Kur’ân Mucizesi

Kur’ân-ı Kerim, kimsenin bir benzerini getirmeye güç yetiremeyeceği iddiasını tam bir kararlılık ve kesinlikle öne sürüp ilân eden yegane semavî kitaptır; hatta bütün cinlerle insanlar el ele verip işbirliğinde bulunsalar dahi buna güçleri yetmeyecektir.[1] Hatta Kur’ân gibi bir kitap şöyle dursun, onun sureleri gibi on sure[2] veya bir satırlık bir tek sure bile getirebilmeleri mümkün değildir.[3]

Kur’ân defalarca bunu vurgulamakta ve herkese meydan okuyarak kimsenin böyle bir şeye gücünün yetmeyeceğini önemle hatırlatmakta ve bunun da, Kur’ân’ın beşerî değil, ilâhî bir kitap olduğunu ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğinin hakkaniyetini ispatlayan en büyük delil sayıldığını açıklamaktadır.[4]

O hâlde şunda şüphe yoktur ki bizzat Kur’ân-ı Kerim, kendisinin “mucize” olduğunu tam bir güvenle iddia edebilmekte ve bu kitabı getiren de, onu ölümsüz bir mucize ve kendisinin peygamberliğini ispatlayan tartışılmaz bir delil olarak bütün çağlara ve bütün insanlığa takdim etmektedir. Nitekim bugün aradan geçen 14 asırlık bir zamana rağmen bu ilâhî çağrı, her sabah ve her akşam vakti dost-düşman vericiler tarafından bütün dünyaya duyurulmakta ve insanoğlu için hiçbir özre mahal bırakmayacak şekilde gerçeği âşikar etmektedir.

Diğer taraftan sevgili Peygamber’in davete başladığı ilk günden itibaren çok zorlu ve kindar düşmanlarla karşılaştığı, onun getirdiği ilâhî dine karşı amansız bir savaş başlatan bu güruhun; tehdit ve vaatlerin bir sonuç vermediğini görünce Peygamber efendimizi (s.a.a) öldürmeye karar verdiği bilinmektedir. Ancak, Yüce Allah’ın tedbiri bu komployu bozdu ve Hz. Resulullah (s.a.a) bir gece yarısı gizlice Mekke’den ayrılıp Medine’ye hicret ederek bu plânın suya düşmesini sağladı. Ömrünün geri kalanı ise hicretten sonra müşrikler ve onların Yahudi işbirlikçileriyle savaşmakla geçti. Allah Resulü’nün vefatından günümüze kadar da, Müslümanlar arasındaki münafıklarla dış düşmanlar bu ilâhî nuru söndürebilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve bugün de yapmaya devam etmektedirler. Bu doğrultuda, Kur’ân-ı Kerim’in benzeri bir kitabı getirmeye güçleri yetmiş olsaydı bunu da kesinlikle yapmakta tereddüt etmeyeceklerdi…

Süper devletlerin, zalimane sultacı yaklaşımları doğrultusunda İslâm’ı kendileri için en büyük tehlike ve düşman olarak görüp bu dine karşı bütün güçleriyle top yekün bir savaş başlattığı ve çağın en ileri teknolojisiyle çok güçlü ekonomi, bilim, politika ve propaganda imkânlarını ellerinde bulundurdukları günümüzde, hiç şüphe yok ki eğer ellerinden gelecek olsa Kur’ân’ın küçük surelerinden birinin sadece bir tek satırının benzerini mutlaka ortaya koyar ve ellerindeki güçlü medya ve uluslar arası propaganda imkânlarını derhal seferber edip bunu bütün dünyaya duyururlardı. Çünkü bu, İslâm’la mücadele ve onun yayılmasını önleme yolunda başvurabilecekleri en etkili, en ucuz ve en kolay yol olurdu.

Binaenaleyh hak ve hakikat peşinde olan aklıselim sahibi herkes bu noktaları dikkate aldığında, Kur’ân-ı Kerim’in müstesna ve taklidi imkânsız bir kitap olduğunu; hiç kimse ve hiçbir grubun, hiçbir eğitim ve imkânla bu kitabın bir benzerini ortaya koyabilecek kudrete sahip bulunmadığını kolaylıkla anlayabilecektir. Yani bu kitap, bir mucizenin taşıması gereken “olağanüstülük, ilâhilik, taklit edilmezlik ve peygamberliğin ispatı için vuku bulmuş olmak” gibi özelliklerin tamamına sahiptir ve bu nedenle de sevgili Peygamber’in (s.a.a) davetinin ve getirdiği yüce dinin hakkaniyetinin en büyük ve kesin delilidir. Dahası, Yüce Allah’ın insanlığa lütfetmiş olduğu en büyük nimetlerden biri, bu muazzam kitabın her zaman ve bütün şartlarda ebedî bir mucize olma özelliğini koruması, doğruluk ve hakkaniyetin delilini bizzat kendisinde taşımasıdır. Öyle bir delil ki, onu fark edip kavrayabilmek için özel bir öğrenim veya uzmanlığa gerek bulunmamaktadır ve dileyen her insan, bunu kolayca fark edip anlayabilmektedir.

Kur’ân’ın Mucize Boyutları

Kur’ân’ın Allah’ın kelamı ve bir mucize olduğu böylece anlaşıldıktan sonra, şimdi bu mucizenin bazı boyutlarına kısaca değinmek istiyoruz:

a) Kur’ân’ın Fesahat ve Belagatı

Kur’ân-ı Kerim’in mucize olmasının en belirgin boyutu açık ve akıcı (fasih) ve kolayca anlaşılır ve düzgün bir anlatıma (belagat) sahip olmasıdır. Yani Yüce Allah her düzey ve bütün insanlar için en mükemmel, en anlaşılır, en mantıklı, en güzel ve en uyumlu kelime ve cümleleri kurarak eşsiz bir anlatım üslubu kullanmış ve anlatmak istediği her şeyi bu mükemmel harmoni ve üslupla en ideal şekilde ifade edip anlatmıştır. Yüce ve dakik anlamlarla bunca uyumlu ve münasip olan bu terim ve terkipleri bir araya getirip kullanabilmek; ancak bu terim, kalıp ve anlamlara tam anlamıyla vakıf olup istenen anlamı bütün boyutlarıyla verebilecek şekilde durum ve konumları göz önünde bulundurup en mükemmel terim ve kalıpları işleme koyabilecek birisi için mümkündür. Böylesine kapsamlı bir bilgi ve ilim gücü ise, ilâhî ilham ve vahiy faktörüne sahip olmayan hiçbir insan için mümkün değildir.

Kur’ân’ın fevkalade çekici ve melekutî harmonisi herkesçe fark edilebilirdir ve onun akıcılık ve anlatım güzelliği Arap dil ve edebiyatıyla fesahat ve belagat tekniklerine vakıf ilim ehli için idrak edilebilir bir hakikattir; ama bu kitabın söz konusu fesahat ve belagatının bir mucize olduğunu teşhis edebilmek ancak çeşitli hitabe tekniklerinde uzman olup, bunun, diğer fasih ve beliğ sözlerle karşılaştırmasını yaparak kendi güç ve yeteneklerini bunun karşısında deneyebilecek özel edebî ihtisaslara sahip kimselerce mümkündür. Dönemin ünlü Arap şairleriyle seçkin hatipleri işte bu yeteneğe sahip insanlardı. Zira Arapların o sırada sahip bulundukları en güçlü yetenek, şiir ve edebiyattı; Kur’ân’ın indiği dönemde ise Araplar bu teknik ve yetenekte gerçekten zirveye ulaşmışlardı. Çeşitli yarışmalar tertipleyip, edebî sahada gerekli eleştiri ve incelemelerden sonra en değerli şiirleri seçip bunları en mükemmel sanat eserleri ilân ediyorlardı.

Esasen ilâhî hikmetin bir gereği olarak, her peygamberin gösterdiği mucizenin, çağının en yaygın bilim ve sanatına uygun olması icap eder. Çünkü ancak bu durumda onun beşerî eserler karşısındaki ayrıcalık ve mucizevî üstünlüğünün teşhisi mümkün olabilecektir. Nitekim İmam Hâdi hazretleri (a.s) İbn Sukkeyt’in “Allah Tealâ’nın Hz. Musa’ya (a.s) mucize olarak beyaz elle, asasını ejderhaya dönüştürme; Hz. İsa’ya (a.s) hastaları iyileştirme ve Hz. Muhammed’e (s.a.a) Kur’ân-ı Kerim’i verme nedeni nedir?” şeklindeki sorusuna şu cevabı vermiştir:

Hz. Musa’nın (a.s) devrinde en ileri ve gelişmiş bilim ve sanat dalı, sihirbazlık ve büyücülüktü, bu nedenle de Yüce Allah Hz. Musa’ya (a.s) bu paralelde bir mucize vererek onların, bunun benzerini yapmaktan aciz olduklarını bilfiil görüp anlamalarını sağladı. Hz. İsa (a.s) döneminin en güçlü ve en ileri bilim dalı ise tıptı; bu nedenle de Yüce Allah Hz. İsa’ya (a.s) tedavisi imkânsız hastaları iyileştirme mucizesi verdi, onlar da böylece bunun insan gücünü aşan bir “mucize” olduğunu anlayabildiler. Hz. Resulullah (s.a.a) döneminin en ileri ve yaygın sanat ve bilim dalı ise şiir ve edebiyattı; bu nedenle Allah Teala Kur’ân-ı Kerim’i en güzel üslup ve eşsiz bir edebiyat tekniğiyle indirerek bu kitabın olağanüstü bir eser ve mucize olduğunu anlamalarını sağladı.[5]

Evet, gerçekten de böyle oldu ve o çağın en usta şair, hatip ve edebiyatçıları olan Velid İbn Muğiyre Mahzumi, Utbe bin Rabia ve Tufeyl İbn Amr gibi isimler Kur’ân’ın fesahat ve belagatta eşsiz olduğunu itiraf edip en mükemmel beşerî sözlerden daha üstün bir şaheser olduğuna şehadette bulundular.[6] Bu olaydan yaklaşık bir asır sonra İbn Ebi’l-Evcâ, İbn Mukaffâ, Ebu Şâkir Deysâni ve Abdülmelik Basrî el ele verip bütün edebî güç ve maharetlerini Kur’ân’a karşı kullanmaya karar verdiler ve tam bir yıl boyunca bütün vakitlerini buna ayırıp Kur’ân surelerinden birine benzer bir sure hazırlamaya çalıştılar, ama yapamadılar… Sonunda üçü de Kur’ân’ın büyüklük ve eşsizliği karşısında dize gelip acziyetlerini itiraf ettiler. Bir gün, bir yıllık çalışmalarının bilançosunu incelemek için Mescidu’l-Haram’da toplantı tertipledikleri bir sırada, İmam Cafer Sadık (a.s) yanlarından geçerek şu ayeti onlara okudu:

De ki: “Eğer bütün cinlerle insanlar bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa ve birbirleriyle işbirliğinde bulunsa bile onun bir benzerini getiremezler.[7]

b) Getirenin Ümmî Olması

Kur’ân-ı Kerim hacim olarak küçük bir kitap olmasına rağmen muhteva olarak çeşitli bilim dallarıyla bireysel ve sosyal kanun ve kuralları ihtiva eden son derece kapsamlı bir kitaptır; Kur’ân’daki bu bilimlerin incelenmesi için her birinde uzman olan büyük grupların yıllarca yoğun çabalar gösterip o dalda çalışması ve Kur’ân’da geçen o bilim dalıyla ilgili sır ve hakikatleri keşfedebilmesi gerekir. Buna rağmen Kur’ân’daki bütün sırları keşfetmenin, ilâhî ilme ve teyide sahip bulunmayanlar için muhal olduğu da bilinmektedir.

Kur’ân’daki bu bilimler, kendi dallarındaki en derin ve zirve anlamları ihtiva etmekte, en ulvî ve değerli ahlâkî prensipleri, en adil ve sağlam hukukî ve cezaî kanunları, en hekimâne sosyal ve bireysel ibadî hükümleri, en faydalı öğüt ve tavsiyeleri, en öğretici tarihî bilgileri, en yapıcı eğitim ve öğretim yöntemlerini kapsamakta; tek cümleyle insanoğlunun dünya ve ahiret saadeti için gerekli bütün prensipleri içermektedir. Üstelik bunu fevkalade akıcı ve bedî bir üslupla yapmakta, toplumun bütün kesimlerinin kendi kapasiteleri ölçüsünde gerekli faydayı sağlayabileceği bir yöntem izlemektedir.

Bütün hakikat ve bilimleri böylesine bir kitapta bir araya getirmek alelade insanların gücünü aşan bir olaydır. Meselenin en şaşırtıcı ve fevkalade tarafı da budur zaten; bu muazzam kitap, hayatında elini kaleme sürmemiş, tek kelime okuma yazması bulunmayan, medeniyet ve kültürden tamamen uzak ortamlarda yetişen bir insan vasıtasıyla takdim edilmektedir! Daha da ilginç olanı peygamberliğinden önceki 40 yıllık hayatı boyunca söz konusu şahıstan bu kitaptaki sözlerin bir tek örneğinin bile duyulmamış olmasıdır; peygamberliği döneminde de vahiy olarak aktardığı sözlerin tamamında özel bir üslup ve fevkalade belirgin bir harmoni ve ahenk vardı, vahiy olarak aktardığı şeylerle kendi söz ve konuşmalarındaki üslup, uyum, cümle kuruluşları ve harmoni tamamen farklıydı ve herkes tarafından kolaylıkla teşhis edilebilen bir farklılıktı bu.

Kur’ân-ı Kerim bu noktaların altını çizerek şöyle buyurmaktadır:

Bundan önce sen kitap okumuş biri değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun (okuma yazman da yoktu). Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı.[8]

Bir başka ayette de şöyle buyruluyor:

De ki: “Eğer Allah dileseydi bu kitabı size okumazdım ve onu size bildirmezdim. Ben ondan önce de bir ömür sizinle birlikte yaşadım (ve bu süre boyunca bu kitaptakine benzer bir söz duymadınız benden), yine de anlamıyor musunuz?[9]

Aynı şekilde, Bakara Suresi’nin 23. ayetinde geçen “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’dan şüphedeyseniz siz de onun benzeri bir sure getirin…” buyruk da Kur’ân’ın bu mucizevî boyutunu vurgulamayı amaçlamaktadır ve “onun benzeri” derken “Hz. Muhammed’in (s.a.a) getirdiği surelerden birine benzer bir sure” denilmek istenmektedir.

Kısacası yüzlerce uzman ve bilginden oluşan grupların bütün bilgi ve güçlerini ortaya koyarak birbiriyle yardımlaşıp böyle bir kitabı yazabileceği farz edilse bile (ki bu da farz-ı muhal ve imkânsızdır) okuma yazması dahi olmayan birinin böyle bir kitabı yazabilmesi kesinlikle imkânsızdır.

Binaenaleyh bu özelliklere sahip bir kitabın okuma yazma bilmeyen biri tarafından getirilmiş olması da onun mucize olduğunu ortaya koyan özelliklerinden biridir

c) Mükemmel Ahenk ve Uyum

Kur’ân-ı Kerim Hz. Resulullah’ın (s.a.a) çeşitli zorluklar, buhranlar, sıkıntılar, inişli çıkışlı maceralar, acı ve tatlı hadiselerle dolu 23 yıllık peygamberlik döneminde inmiş bir kitap olduğu hâlde bunca buhran ve değişimler bu kitabın konularının insicamında ve mucizevî üslubunda zerrece etkide bulunamamıştır. İşte şekil ve muhteva açısından hiçbir değişime uğramayan bu kalıcı insicam, monoton üslup ve ahenk de Kur’ân’ın mucizevi boyutlarından bir başkasıdır. Nitekim diğer iki boyutunda olduğu gibi bu konuya da Kur’ân bizzat değinmekte ve şöyle buyurmaktadır:

Onlar halâ Kur’ân’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz, içinde birçok ayrılıklar (çelişki ve ihtilaflar) bulacaklardı.[10]

Şuna dikkat çekmekte yarar var: Her insan en azından iki tür değişimi mutlaka yaşar: Evvela, zamanla her insanın bilgi ve tecrübesi artar, bu da onun söz ve davranışlarına yansır ve doğal olarak 20 yıl gibi bir zaman sürecinde sözlerinde çok önemli farklılıklar görülür.

İkincisi, hayatta insanın başına gelen çeşitli hadiseler, onun psikoloji ve ruhunda korku, ümit, sevinç, keder, heyecan veya huzur gibi muhtelif duygular ve psikolojik hâller yaratır, bu muhtelif hâl ve değişimler ise şahsın söz, düşünce, huy ve davranışlarında önemli etkiler bırakır. Yine bu değişimlerin şiddet bulup artmasının doğal bir sonucu, şahsın konuşma ve sözlerinin de önemli ölçüde değişmesidir. Yani gerçekte bir şahsın söz ve konuşmalarındaki değişimler, onun yaşadığı hadiseler veya içinde bulunduğu ruhsal değişimlere tâbidir ve bunlar da doğal ve sosyal durum ve şartlara tâbi olmakta ve onlardan etkilenmektedir.

Bu durumda Kur’ân-ı Kerim’in Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından yazılmış olması hâlinde o hazretin (s.a.a) hayatındaki onca değişikliklerle, yaşadığı birbirinden farklı onca hadiselere binaen Kur’ân’ın şekil ve muhtevasında da bunlara paralel değişikliklere rastlanması gerekirdi, halbuki durum tam tersinedir ve böyle bir değişikliğe Kur’ân’da rastlayabilmek mümkün değildir.

Sonuç şudur: Kur’ân’ın bütün konuları arasında ve mucizemsi belagat sathında fevkalâde bir uyum ve ahenk bulunması ve mazmununda hiçbir tutarsızlık ve farklılık görülmemesi; bu değerli kitabın, tabiattaki değişimlere mahkum değil, hakim olan Yüce Allah’ın sabit ve değişmez sınırsız ilminden kaynaklandığını ispatlamaktadır.

KUR’ÂN’IN TAHRİF EDİLMEZLİĞİ

Daha önce de değinmiş olduğumuz gibi nübüvvetin zaruretlerinden biri de, Allah’ın gönderdiği mesajların, hiçbir müdahaleye uğramadan insanlara ulaşabilmesidir. Zira ancak bu durumda söz konusu mesajlar insanoğlunu dünya ve ahiret saadetine kavuşturabilecektir.

Bu nedenle de bütün diğer semavî kitaplar gibi Kur’ân-ı Kerim de, insanlara iblağ edilinceye kadar her nevi müdahaleden masun kalmış ve zerrece değişmemiştir. Ama bilindiği üzere diğer semavî kitaplar insanların eline geçtikten sonra bazı değişikliklere uğramış, bozulup tahrif edilmiş veya zamanla büsbütün unutulup gitmiştir. Nitekim Hz. Nuh’la (a.s) Hz. İbrahim’in (a.s) kitaplarından bugün ortaklıkta hiçbir eser dahi kalmamıştır ve Hz. Musa’yla Hz. İsa’nın (her ikisine de selâm olsun) getirdiği kitapların orijinali ve aslı ortaklıkta yoktur. Bu durumda şöyle bir soru gündeme gelmektedir: Bugün semavî kitap olarak elimizde bulunan Kur’ân’ın, bizzat Hz. Muhammed’in (s.a.a) getirdiği Kur’ân’ın aynısı ve orijinali olduğu, hiçbir değişim ve tahrife uğramadığı, eksiltilmediği veya ona hiçbir şeyin eklenmediği nereden bellidir?

İslâm tarihiyle belli bir ölçüde aşina olanlar Hz. Resulullah’la (s.a.a) masum vârislerinin Kur’ân ayetlerinin yazımı ve kitap haline getirilmesine verdikleri fevkalade önemi bilirler. Dahası, Müslümanlar Kur’ân’ın korunması için onu ezberlemeye öteden beri fevkalade özen göstermişlerdir, mesela asr-ı saadet döneminde sadece bir savaşta şehit düşen Kur’ân hafızlarının sayısı 70’ten fazlaydı. Diğer taraftan tam 14 asırdır Kur’ân sürekli tevatür şekilde nakledilmiştir, kaç sure, kaç ayet, kaç kelime, hatta kaç harf olduğu dikkatle hesaplanıp belirlenmiş ve asırlardır aynı özen ve ihtimam sürdürülegelmiştir. Bütün bunları bilen biri Kur’ân’ın zerrece tahrif edilemeyeceğinden elbetteki emin olacaktır. Ama hiçbir şüpheye mahal bırakmayan bu kesin tarihî karinelerin yanı sıra, biri aklî, diğeri naklî olan iki delille daha Kur’ân-ı Kerim’in masun olduğunu ispatlamak mümkündür. Yani önce, Kur’ân’a hiçbir ekleme yapılmadığı aklî delille ortaya konup bugün elde bulunan Kur’ân’ın, Allah Teala tarafından gönderilen orijinalin kendisi olduğu ispatlandıktan sonra, aynı Kur’ân’da geçen ayetlere istinatla, bu ilâhî kitapta hiçbir eksiltme yapılmadığı da ispatlanabilir.

Bu nedenle, Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir tahrife uğramadığı gerçeği iki başlık altında incelenebilir:

Kur’ân’a Hiçbir Ekleme Yapılmamıştır

Kur’ân’a hiçbir ekleme yapılmadığı gerçeği bugün bütün Müslümanlarca ittifakla kabul edildiği gibi, Müslüman olmayan ciddi araştırmacılar tarafından da onaylanmaktadır. Bugüne kadar, Kur’ân’a her-hangi bir eklemede bulunulduğu ihtimalini dahi gündeme getirebilecek herhangi bir olay vuku bulmamış, böyle bir ihtimale gerekçe gösterilebilecek bir tek belge veya delil öne sürülmemiştir. Buna rağmen biz, böyle bir ihtimali var farz ederek bunun aklî delillerle çürütülebileceğini açıklamak istiyoruz:

Kur’ân’a tam ve bütünlüklü bir ekleme yapıldığı faraziyesi, Kur’â-n’ın benzerinin getirilebileceği anlamını taşır ki, böyle bir faraziye Kur’ân’ın mucize olması ve insanoğlunun ona benzer getirebilecek güce sahip bulunmaması gerçeğiyle bağdaşmaz. Eğer sadece bir kelime, veya “mudhaammetan” gibi[11] çok kısa bir ayetin eklendiği farz edilecek olursa, bu durumda Kur’ân’ın tamamında görülen söz, anlatım ve terim uyumunun bozulması ve mucizevî orijinalitesini yitirmesi gerekir ki bu da Kur’ân’ın taklit edilebileceği ve benzerinin ortaya koyulabileceği anlamına gelir (bunun mümkün olmadığını daha önce ispatlamıştık). Zira Kur’ân’daki terim ve ifadelerin mucizevî düzen ve ahengi, kelime ve harflerin seçim ve terkibine de bağlıdır, bunlarda yapılacak en küçük bir değişiklik mucizevî özelliklerini kaybettirmektedir.

Görüldüğü gibi Kur’ân’a hiçbir eklemede bulunulmadığının ispatıyla, Kur’ân’ın mucize olduğunun ispatı aynı delillere dayanmaktadır. Kur’ân ayetlerini bu mucize hâlinden çıkarabilecek bir cümle veya kelime eksikliğinin olmadığı da yine aynı delille ispatlanabilirdir. Diğer ayetleri mucize hâlinden çıkarmayacak şekilde bir surenin tamamı veya bütünlüklü (tam) bir ifadenin de Kur’ân’dan çıkarılamayacağının ispatı ise başka delillerle mümkündür.

Kur’ân’da Hiçbir Eksiltme Yoktur

Şia ve Sünnî bütün İslâm âlimleri Kur’ân’a hiçbir eklemede bulunulmadığı gibi, onda hiçbir eksiltme olmadığında da müttefiktirler ve bu gerçeği birçok delille ispatlamaktadırlar. Ne var ki çeşitli mezheplerin hadis kitaplarına sızdırılan bazı uyduruk hadislerin varlığı ve bazı sahih hadislerin kimilerince yanlış yorumlanması[12] sonucu, bazıları Kur’ân’dan bir takım ayetlerin çıkarıldığı ihtimaline kapılmış, hatta bu batıl zannı onaylayanlar bile olmuştur.

Ancak, ister eksiltme, ister ekleme açısından olsun, Kur’ân-ı Kerim’in her nevi tahrife karşı masun olduğunu gösteren onca tarihî karinelere ilaveten ve Kur’ân’ın mucizevî düzen ve ahengini bozabilecek her nevi eksiltmenin imkânsızlığının bizzat mucize olma deliliyle ispatlanmasına ek olarak, tam bir ayet veya bir surenin tamamının eksiltilmesi karşısında da Kur’ân’ın masun olduğu bizzat Kur’ân’la ispatlanabilmektedir.

Yani mevcut Kur’ân’ın tamamının Allah’ın kelamı olduğu ve hiçbir eklemede bulunulmadığı ispatlandıktan sonra, Kur’ân’daki bütün ayetler en sağlam naklî ve taabbüdî delil sayılır. Kur’ân’daki ayet-i kerimelerde, Allah Tealâ bu kitabın her nevi tahriften masun ve güvencede olduğunu buyuruyor. Diğer semavî kitapların tam tersi bir noktadır bu; çünkü Allah Teala onların korunmasını bizzat insanların uhdesine bırakmıştır.[13] Nitekim bu konu Hicr Suresi’nin 9. ayetinde belirtilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

Hiç şüphesiz, zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik, biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.

Bu ayet-i şerife, görüldüğü gibi iki cümleden oluşmaktadır; birinci cümlede Kur’ân-ı Kerim’in Yüce Allah tarafından nazil olduğu, dolaysıyla da nüzul sırasında ona hiçbir müdahalede bulunulmadığı vurgulanmaktadır. İkinci cümlede de “Onun koruyucuları da gerçekten biziz.” buyrulmakta ve vurgu edatları tekrarlanmak suretiyle Kur’ân-ı Kerim’in her nevi tahriften kesinlikle ve ebediyen korunmuş ve garantilenmiş olduğunun altı çizilmektedir.

Her ne kadar bu ayet Kur’ân’a bir şey eklenmemiş olduğuna delalet ediyorsa da, bu tür bir tahrifin reddi için bu ayete istidlalde bulunmak uzak bir istidlal sayılır; çünkü Kur’ân’a bir şey eklenmiş olabileceği faraziyesi mantıken bu ayetin kendisini de kapsadığından böyle bir faraziyenin bu ayetle çürütülmesi doğru bir mantıklama olmaz. Bu nedenle biz söz konusu faraziyeyi önce Kur’ân’ın mucize olduğu deliliyle çürüttükten sonra bu ayet-i şerifeden istifadeyle, Kur’ân’ın mucizevî düzen ve ahengini bozmayacak şekilde Kur’ân’dan tam bir ayet veya tam bir surenin çıkarılıp eksiltilemeyeceğini de ispatlamış olduk. Böylece Kur’ân-ı Kerim’in eksiltme veya artırma yoluyla hiçbir tahrife uğramadığı biri aklî, diğeri naklî olmak üzere iki delille ispatlanmış olmaktadır.

Burada bir noktayı hatırlatmakta yarar var: Kur’ân-ı Kerim’in her nevi tahrife karşı güvence ve garantide olduğunu söylerken; kıraat, baskı veya yazım hatası taşıyan hiçbir Kur’ân bulunamayacağı veya Kur’ân ayetlerinin yanlış tefsir veya tevil edilemeyeceği ya da bütün Kur’ân nüshalarında ayet ve tefsirlerin nüzul sırasına göre yazılmış ve basılmış olduğu kastedilmemektedir. Bilakis, Kur’ân’ın tahrif karşısında dokunulmaz olduğu söylenirken, hakkı ve hakikati arayan herkesin, dilediği her zaman Kur’ân ayetlerinin orijinalinin tamamına ulaşabileceği anlatılmak istenmektedir. Binaenaleyh herhangi bir nüshanın eksik veya yanlış olması, Kur’ân’ın farklı kıraatlerle okunması, ayet ve surelerinin iniş sırasına göre düzenlenmemiş olması veya kişisel görüşlere göre yapılan tefsir ve teviller neticesinde manevî tahriflere uğratılması gibi olaylar, Kur’ân-ı Kerim’in söz konusu tahrife karşı dokunulmazlığıyla çelişmemektedir.


[1]– İsrâ, 88.

[2]– Hud, 13.

[3]– Yunus, 38.

[4]– Bakara, 23-24.

[5]– Usul-i Kâfi, 1/24.

[6]– A’lamu’l-Verâ, s.27-28,49; İbn Hişam Siyeri, 1/293,410.

[7]– İsrâ, 88 ve Nuru’s-Sekaleyn’de aynı ayetin açıklamasında.

[8]– Ankebut, 48.

[9]– Yunus, 16.

[10]– Nisâ, 82.

[11]– Rahman 64.

[12]– Ayetlerin tefsiriyle bunlardan bazısının örnekleri veya yanlış tefsirleri ve manevî tahrifleri çürütme konumunda olan bazı rivayetlerden Kur’ân’daki bazı kelime veya ibarelerin eksiltildiği yönünde yanlış algılanma yapılmıştır.

[13]– Nitekim Mâide Suresi’nin 44. ayetinde Yahudi ve Hıristiyan dinadamları hakkında şöyle buyruluyor: “…Allah’ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahitler olduklarından (onunla hükmederlerdi).”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*