Ölümle Başlayan Yolculuk -2-

HÂDİ’YLE TANIŞMA

Bir süre sonra ayılıp gözlerimi açtığımda kendimi dayalı döşeli bir odada buldum. Güzel yüzlü, güzel saçlı ve hoş kokulu bir genç, başımı dizine alıp ayılmamı bekliyordu. Saygısızlık olmasın diye hemen ayağa kalktım ve selam verdim. Gülümseyerek ayağa kalktı, selamımı cevapladı ve beni bağrına bastı. “Otur, ben ne peygamber, ne imam, ne de melek değilim; sadece senin dostun ve arkadaşınım.” dedi.

— Seninle birliktelik benim için büyük bir mutluluktur. Ancak sen kimsin, kimlerdensin, adın nedir?

­­­— ­Adım Hâdi, yani yol kılavuzu. Bir künyem Eb’ul-Vefa, biri de Ebu Turab’dır. Senin kurtulmana sebep olan son cevabı aklına salan bendim. Şayet cevaplayamasaydın, ellerindeki gürzlerle sana öyle bir vuracaklardı ki, yerin ateşle dolacaktı.[i]

— Size teşekkür ediyorum, beni kurtardınız. İslam akaidiyle ilgili soruları doğru cevapladıktan sonra son soruyu sormaları bence abesle iştigaldi. Çünkü gerçekler ifade edilirken nedeni sorulmaz. Örneğin birinin eline bir köz tutuşturulur ve o da, “Elim yandı” diye bağırırsa, artık “Niye elin yanıyor?” diye sorulmaz. Sorulacak olursa, “Kör müsün, elimdeki közü görmüyor musun?” cevabına muhatap olur. Son soru da bence bu türden bir şeydi.

— Hayır, yanılıyorsun. Çünkü sözün sırf gerçekle örtüşür oluşu, insana hiçbir yarar sağlamaz. İnsanı amele sevk edecek bir kalbî inancın varlığı zorunludur. Nitekim: “İman ettik, demeyin. Çünkü iman daha sizin kalplerinize girmiş değildir.” diye buyurulmuştur.[ii] Görmüyor musun, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”[iii] sorusuna ilk gün herkes olumlu cevap verdiği halde, madde âleminde birtakım yükümlülüklere tabi tutularak sınavdan geçirildikleri zaman ikrarına sadık kalan ve vazifesini yerine getiren çok az kişi oldu. Bu âlemin ilk menzilinde mümin-münafık her kes bu soruları doğru yanıtlar, ancak kimin ne mal olduğunu ortaya çıkaran, o son sorudur. Eğer insan gönülden inanınmışsa, senin verdiğin cevabı verir ve kurtulur, aksi takdirde “İnsanlar öyle diyordu, ben de dedim.”[iv] cevabını verir, bu da ona hiçbir yarar sağlamaz. Hatırlarsan, bu ayrıntılar Ehl-i Beyt imamlarından rivayet edilen hadislerde de yer almıştır.

— Hadislerde de bu bilgilere yer verildiğini şimdi hatırladım. Kabir sualinin yarattığı dehşet ve korku, bunları unutmama sebep olmuştu. Allah senden razı olsun, bunu sen bana hatırlattın!

— Daha önce görüştüğümüzü hiç hatırlamıyorum, beni nereden tanıdığını söyler misin? Ayrıca, sana beslediğim bu sevgiden sonra senden ayrılmayı felaket bilirim.

— Ben, başından beri seninle birlikte ve sana müşfik idim; fakat sen beni fark edemiyordun. Çünkü madde aleminde gözlerin pek keskin değildi. Ben, Ali b. Ebu Talib’e (a.s) ve Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beytine (a.s) duyduğun sevgi ve muhabbet bağıyım.

Zarfiyetin kadarıyla onlardan iktisap ettiğin hidayetin meşalesiyim ben. İşte bu nedenle de (seninle bağlantılı olarak) benim adım Hâdi’dir (kılavuz, hidayet edici).

O (Ali) ise takva ehli herkesin kılavuzu ve hidayet edicisidir.

“Bu, kendisinde şüphe olmayan ve muttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır.”[v]

Senin o sağlam ipe bağlılığınım ben.

“Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur.”[vi]

Nefsî isteklerine uyup benden uzaklaşmadıkça ben senden asla ayrılmam.

Bana “Ebu vefa” ve “Ebu turab” denmesinin sebebi ise senin davranışlarındır; müminlere verdiğin sözler, vaatler ve mümkün oldukça onlara karşı mütevazı oluşundur.

Kısacası; ben Ali’den dünyaya geldim; senin güç ve yeteneğin miktarınca kalbinin beşiğindeydim. Benim seninle uzlaşıp uzlaşmamam, seninle olmam veya olmamam senin elindedir; günah işlediğin zaman senden kaçtım ve tövbe ettiğinde ise yanında yer aldım. Bu alemdeki seyahatinde senden kaynaklanan bir kusur ve gevşeklik olmadıkça senden ayrılmayacağım.

“Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir.”[vii]

“Ama onlar kendi nefislerine zulüm etmektelerdi.”[viii]

Ben şimdi gidiyorum, senin biraz dinlenmen gerek. Ben, sana teslim edilen Allah’ın emanetiyim. Kur’an-ı Kerim benim kıssalarımla doludur.

“Dert kokusu veren her vak’a, olay

Benim eksenimde, halim şerh eder.”

Yazık, bu kadar Kur’an okumanıza rağmen beni tanımadığınızı söylüyorsunuz. Şimdilik Allah’a emanet olun!

Yalnız kalınca kendi durumumu ve Hâdi’nin sözlerini düşündüm. İnsanın dünya hayatındaki hareket ve davranışlarının, gerçekten bir rüya olduğunu ve ancak öldükten sonra yorumunu bulabileceğini anladım.[ix]

Zu’l Karneyn’in, “Zifiri karanlıkta bu kumdan alan da almayan da aydınlığa çıktığında pişman olur.”[x] şeklindeki sözü, insanın iki durumuna işaret eder. Bilâhare, her kes dünya ve ahirette bir tür pişmanlık duyacaktır:

“Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana).”[xi]

Amellerin İncelenişi

Çok geçmeden biri güzel yüzlü, diğeri çirkin iki kişi gelip baş ucumda, sağ ve solumda oturdular. Tepeden tırnağa vücudumun bütün azalarını koklayıp ellerindeki tomara bir şeyler yazdılar. İrili ufaklı bir takım kutular getirip içine bir şeyler koydu ve ağzını mühürlediler. Kalp, hayal gücü, göz, dil ve kulak gibi azaları defalarca kokladılar. Sonra yek-diğerine bir şeyler fısıldadı, ellerindeki tomara bir şeyler ekledi ve getirdikleri kutulara yine bir şeyler koydular. Pür dikkat kesilmiş ve titiz bir şekilde ifayı vazife ediyorlardı. Uyanık olduğumu hissettirmemek için en küçük bir hareket bile etmemeye çalışıyordum. Vasfı mümkün olmayan bir korku içindeydim.

Edimlerim ve kazandıklarım üzerindeki teftiş ve tetkikin ciddiyetinden, iyi ve kötü amellerimi kaydettiklerini ve o güzel yüzlü zatın, benim hayrımı istediğini anladım. Çünkü fısıldamalarında güzel yüzlü zatın, “Tövbe etmiştir, falan iyi amel o çirkinliği gidermiş, ya da bakırı altına dönüştüren iksir gibi o çirkini güzel kılmıştır.” türünden mazeretlerle bazı çirkin amellerimin yazılmasına engel olduğu anlaşılıyordu. Ben bu nedenle onu seviyordum

Kabir Azabı

Bütün amellerimi kaydettikten sonra tomarı dürüp boynuma astılar, ağzı kapalı kutuları ise bir torbaya yerleştirip başımın üstüne koydular.

Sonra, benim ölçümde hazırlanmış bir demir kafes getirerek beni onun içine yerleştirdi ve cıvatalarını sıkmaya başladılar.

Cıvatalar sıkıldıkça kafes de küçülüyordu, öyle küçüldü ki göğüs kafesim sıkıştı, nefesim kesildi, bağırmak istediğim halde bağıramadım.[xii] Onlar hızla cıvataları sıkmaya devam ettiler; vücudum bir semaver borusu kadar daraldı, bütün kemiklerim kırılıp parça parça oldu, yanmış yağa benzer simsiyah yağlar çıktı bedenimden. Bayılmışım…

Bir süre sonra ayıldığımda, başım Hâdi’nin dizleri üzerindeydi:

“Kusura bakma Hâdi, ayağa kalkacak halim yok; bu saygısızlığımı mazur gör.” dedim.

Bütün azalarım hasar görmüştü, rahat nefes alamıyordum. Ancak kesik kesik konuşabiliyordum, gözlerimin yaşı da dinmek bilmiyordu. Aslında Hâdi’nin ayrılmasınaydı sitem ve şikayetim. Çünkü bu, Hâdi’nin yokluğunda karşılaştığım zorlukların ilkiydi.

Hâdi, beni teskin ve teselli etmek için “Bu alemin ilk menzilinde her kesin başına gelecek tehlikelerdir bunlar, sadece sana mahsus değildir. Unutma ki “Bela herkesi kapsarsa ona tahammül etmek kolaylaşır.”[xiii] demişlerdir. Her hal-u karda geçmiş olsun; bundan sonra böyle bir şeyle karşılaşmamanı umarım.

Ayrıca, bu alemde karşılaştığınız tehlikelerin sebebi yine sizin kendi amellerinizdir. Çünkü bu kafes, insanın öfkesiyle ahlakının perçinleşmiş halidir. Dünya hayatında insanın ruhunu kuşatan etkenler, bu alemde kafes şekline bürünür. Çirkin ahlak üç şeyden ibarettir:

“Tamah, kibir ve kıskançlık. Bunlardan birincisi insanı cennetten çıkardı, ikincisi şeytanın cennetten kovulmasına neden oldu, üçüncüsü ise Kabil’i cehenneme götürdü. Ama bunların binlerce dalı vardır ve kişilere göre azalıp çoğalması mümkündür.” dedi.

Hâdi, hem konuşuyor hem de elini sırtıma ve ezilmiş azalarıma çekiyordu. Böylece de azalarım iyileşiyor, dertlerim diniyordu. Onun bu şefkatiyle yeni bir hayat buluyor, güç kazanıyordum. Yüzüm ve azalarım kir ve çirkinliklerden temizlenmiş, berraklık ve parlaklık kazanmıştı. Anladım ki kabir sıkması, kirlenen ve çirkinleşen insan için bir nevi temizlenmedir. Yanmış yağ şeklinde bedenimden çıkan simsiyah yağ da bunu gösteriyordu. Her ne kadar Ehl-i Beyt imamları, “Anasının sütü burnundan gelir.”[xiv] tabirini kullanmış iseler de, gerçekte o süt hayız kanından oluştuğu, onun da siyah ve necis olduğu için kabir sıkması sonucu “Anadan emilen sütün” siyah ve kirli görünmesiyle çelişmemektedir.

Hâdi, “Bu torba senin azığındır, aç bakalım içinde ne var?” dedi.

Torbadaki kapalı kutuların bazısının üzerine “Falan menzilin azığıdır”, bazısının üzerine “Falan menzilin tehlike ve azapları” yazılıydı, diğer bazı paketler de farklı bazı menzillere aitti; her biri kendi yerinde açılmalı, ne olduğuna orada bakılmalıydı.

— Bu kutular neyin nesidir? diye sordum.

— Bunlar, ömrünün gece ve gündüzlerinde işlediğin iyi ve çirkin amellerin saatleridir,[xv] vaktin bitimiyle ağzı sedef gibi kapanmış, bir inci gibi içinde korunmuş ve bu alemde de ağzı mühürlü bir kutu şeklinde ortaya çıkmıştır.

— Ya şu boynuma asılan nedir?

— O senin amel defterindir. Kıyamet günü açılarak kazanç ve kayıpların hesaplanacaktır; bu alemde onlara ihtiyacın olmayacaktır.

“Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.”[xvi]


[i]– İnsanın iyi ya da kötü amellerinin, Berzah ve ahiret aleminde, özel bir şekilde tezahür edeceği, insanın kurtuluş ve huzur bulmasına veya azap çekmesine sebep olacağı, ayet ve hadislerden rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Amellerin somut şekiller alacağını bildiren ayetlerden birisi de Âl-i İmrân suresinin 30. ayetidir:

“O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; işlediği her kötülüğü de. O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister.”

Kehf suresinin 49. ayeti ise şöyledir:

“Yaptıklarını hazır bulmuşlardır.”

Resulullah (s.a.a), Kays b. Asım’a şöyle buyurmuştur:

“Ey Kays! Sen öldükten sonra seninle birlikte bir yoldaş defnedilecektir. O diri, sen ise ölü olacaksın; iyi olursa seni iyi ağırlar, kötü olduğu taktirde ise istenmedik olaylara duçar eder. O seninle birlikte mahşere çıkar, sen de onunla. Sen ancak onun hakkında sorguya çekilirsin. O halde onu en güzel bir şekilde yerine getirmeye çalış. Çünkü iyi olması durumunda onunla ünsiyet bulursun, aksi durumda korkup dehşet ettiğin tek şey o olur. İşte o senin amelindir.”

Bihar-ul Envar, c.7, s.228, c.71, s.170, c.77, s.113 ve 178

Amellerin tecessümüyle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim, hadisler, bilim ve bilim adamlarının görüşünü öğrenmek için bkz. Numune tefsiri, c.2, s.378, c.21; s.228 ve c.26, s.62… El-Mizan tefsiri, c.1, s.355; c.18, s.194

[ii]– Hucurat, 14

[iii]– A’raf, 172’ye işaret eder: “Rabb’in, Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim? Diye onları kendilerine şahit tutmuştu. Evet, (buna) şahidiz!‘ dediler.”

[iv]– Bkz.17. dipnot.

[v]– Bu ayetin (Bakara, 2) tefsiriyle ilgili bir hadiste İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s) şöyle rivayet edilir:

“Ayette geçen “el-Kitap”tan maksat Emir’ul Müminin Ali’dir (a.s).” Bihar-ul Envar, c.24, s.351; s.41, s.244; c.2, s.21 ve c.35, s.402

İmam Sadık’tan (a.s) rivayet edilen bir hadis ise şöyledir: “Bu ayetteki ‘muttakiler’den maksat Ali (a.s) Şia’sıdır.”

Bihar-ul Envar, c.51, s.52 ve c.52, s.124

[vi]– Bakara, 256

[vii]– Âl-i İmran, 182

[viii]– Tevbe, 70

[ix]– Resulullah (s.a.a) buyurur:

“İnsanlar uykudadır, ancak ölünce uyanırlar.”

Bihar-ul Envar, c.4, s.42; c.6, s.277 ve c.50, s.134

[x]– Bihar-ul Envar, c.12, s.205

[xi]– Zümer, 56

[xii]– Kabir sıkmasına işarettir. İmam Sadık’tan (a.s) bir hadiste şöyle geçer:

“Hiç bir mümin kabir sıkmasından kurtulamayacaktır.”

Bihar-ul Envar, c.6, s.221; Bihar-ul Envar, c.6, s.266; Hakk-ul Yakin, c.2, s.81, Allame Şubber

[xiii]– Bihar-ul Envar, c.32, s.261

[xiv]– Rivayette bu tabiri bulamadık.

Hz. Ali’den (a.s) şöyle nakledilir:

“Kabrin sıkması sonucu (insanın) beyni, tırnaklarıyla etleri arasından çıkar.” Bihar-ul Envar, c.6, s.226

[xv]– Bihar-ul Envar, c.7, s.262

[xvi]– İsra, 13

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*