İmam Mehdi’yi (a.f) Görenler

Merhum Şeyh Tabersî, “İ’lamu’l-Vera” adındaki kitabında İmam Mehdi’nin (a.s) ziyaretine ve kerametlerini görmeye muvaffak olan bazı kimselerden söz eder. Onlardan 13 kişi İmam’ın (a.s) Bağdat, Kûfe, Ahvaz, Kum, Hamedan, Rey, Azerbaycan ve Nişabur’daki vekilleri ve yaklaşık elli kişi de Bağdat, Hamdan, Dinever, İsfahan, Saymereh, Rey, Kazvin ve diğer yerlerin ahalisindendir.[1]

“Müstedreku’l-Vesail” kitabının yazarı ve 14. asrın büyük âlimlerinden olan Merhum Hacı Nurî de, “Necmu’s-Sa-kıb” kitabında, Merhum Tabersî’nin naklettiği isimlere ek o-larak Hz. Mehdi (a.f) ile görüşen, ondan bir keramet gören veya her iki feyze nail olan 120 kişinin ismini zikretmiştir. Ardından şöyle demiştir:

Bunların çoğu muhtemelen her iki feyze de nail o-lan kişilerdendir. Bu şahısların yaşadığı olaylar, muhtelif senetlerle ashabın kitaplarında bolca mevcuttur. Nitekim bu kitapların sahiplerinin durumundan haberdar olan ve onların takva, fazilet, güvenilirliği ve ihtiyat makamını elde eden insaflı hiç kimse, manevî tevatürün oluşunda, İmam’ın (a.s) kerametlerinde ve bütün bu olaylarda yalan ihtimali vermenin caiz olma-yışından şüphe etmez. İmam’ın babalarında da, aynı kerametler görülmüş ve müşahede edilmiştir zaten.[2]

Bazı büyük âlimler Gaybet-i Kübra zamanında Hz. Meh-di’yi (a.s) görme şerefine nail olan, uykuda ya da uyanıkken birtakım kerametler müşahede eden kişilerin adlarını ve başından geçen olayları kitaplarında toplamış ve zikretmişlerdir. Keşfu’l-Estar, Biharu’l-Envar[3] ve Daru’s-Selâm gibi. Merhum Hacı Nurî de, bu konuyla ilgi yüz olayı anlatır ve sözünün başında şöyle der:

İmam’ın burada zikredeceğim mucize ve kerametleri yeterli miktardadır aslında. Bunların çoğu da, senet açısından sağlam, kesin ve güvenilirdir. Bunların üzerinde biraz düşünülür, sadıkane dikkat edilirse, eski kitaplara ve geçmiş kerametlere müracaat etmeye gerek kalmaz artık…

Ardından şöyle devam ediyor:

Bu öyküleri nakledenler hakkında sadece doğruluk ve dindarlığı esas aldık. Yani herkesten duyduğu-muz her şeyi burada nakletmemeyi ölçü aldık. Allah’ın yardımıyla sadece doğruluğuna güvendiğimiz olay-ları, güvenilir kişilerden aktardık. Ki bunların her biri yüce makam ve açık keramet sahibidirler.[4]

Hacı Nurî’den sonra da bazıları İmam’ın (a.s) huzuruna varmışlardır. Nitekim değerli âlim Lütfullah Safi, “Esalet-i Mehdeviyyet” adlı kitabında onlardan birkaç numune nakletmiş ve “Biz meseleyi mümkün mertebe özetle vermeye çalıştığımızdan, asrımızda görülen birkaç keramet ile yetiniyo-ruz.” demiştir.[5]

Biz de bu yazımızda, Necmu’s-Sakıb kitabından bir olay nakletmekle yetiniyor ve okuyuculardan, bu kitapları araştırmalarını rica ediyoruz:

Faziletli âlim Ali b. İsa Erbilî,[6] “Keşfu’l-Gumme” adlı kitabında diyor ki:

Güvenilir kardeşlerimden bir grup, Hille bölgesinde Hır-kal köyü ahalisinden, İsmail b. İsa b. Hasan Hırkalî adında bir kişinin benim zamanımda vefat ettiğini, bana haber verdiler. Ben onu görmemiştim. Onun oğlu Şemseddin bana dedi ki: Babam bana şöyle bir olay anlattı:

Gençliğinde sol bacağında, tuse denilen yumruk büyüklüğünde bir yara çıkmış. Her bahar mevsimi patlar, ondan sürekli kan, irin cerahat boşalır ve bu onu her şeyden alıkoyardı. O Hille’ye gelip ve Raziyyuddin Ali b. Tavus’un[7] yanına giderek ona bu yarasından bahsetmişti. Seyyid İbn Tavus, Hille cerrahlarını çağırmış; onu muayene etmiş ve demişler ki: “Bu, toplardamar üzerinde çıkmıştır ve kesmekten başka çaresi yoktur. Ancak, eğer bunu kesersek toplardamar da kesilebilir; bu damar kesildiği takdirde İsmail sağ kalmaz. Onu kesmek çok tehlikeli olduğundan biz yapamayız.”

Seyyid İbn Tavus, İsmail’e: “Ben Bağdat’a gidiyorum, gel seni de götüreyim ve oradaki cerrahlara da göstereyim, belki onlar bir çare bulurlar.” demiş. Bağdat’a gitmişler ve tabipleri çağırmışlar. Onlar da aynı teşhisi koymuş ve aynı özrü getirmişler. İsmail bu duruma üzülünce, Seyyid ona: “Allah Teala, üzerindeki bu necasetle kılacağın namazı kabul eder, bu derde sabretmek mükâfatsız değildir.” demiş. Bunun üzerine İsmail: “Öyleyse Samarra’ya ziyarete gideceğim ve İmamlar’dan (a.s) yardım isteyeceğim.” demiş ve yola çıkmış.

Şemseddin diyor ki: Babam şöyle diyordu: Nurlu hareme vardığımda iki yüce şahsiyeti, İmam Ali Naki ve İmam Hasan Askerî’yi (a.s) ziyaret ettikten sonra Serdab’a[8] gittim. Geceleyin orada Allah’a çok yalvardım ve İmam Mehdi’den (a.s) yardım diledim. Sabahleyin Dicle nehrine gittim, elbisemi yıkadım ve ziyaret guslü aldım. İbriğimi su ile doldurarak bir kere daha ziyaret etmek için iki İmam’ın haremine geri döndüm. Şehrin kalesine varmamıştım ki dört atlının ba-na doğru geldiğini gördüm. Samarra’nın etrafında bazı soylu ailelerin evleri olduğunu duymuştum. Bunların da onlardan olduğunu sandım.

Bana yetiştiklerinde, ikisinin genç ve ikisinin de yaşlı ol-duğunu gördüm. Kılıçlarını kuşanan gençlerden birinin sakalı daha yeni çıkmıştı. Temiz ve güzel giyinmiş yaşlılardan birinin elinde mızrak vardı; diğeri ise kılınıcını kuşanmış, üzerine fereci[9] giymiş, tahtu’l-henek[10] bağlamış, ayrıca elinde mızrak da taşıyordu. O ihtiyar adam, bu yaşlının sağ tarafına geçip mızrağını yere dayadı ve iki genç de sol tarafına geçtiler. Böylece fereci giymiş kişi onların ortasında kaldı.

Fereci giyinmiş kişi bana selâm verdi, ben de cevap verdim. “Yarın yola mı çıkacaksın?” diye sordu. “Evet.” dedim. Sonra: “Yaklaş bakayım, sana eziyet eden şey neymiş bir göreyim.” dedi.

Ben bu sırada: “Bedevîler necasetten kaçınmazlar, ben de demin gusül aldım, elbisemi yeni yıkadım, hâlâ ıslak. Keşke bu bedevî bana dokunmasa!” diye düşünürken, o eğildi ve beni kendine doğru çekerek elini yaramın üzerine koyup kuv-vetle sıktı. Canım pek yanmıştı. Sonra doğruldu. Bu hâldeyken öteki yaşlı adam: “Kurtuluşa erdin ey İsmail!” dedi. Ben: “Siz de kurtuluşa erin.” dedim. Bu sırada, adımı nerden bildiğine şaşırmıştım. Bana: “Kurtuluşa erdin ey İsmail!” diyen yaşlı adam bu sefer: “İmam’dır o, İmam.” dedi.

Ben koşarak ayağının üzengisini öptüm. İmam (a.s) yola koyuldu, ben de ardından gidiyor ve feryat ediyordum. İ-mam (a.s) bana: “Geri dön.” dedi.

Ben: “Asla sizden ayrılmam!” diye inledim.

İmam (a.s) tekrar: “Geri dönmek senin için daha hayırlıdır, geri dön!” dedi.

Ben aynı sözü tekrarlayınca yaşlı adam dedi ki: “Ey İsmail! İmam iki defa geri dön dediği hâlde onu nasıl dinlemezsin; utanmıyor musun?”

Bu sözler üzerine olduğum yerde kalakaldım, birkaç a-dım uzaklaştıktan sonra yine bana dönerek dedi ki:

Bağdat’a döndüğün zaman Mustansır[11] seni isteyecek ve sana bir hediye verecek, o hediyeyi geri çevir. Oğlum Razî’ye[12] de söyle ki, senin için Ali b. Arz’a bir şeyler yazsın; sana istediğin her şeyi vermesini söyleyeceğim.

Onlar gözden iyice uzaklaşıncaya kadar öylece orada kaldım. Çok üzgündüm. Bir saat kadar orada oturdum, sonra Harem’e[13] geri döndüm. Harem’dekiler beni görünce:

– Durumun değişmiş, yaran mı ağrıyor? diye sordular,

– Hayır, dedim.

– Birisiyle kavga mı ettin?

– Hayır, Allah aşkına söyleyin, buradan geçen atlıları gördünüz mü?

– Onlar buranın eşrafından, büyüklerinden olsa gerek…

– Hayır, onlardan birisi İmam’dı (a.s).

– O yaşlı mı, yoksa fereci giyen mi?

– Fereci giyen!

– Yaranı gösterdin mi?

– Evet, onu öyle sıktı ki canım yandı.

Bunun üzerine sağ bacağımı açtılar, yaradan hiçbir eser kalmadığını gördüler. Ben dehşette şüpheye kapıldım, diğer bacağımı da açtım; onda da bir şey göremedim. İşte o zaman halk başıma toplanarak elbiselerimi [teberrüken almak amacıyla] parçaladılar. Harem’dekiler beni kurtarmış olmasaydı, ayaklar altında çiğnenip ölmüştüm.

Bağırıp çağırmam üzerine Beyne’n-Nehreyn Nazırı[14] gelip macerayı öğrendi ve olayı halifeye yazmak için gitti. Ben geceyi orada geçirdim. Sabahleyin bir grup gelip beni uğurladı. Yanıma iki kişi verip geri döndüler.

Ertesi sabah Bağdat kapısına vardığımızda, köprünün başında büyük kalabalığın toplandığını gördük. Şehre gelen herkesin adını ve nesebini soruyorlardı. Sıra bana geldiğinde, benim adımı duyar duymaz başıma üşüştüler ve giyindiğim ikinci elbiseyi de parça-parça ettiler. Öyle ki, neredeyse ruhum bedenimden ayrılacaktı.

O sırada Seyyid Raziyyuddin bir grup insanla gelerek, halkı benden uzaklaştırdı. Evet, Beyne’n-Nehreyn Nazırı du-rumu yazmış ve Bağdat’a göndermişti. Seyyid: “Şifa bulduğu söylenilen ve bu şehirde kargaşalık çıkaran adam sen misin?” diye sordu. Ben de: “Evet.” dedim.

Attan indi, bacağımı açtı. Önceden bacağımdaki yarayı görmüştü. Şimdi o yaradan hiçbir iz kalmadığını görünce, bayıldı. Bir saat sonra kendine gelince dedi ki: “Vezir beni çağırdı ve ‘Samarra’dan böyle bir haber geldi. O adamla siz ilgileneceksiniz. Durumu araştırıp hemen bize bildirin.’ dedi.” Sonra beni Kum ahalisinden olan vezirin yanına götürdü ve dedi ki: “Bu benim kardeşim ve yakın dostumdur.” Vezir: “Hikâyeyi anlat.” dedi. Ben baştan sona başımdan geçenleri anlattım. Vezir hekimleri ve cerrahları çağırmaları i-çin memur gönderdi. Onlar gelince, dedi ki: “Siz bu adamın yarasını görmüş müydünüz?

– Evet, dediler

– Onun çaresi nedir? dedi.

– Onu kesmekten başka çaresi yoktur, dediler. Ancak e-ğer kesilirse sağ kalma ihtimali de çok zayıftır.

– Eğer ölmezse, bu yara ne zamana kadar iyileşir? dedi.

– En azından iki ay yaranın izi kalır, ondan sonra çıban çıkması mümkündür; ama onun yerinde beyaz bir çukur kalır ve oradan tüy bitmez, dediler.

– Siz onu göreli kaç gün oldu? dedi.

– Bugünle birlikte on gün oldu, dediler.

Sonra Vezir onları yakına çağırdı ve benim bacağımı açtı. Onlar, bunun diğer bacağımla hiçbir farkı olmadığını ve o çıbandan hiçbir eser kalmadığını gördüler. Hıristiyan cerrahlardan biri acı bir feryat kopararak: “Vallahi bu, Hz. İsa’nın mucizelerindendir.” diye haykırdı. Vezir: “Sizlerden hiçbirinin işi olmadığına göre, ben bunu kimin yaptığını biliyorum.” dedi.

Bu haber Halife’ye de ulaştı. Halife, veziri çağırdı ve vezir beni Halife’nin yanına götürdü. Halife Mustansır bana o-lup bitenleri anlatmamı emretti.

Ben başımdan geçenleri anlatınca, Halife oradaki hizmetçilerden birini çağırarak içinde bin dinar olan bir kese getirtti ve “Al bunu, kendin için harca!” dedi. “Kabul edemem.” dediğimde, Halife: “Kimden korkuyorsun?” diye sordu. Ben de: “Bu kerameti gösteren kimseden! Çünkü: ‘Ebu Cafer’den[15] hiçbir şey kabul etme.’ diye buyurdu.” dedim. Bunun üzerine Halife üzüldü ve ağladı.

Keşfu’l-Gumme’nin yazarı der ki:

İyi bir rastlantı sonucu, bir gün ben bu olayı bir toplumda naklediyordum. Olayı anlatıp bitirdikten sonra, İsmail’in oğlu Şemseddin’in de onların arasında olduğunu öğrendim. Ben onu tanımıyordum, bu tesadüfe şaşırarak dedim ki: “Sen babanın bacağını yaralı olduğu vakit görmüş müydün?”

“O zaman ben küçüktüm.” dedi, “Ama iyileştikten sonra gördüm. Yerinden kıl çıkmış ve yaradan hiç eser kalmamıştı. Babam her yıl Bağdat’a geliyor, Samarra’ya gidiyor ve u-zun müddet orada kalıp ağlıyordu. Pek hayıflanıyor ve bir kere daha İmam’ı görmek arzusuyla oralarda gezinip duruyordu; ama o gün bir daha kendisine nasip olmadı. Benim bildiğim kadarıyla kırk defa Samarra’ya ziyarete gitti. Sonunda İmam Mehdi’nin (a.s) hasretiyle dünyadan göçtü.”

Bu hikâyenin sonunda “Necmu’s-Sakıb”ın yazarı Şeyh Hürr el-Amilî’nin “Emelu’l-Amil” kitabından, İsmail Hırkalî-nin oğlunun faziletli bir âlim ve Allâme Hillî’nin öğrencilerinden olduğunu nakleder.[16]

Seyyid İbn Tavus der ki:

“Ben kendi zamanımda İmam Mehdi’yi (a.s) gördüğünü söyleyen birkaç kişiyi gördüm. Bunlardan bazıları, İmam’ın (a.s) bazı şahıslar için yazmış olduğu mektup ve birtakım me-selelerinin cevabını taşıyordu.”[17]

Hicrî on birinci asrın büyük Şia mercilerinden olan Mer-hum Şeyh Hürr el-Amilî, Hirkalî’nın macerasına benzer bir hikâye naklettikten sonra: “İmam Mehdi (a.s) ile ilgili bu ola-yın benzerlerinin günümüzde ve geçmişte yaşandığı kesinlik kazanmış, tevatür düzeyine ulaşmıştır.”[18] diye yazar ve daha sonra da şunlara yer verir:

Güvenilir dostlarımdan bir grup bana Hz. Mehdi’yi (a.s) uyanıkken gördüklerini ve çeşitli kerametlerine şahit olduklarını söylediler. Hazret, onlara gizli ve gaybî şeylerden bir kısmını bildirmiş, onlar için dua etmiş, duası kabul olmuş ve onları tehlikelerden kurtarmıştı. Tabirler, bu olayları şerh ve tafsil etmekten acizdir. Bunların tamamı harikulade ve mucizevî o-laylardır.[19]

Ayrıca kendi kitabında: “Ben de rüyamda Hz. Mehdi’den (a.f) mucizeler gördüm.”[20] demekte ve sonra onları nakletmektedir.


[1]– İ’lamu’l-Vera, s.425

[2]– Necmu’s-Sakıb, s.209–211

[3]– 13. ve 51. ciltler, eski baskı

[4]– Necmu’s-Sakıb, s.209–211

[5]– Esalet-i Mehdeviyyet, s.70

[6]– Şia âlimlerinin büyüklerinden (Öl. hicrî 692) olup Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) tarih ve faziletleriyle ilgili Keşfu’l-Gumme adlı muteber kitabın yazarıdır. bk. Reyhanetu’l-Edeb, c.7, 3. baskı, s.101–102

[7]– Seyyid İbn Tavus adıyla bilinir, hicrî 7. yüzyılındaki Şiî âlimlerinin büyüklerindendir, çok sayıda kitap yazmıştır. Öl. hicrî 664.

[8]– Samarra’da Hz. Mehdi’nin (a.s) görüldüğü, Askeriye’nin hareminde Hz. Hâdi (a.s) ve Hz. Askerî’nin (a.s) evlerinin bir kısmı.

[9]– Bir çeşit elbise ve cübbe.

[10]– Sarığın çene altından geçirilip arkaya atılan son kısmı.

[11]– Hicret’in 623 ile 640 yılları arasında hükümete geçen Abbasî halifesidir. bk. Tetimmetu’l-Munteha, s.369–370

[12]– Maksat, Seyyid İbn Tavus’tur.

[13]– Maksat, Samarra’da İmam Ali Naki (a.s) ile İmam Hasan Askerî’nin (a.s) türbesi ve haremidir.

[14]– Fırat ve Dicle arasındaki bölgede olup bitenleri merkeze bildiren devlet memuru.

[15]– Maksat, Mustansır’dır.

[16]– Necmu’s-Sakib, s.228–231

[17]– İsbatu’l-Hudat, c.7 s.363, Merhum Seyyid İbn Tavus’un Risale-tu’n-Nucum kitabından naklen

[18]– İsbatu’l-Hudat, c.7, s.355

[19]– İsbatu’l-Hudat, c.7, s.383

[20]– İsbatu’l-Hudat, c.7, s.378

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*