlerde yardım et. Sonra da: “Bir sorum var, sorabilir miyim?” de. O soru sormana izin verecek. O zaman de ki: “Bizzat Kur’ân’ı söyleyen senin yanına gelse, acaba sözünden maksadının senin zannettiğin manadan başka bir mana olduğuna ihtimal verir misin?!” O zaman sana: “Olabilir.” diye cevap verecektir. Çünkü eğer Kindî bir konuya dikkatini verirse, onu anlar. Olumlu cevap verdiği zaman de ki: “Kur’ân’ın maksadının senin söylediğin şey olduğuna nasıl yakin ettin?! Kur’ân’ı söyleyen belki de senin ulaştığından başka bir şeyi kastetmiş olabilir ve sen kelime ve deyimleri onun kastı dışındaki bir şeyde kullanıyor olabilirsin!”

Adam, İshak Kindî’nin yanına gitti ve İmam’ın (a.s) buyurduğu gibi ona şefkat gösterdi ve sonunda soruyu sordu. Kindî soruyu tekrarlamasını istedi. (Soruyu tekrarlayınca,) düşünceye daldı ve neticede onu lügat ve mantık açısından olumlu buldu.

Kindî, öğrencisini yemine vererek: “Bu soruyu sormak nereden aklına geldi?” diye sordu. O da: “Öylesine aklıma geldi, sordum.” dedi. Kindi: “Sen ve senin gibilerin aklına böyle bir sorunun gelmesi mümkün değil!” diye karşı çıktı ve “Söyle bu soruyu nereden getirdin?” diye üsteledi.

Öğrenci: “Ebu Muhammed (İmam Hasan Askerî -a.s-) bana böyle emretti.” dedi. Kindî: “Şimdi doğruyu söyledin, böyle bir sorunun o sülaleden başkasından olması mümkün değil.” dedi ve yazdığı şeyleri ateşe atarak yaktı.[14]


[1]– Nasibî: Masum İmamlar’la (a.s) düşmanlık ve muhalefet eden kimseye denir.

[2]– Ahmed’in babası Ubeydullah b. Hakan; Abbasî Hükümeti’nin Samarra’daki önemli şahsiyetlerindendir.

[3]– Araplar arasında şahıslara saygıdan dolayı künyesi ile anmak adettir. Şahsı yalın ismiyle çağırmak saygısızlık addedilirdi.

[4]– İmam Rıza’dan (a.s) sonra o günkü toplumda ve Abbasî hükümeti sarayında sonraki İmamlara, yani İmam Cevad, İmam Hâdi ve İmam Hasan Askerî’ye (a.s), İmam Rıza’ya (a.s) mensup olduklarından saygı için İbnu’r-Rıza diye hitap ederlerdi.

[5]– Peygamber (s.a.a) Ehlibeyti’ne düşman olanlar, Şiîlere Rafizî derlerdi.

[6]– el-İrşad, Şeyh Mufid, s.318

[7]– Biharu’l-Envar, c.50, s.253

[8]– İran’da Hamedan’dan Kazvin’e kadar uzanan dağlık bölge.

[9]– Irak’ta bir yerin adı.

[10]– Usul-i Kâfi, Ahundî baskısı c.1 s.506

[11]– Biharu’l-Envar, c.50 s.304

[12]– el-İrşad, Şeyh Mufid, s.324

[13]– İhkaku’l-Hak, c.12 s.464. Bu hadisi, Ehlisünnet’in büyük âlimlerden altı kişi daha nakletmiştir.

[14]– Menakib, İbn Şehraşub, c.3, s.525

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*