Ölümle Başlayan Yolculuk -3-

DÜNYA EHLİYLE MÜLAKAT

Hâdi:

“Yol azığını az buluyorum, birkaç cuma burada beklemelisin, olur ya aldanış yurdundan (dünyadan) senin için bir şeyler gönderirler de azığın çoğalır. Nitekim Resulullah (s.a.a); ‘Yolculukta azık her ne kadar çok olursa, o kadar iyidir.’ buyurmuştur. Şimdi gidip de dünya ve din sultanından senin için geçiş izni almam gerekiyor. Hafta içinde bir haber alamazsan, (perşembeyi cumaya bağlayan) akşamı ailene uğra; u-mulur ki, hakkında rahmet ve mağfiret dileyerek seni yâd ederler.”

Hâdi bunları söyleyip gitti, ben de oturup bekledim…

Yerim rahattı; güzel desenli halılar serilmiş bir odadaydım.

Cuma akşamına kadar bekledim; ancak herhangi bir haber alamadım.

Hâdi’nin tavsiyesine uyarak bir kuş şeklinde evime gittim ve evin bahçesindeki bir ağacın dalına kondum.[1]

Sözde benim için toplanıp hayrat veren, ağıt yakan ve Fatiha okuyan eşimin, çocuklarımın, dost ve yakınlarımın sözlerine kulak verdim, hareketlerini izledim.

Yaptıklarının bana hiçbir faydası yoktu; çünkü asıl amaçları bana hayrat vermek değil, kendi haysiyetlerini korumaktı.

Bu nedenle, yemeğe muhtaç bir tek fakir bile davet etmemişlerdi; davete icabet edenler de, karınlarını doyurmak ve diğer şahsî işlerini yapmak için gelmişlerdi.

Ne benim için bağışlanma diliyorlardı, ne de Hüseyin b. Ali’ye (a.s) ağlıyorlardı. Üstelik hayrat sahibinin hizmetteki kusuruna karşılık da, ölü ve dirisi hakkında çirkin sözler sarf ediyorlardı.

Çoluk çocuğumun ve akrabalarımın üzüntüsünün sebebi ise, aile reisinden mahrum kalışları, bundan sonra masraflarını karşılayacak birisinin olmayışıydı.

Kendileriyle bağlantılı dünyevî işlere öylesine dal-mışlardı ki, ne beni anıyor, ne kendilerinin öleceğini hatırlıyor ve ne de ahiretteki durumlarını düşünüyorlardı; sanki kıyamet benim başımda kopmuştu ve onlar hiç ölmeyecekti!

Sanki benim ölümümle yüce Allah, hâşâ, onlara zulmetmişti de onca “Neden, niçin?” ediyorlardı!

Bu manzarayı gördükten sonra ümitsizlik ve bin hüzünle mezarlığa, evime döndüm. Ailem hakkında beddua etmek geliyordu içimden.

Gerçeği bildiğim ve gördüğümden; “Bu dert onlara yeter, bir de ben dertlerine dert katmayayım.” dedim.

Mezarın deliğinden içeri girdim…

Hâdi de gelmişti.

Odanın ortasındaki bir tepsi dolusu güzel elma görünce, sordum:

— Bunlar nereden geldi?

— Dışarıdaki insanlardan birinin, mezarının yanından geçerken okuduğu Fatiha,[2] burada elmaya dönüştü. Allah ondan razı olsun, tam zamanında geldi.

İMAMZADE VE ÂLİMLERLE MÜLâKAT

Hâdi odayı süslemekle, altın ve gümüş masa ve sandalyeleri dizmekle meşguldü. Tavana da güneş gibi parlayan bir kandil asmıştı.

— Hayırdır, bu telâşın niye? Buradan gitmeyecek miyiz?

— Dünya hayatında kendilerinin ve babalarının mezarlarını ziyaret ettiğin imamzadeler ve gece namazlarında isimlerini andığın, mezarlarının yanı başında Fatiha okuduğun âlimler, senin ahiret yurduna göçtüğünü duymuş olmalılar ki, hakkını eda etmek amacıyla seni ziyaret etmek istiyorlar.

“Ne güzel!” dedim.

Üzülmeme sebep olan akrabalarımın durum ve davranışlarını gördükten sonra bu haberi duymak çok sevindiriciydi.

İçim içime sığmıyordu! Bu saadet bana nasip olacaktı demek!

— Hâdi, bu oda küçük değil mi?

— Sana küçük gelen bu oda, onlar gelince kendiliğinden büyüyecektir.

Beklediğim nurlu ve yüce misafirler göründü. Önce Ali oğlu Ebulfazl Abbas (a.s) ve Hüseyin oğlu Ali Ekber (a.s) geldi. İkisi bir tahtın üzerine oturdu; fakat savaş elbisesi giymiş olmaları gerçekten beni şaşırttı. Zerre kadar itip kakma, çekişip çatışma olmayan bu âlemde savaş elbisesi giymenin ne anlamı vardı?!

Ben ve Hâdi onlarla birlikte gelen misafirlerle ayakta durmuştuk. Onların yüceliği ve güzelliği adeta beni büyülemiş, hayran hayran onları seyrediyordum. Bu sırada Ebulfazl Abbas (a.s), Hâdi’ye sordu:

— Babamdan geçiş izni aldın mı?

Hâdi:

— Evet, aldım.

Bunun üzerine şu ayeti okudu:

“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse, geçip gidin. Ancak büyük bir güçle geçip gidebilirsiniz.”[3]

Sonra bana dönerek buyurdu:

“O büyük güç, babamın velâyetidir ve seni kurtaracak olan berat da odur. Seni saadet ve kurtuluşla müjdeliyorum.”

Ben minnettarlığımı bildirmek için yeri öptüm, sonra da kalkıp ayakta bekledim. Bu yüce zatlarla görüşme hazzı varlığımı kuşatmıştı, elimde olmaksızın gözlerimden yaş akıyordu.

Yanımda durmuş olan Habip b. Mezahir kulağıma fısıldadı:

— Yol boyunca karşılaşacağın tehlikeler, seni kur-tuluşa ermekten meyus etmesin. Çünkü bu zatlar ve masum babaları seni unutmayacaklardır; zaten buraya gelişleri de babalarının isteği üzeredir. Onlar ahirette izcileri ve muhiplerine yardım edeceklerdir. Bu görüşme, sadece sana ümit ve güven vermek içindi. Hz. Zeynep de (s.a) sana selâm gönderdi ve şunları dememi istedi:

“Kardeşimi ziyaret etmek için yaya olarak yola düştüğünü, katlandığın zorlukları, yol boyunca çektiğin açlık ve susuzluğu ve de gözyaşlarını unutmadık, bilesin!”[4]

Ben de; “Benim ve Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi senin ve onun üzerine olsun.” dedikten sonra, burada savaş olmadığı hâlde o iki yüce zatın savaş elbisesi giymelerinin sebebini sordum.

Habib’in rengi değişti, gözleri doldu ve dedi:

“Kerbelâ’da dalga dalga gelen düşman askerlerini dağıtıp cehenneme göndermeye azmetmişti bunlar; fakat ilâhî takdir ve sebepler, o çelik iradenin gerçekleşmesine engel oldu. İşte o zamandan beri bu, bir ukdeye dönüştü. Bu ukdenin çözülmesi için ricat gününü, tekrar dünyaya dönecekleri günü beklemekteler. Sana savaş zırhı gibi görünen şey aslında o ukdedir.”

Onlar gittikten sonra Hâdi’yle yalnız kaldık ve odamız küçülerek eski hâlini aldı.

Hâdi’ye; “Bir daha gidip ailemi görmek istemiyorum; çünkü artık bana bir hayır göndereceklerinden ümidimi kestim. Benim adıma yaptıkları şeyler, kendi dünyaları içindir; gösterişten ibaret olup, üzüntümü artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bundan böyle sa-dece kendi amellerimle yetineceğim ve karşılaşacağım tehlikeler karşısında bu yüce zatlara tevessül ederek sabredecek ve kendimi üzmemeye çalışacağım.” dedim.

Hâdi:

— Şimdilik hiçbir şeye ihtiyacın yok. İlk üç menzilde, mükellefiyetinin ilk üç yılının raporları verileceğinden dolayı herhangi bir tehlikeyle karşılaşmayacaksın. Çünkü teklif çağının ilk yılından, aklın olgunlaşma ve istikrar bulma dönemi olan on sekiz yaşına kadar farzlar ve haramlar hususundaki aykırı davranışlarından dolayı pek önemli bir cezaya çarptırılmazsın.

Çünkü bu üç yıllık dönemde akıl zayıf, şehvet ise güçlüdür; yüce Allah da akla; “Seninle cezalandırır ve seninle mükâfatlandırırım.”[5] buyurarak ceza ve mükafatı akıl ile ilintilendirmiştir.

Bundan dolayı da bu âlemin ilk üç menzili, teklif çağının ilk yıllarına uygun olarak Müsamaha Vadisinde olacaktır.

Bu vadide pek korkulacak bir durum söz konusu değil, herhangi bir tehlikeyle karşılaşacak olsan bile, kısa bir süre sonra kurtulacaksın.

Bu yüzden yanında olmam gerekmiyor, dördüncü menzile gidip seni orada bekleyeceğim. Yarın erkenden azık torbanı sırtına bağlayıp şu ana yoldan, kıbleye doğru yürüyecek olursan, bana geleceksin.

— Ey Hâdi, senin ayrılığın bana ağır gelir, bilirsin. Bu yol, her ne kadar düz, geniş ve tehlikesiz ise de, yalnızlık ve yol bilmezlik, dayanılması güç bir derttir. Resulullah (s.a.a) da buyurmuştur ki: “Önce yol arkadaşı, sonra yol.”

— Bu üç menzilde yalnız kalmak zorundasın. Çünkü dünyada da bu üç yıl seninle birlikte değildim, üç yıl geçtikten sonra sende meydana geldim. Benim tıynetim “illîyîn”dendir, olgunluk ve hidayetin özüdür; bir kusur varsa, o da senden kaynaklanmıştır. Bu durumda beni değil, kendini kınamalısın.

Bu sözlerden sonra Hâdi uçarak yanımdan gitti. Hâdi’nin yokluğunda sözlerini düşündüm ve haklı olduğunu gördüm.

Çünkü teklif çağının ilk üç yılında hayvanî akıl fi-iliyet bulur, insanî akıl ise sadece bir kıvılcım miktarıncadır (idrak gücünün fiiliyet aşamasına ulaşmadığı dönem).

Öyle bir dönemde elbette ki Hâdi benimle olamazdı. Çünkü o dönem, söz ve ahitlerime aldırış etmediğim, vefa göstermediğim, kibirli ve egoist olduğum, özellikle de medrese eğitimine yeni başladığım ve ilimden bir karış yol aldığım dönemdi.

“İlim üç karıştır: İlk karışı kibirlenmeye sebep olur…”

Artık Ebu’l Vefa ve Ebu Turap olan Hâdi yanımda yoktu; yapayalnızdım, yalnız gitmeliydim.

“Allah’ın, öteden beri süregelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”[6]

Bütün âlemler birbirinin kopyasıdır; birini anlarsan, diğerini de anlarsın. Neden ve niçinler anlamamanın işaretidir.

Çirkinliklerin Sembolü

Kalkıp azık torbamı sırtlandım ve ciddiyetle yola düştüm. Taşsız, çakılsız dümdüz bir yoldu. Bahar havası vardı. Ben de işin başındaydım, güçlüydüm.

Gönlümün mahbubu, vefalı Hâdi’yle görüşmek için öğleye kadar süratle yol aldım. Yorgunluk yavaş yavaş kendini hissettiriyordu. Hava ısınmıştı ve ben susamıştım. Yalnızlık da ürkütüyordu…

Arkama baktığımda, birinin peşimden geldiğini gördüm ve içimden; “Allah’a şükürler olsun, yalnızlık-tan kurtuldum artık!” dedim.

Yaklaşınca uzun boylu, kalın dudaklı, iri dişli, geniş burunlu ve siyah biri olduğunu gördüm.

Dişleri ağzından taşmış, dışarı çıkmıştı. Pis bir kokusu ve korkunç bir görünümü vardı…

Selâm yerine “Allah canını alsın!” anlamında “Sam aleyküm!” demez mi!

Âdeta düşmanıymışım gibi davrandı bana…

Zaten görünüşü ve “Selâm aleyküm” yerine “Sam aleyküm” deyişi de bunu gösteriyordu.

Ben ihtiyatlı davranarak sadece “Ve aleyküm=size de” demekle yetindim ve nereye gitmek istediğini sor-dum. Benimle beraber olacağını söyledi. Oysa ki buna hiç razı değildim. Manzarası ürkütücüydü bir kere.

Sordum:

— Adın nedir?

— Senin ikizinim; adım Siyah, lakabım sapık, kün-yem korku babası, mesleğim ise aldatmak ve fitne çıkarmaktır.

Bunları saydıkça korkum artıyordu…

“Bu da nereden çıktı?! Yine de bin şükür o yalnızlığa!” dedim, kendi kendime.

— Karşılaşacağımız yol ayrımında hangi yoldan gideceğimizi biliyor musun?

— Bilmiyorum.

— Ben susadım, bu yakınlarda su bulunur mu?

— Bilmiyorum.

— Menzilimiz uzak mı?

— Bilmiyorum.

— Varolduğuna göre bir şeyler biliyor olmalı değil misin?

— Sadece şu kadarını bilirim ki, doğduğun günden beri gölgen oldum,[7] Allah’ın inayeti sonucu benden ayrılmadığın sürece senden hiç ayrılmadım ve ayrılmayacağım.

Kendi kendime; “Bu, dünyada yer yer vesveselerine aldanarak bazı hatalara düştüğüm şeytan olsa gerek. Çok kötü bir düşmanın eline düştüm; Allah’ım, acı bana!” dedim.

Ben öne düştüm, o da on adım geride beni izledi. Yokuşu çıkıp dağın tepesine ulaşınca biraz dinlenmek için oturdum. Siyah da bana yetişti ve dedi:

— Yorulduğun belli oluyor. Şimdi otuz kilometrelik yolu altı kilometre yapayım da gör!

— Cahilliğine rağmen mucizen de var demek!

— Gel de yolun nasıl yay gibi eğilip büküldüğünü gör! Azından otuz kilometre var. Yayın kirişi mesabesinde olan bu eğrinin kirişinin ne kadar kısa olduğunu görmüyor musun? Geometride belirtildiği üzere eğri ne kadar yarım daireden büyük olursa, kirişi de bir o kadar kısalır. Eğer kestirmeden gidecek olursak, altı kilometre sonra ana yola varırız. Aklı olan biri, kısa yolu uzun yola tercih eder.

— Ana yol, katedenlerinin çokluğundan ana yol o-lur. Şimdi bu uzun yolu seçen o kadar insan akılsız mıymış? Hâlbuki akıllı insanlar; “Yolu gidenlerin gittiği gibi git.” buyurmuşlardır.

— Ne kadar da aptalsın! Aksini gördüğün hâlde, bir şairi akıllı sanıp hezeyanlarına mı uyacaksın?! Eşyası, yükü ve çoluk çocuğu olan yolcuların elbette ki ana yoldan gitmesi daha doğrudur. Çünkü kestirme yolun başındaki bu dere onların buradan geçmesine engel olmuştur. Ama bizim ne yükümüz var ne de çoluk çocuğumuz. Yaya olarak hareket edeceğimize göre kestirme yolu niye seçmeyelim ki?

Siyah’ın, hayrımı istediğini sanıp sözlerini dinleyerek dereden aşağı doğru yol almaya başladık.

Bir süre sonra bir tepe ve daha derin bir dereyle karşılaştık. Artık birbiri ardınca sıralandı dereler; diken, taş, yılan ve yırtıcı hayvanlarla dolu.

Hava çok sıcaktı, susuzluktan dilim kurumuştu. Öylesine yorulmuştum ki, dilim ağzımdan dışarı sark-mıştı. Ayaklarımın altı delik deşik olmuştu, kalbim korkudan titriyor ve Siyah gibi azılı bir düşman da alaylı alaylı gülüyordu.

Uzun bir yolculuktan ve katlanılması güç sıkıntılardan sonra düşe kalka kendimi zor attım ana yola.

Altmış kilometre kadar yol yürümüş ve her adımda bir belâya duçar olmuştuk.

Oturup biraz dinlendim ve Siyah’a karşı derin bir kinle; “Keşke seninle aramızda doğuyla batı arası kadar bir mesafe olsaydı![8] dedim ve kalkıp yoluma devam ettim. Siyah da uzaktan beni takip ediyordu.

Susamıştım…

Yoldan iki kilometre kadar uzakta bir yeşillik gördüm. Entrikalarıyla beni aldatmayı amaçlayan Siyah koşarak yanıma gelip; “Orada su var, susamışsan gidip su içelim.” dedi.

Sözünü dinlemek istemedim; fakat çok susuz ve yorgundum; su olmayan bir yerde de yeşilliğin bitmeyeceğini düşünerek yeşilliğe yöneldim. Yaklaştığımda hiç su olmadığını gördüm…

Yerdeki taşların üzeri yılan dolu olduğundan yürümek hayli müşküldü. Uzaktan gördüğümüz yeşillik ise dört mevsim yeşilliğini koruyan ağaçlara aitti.

Ümitsizce yola koyuldum. Yol esnasında bir karpuz tarlasına rastladık. Siyah hemen birini kopararak yemeye başladı ve dedi:

— Gel sen de birini al ye ve susuzluğunu gider!

— Bu tarlanın mutlaka bir sahibi var ve sahibinin izni olmaksızın koparmamız doğru olmaz.

Karpuzun suyu dudaklarından süzülüp sakal ve göğsüne döküldüğü bir hâlde, başını sallayarak şu beyti okudu:

“Hayret, bir zikir buldun amma

Duanın yerini kaybettin!”

Sonra şöyle devam etti:

— Be mübarek! Evvela, büyük ihtimalle bu karpuzlar kendiliğinden yeşermiş ve kimsenin de malı değildir; birinin malı olduğu farz edilse bile, her şeyin gerçek sahibi yüce Allah, bu hakkı bize vermiştir.[9]

Ayrıca, susuzluktan ölmek üzeresin ve bunu yapmaya mecbursun. “…Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan (canını kurtarmak için) bir miktar yemesinde günah yoktur.”[10]

Ve de, bu âlemde sorumluluk ve mükellefiyet yok-tur; dolayısıyla gereksiz yere helâlleri haram edip Allah’ın indirmediği bir hükmü vermek doğru olmaz, değil mi?

Siyah’ın oyununa gelip bir karpuz da ben kopardım. Ağzıma koydum, zehir gibi acıydı; ağzım, dilim yaralandı. Karpuzu yere attım ve dedim:

— Ebucehil karpuzu bunlar.

— Hayır, demek ki senin kopardığın öyleymiş.

Başka birini kopardım, o da yılan zehri gibi acıydı.

Siyah ise kopardığı karpuzu yiyor ve çok tatlı olduğunu söylüyordu.

Gidip onun elindekinden biraz aldım ve ağzıma koydum, onunki daha beterdi.

— Allah canını alsın, bu mu tatlı dediğin?! Nasıl yiyorsun sen bunu, yılan zehri bile bundan daha iyi?!

— Doğru, bu ebucehil karpuzudur; ama benim adım Siyah olduğu için bana çok tatlı geliyor.

Tam bu sırada, bir köpeğin bize saldırdığını gördüm. Küfürler savuran eli sopalı bir adam da bizi döv-mek için köpeğin peşinden koşuyordu.

Siyah, bir çırpıda yola çıktı; ben her ne ettiysem de köpeğe yakalanmaktan kurtulamadım.

Korkudan elim ayağıma dolaştı ve yere yıkıldım. Üstüne üstlük sahibi de gelip elindeki sopayla beni iyice hırpaladı.

Her ne kadar; “Ben karpuz yemedim!” dediysem de, adam; “Başkasının malına el uzatmakla yemenin ya da yere dökmenin ne farkı var?” dedi.

Güçlükle elinden kurtulup yola çıktım.

Ağzımın yaralanması, kemiklerimin kırılması, yorgunluk, susuzluk ve de Hâdi’nin yokluğu inim inim inletiyordu beni.

Yapacağını yapan ve arzusuna kavuşan Siyah, uzakta durmuş alaylı bir edayla gülüyor ve şöyle diyordu:

— Hâdi ne yapsın? Dünya hayatında, eziyet tohumlarını benim yardımımla eken sen değil miydin?!

“Doğrusu dünya ahiretin tarlasıdır, ahiret ise hasat günüdür.”[11]

Kur’ân-ı Kerim’in şu ayetini hiç okumadın mı sen: “Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”[12]

Akıl sahiplerinin de şu sözünü unutmuş gibisin:

“İyi ya da kötü her ne yaparsan

Gerçekte kendine yapmış olursun.”

Güçlü deliller ve Kur’ân ayetleri karşısında Hâdi’-nin elinden ne gelir?! İnşallah Hâdi’nin olduğu menzillerde ben de olacağım, o zaman başına neler getireceğimi göreceksin! Hâdi de kurtaramayacak seni artık. Kendisi de demedi mi, günah işlediğinde senden kaçtım ve tövbe ettiğinde senin yanında oldum? Nitekim Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Mümin, mümin olduğu hâlde zina etmez.” [13]

Gördüm ki bu kahrolası, çok dehşet ve oldukça da bilgili biriymiş.

Artık Hâdi’yi de çağırmıyordum.

Azık torbamdan bir elma çıkarıp yedim; hem elimin yarası iyileşti, hem de yeniden güç kazanarak yo-luma devam ettim.

Nihayet bir yol ayırımına geldim.

Sol taraftaki yol harabe bir köye, sağdaki yol ise bayındır bir şehre gidiyor göründüğü için sağdaki yolu seçtim.

Bu arada yol bakıcısından da bir ricada bulundum:

— Mümkünse arkamdan gelen şu Siyah’ın beni iz-lemesine engel ol, bugün bana çektirmediği kalmadı.

— O, gölgen gibi senden ayrılmayacaktır. Ancak bu gece rahat olabilirsin, çünkü senin yanına gelmeyecektir. O, bu geceyi sol taraftaki harabe köyde geçirecek ve ileride eziyetlerinin azalması da muhtemeldir.


[1]– Allame Meclisî’nin Hakk-ul Yakin adlı eserinde naklettiği hadise göre, ölenlerin ruhları (mevki ve makamlarına göre? haftada, ayda ya da yılda bir defa (dünyevî gözle görülmeyen) bir kuş şeklinde ailelerini ziyarete gelir ve onları iyi işlerde gördüklerinde sevinir, aksi durumda üzülürler. Bir hadiste de şöyle geçer: “Ölenlerin ruhları öğle vakitlerinde veya cuma günleri, ailelerine uğramak için evlerine gider ve onların iyi amellerini görerek sevinirler.” (Bihar-ul Envar, c.6, s.256)

[2]– Vesail-uş Şia, c.2, s.842, 877, “Cenaze Mezara Bırakıldıktan Sonra Fatiha Okumanın Sünnet Oluşu” ve “Mezarları Ziyaret Etmenin Sünnet Oluşu” babları.

[3]– Rahmân, 33

[4]– Birçok hadiste yaya olarak İmam Hüseyin’in (a.s) ziyaretine gitmenin sevabına işaret edilmiştir. İmam Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyurur:

“İmam Hüseyin’in (a.s) ziyaretine yaya olarak giden herkes, attığı her adım karşılığında bir hasene (iyilik) kazanır ve bir günahı da bağışlanır… Ziyareti tamamladıktan sonra bir melek onun yanına gelerek; ‘Resulullah sana selâm gönderdi ve geçmişte yapmış olduğun bütün günahların bağışlandığını söyledi. Amellerine yeniden başla.’ der.” (Bihar-ul Envar, c.101, s.72 ve s.24, 27, 36, 142)

[5]– Bihar-ul Envar, c.1, s.97; el-Kâfi, c.1, s.27; Men La Yahzuruh-ul Fakih, c.4, s.369

[6]– Fetih, 23

[7]– Resulullah’tan (s.a.a) şöyle rivayet edilir: “Dünyaya gelen her insanın yanında bir şeytan olur.” (Bihar-ul Envar, c.14, s.44, c.63, s.319)

[8]– Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Kim Rahman’ın zikrinden gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz… en sonunda bize gelince arkadaşına; ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın sen!’ der.” (Zuhruf, 36, 38)

[9]– Birçok fakihin görüşü şöyledir: Bir hurmalık veya meyve bağının yanından geçen biri, yanına alıp götürmemek kaydıyla o bağın meyvesinden alıp yiyebilir. İslâm Fakihleri buna “hakk-ul mârre=yoldan geçenin hakkı” derler. (Cevahir-ul Kelam, c.24, s.127; Tahrir-ul Vesile, c.1, s.552)

[10]– Bakara, 173

[11]– Bihar-ul Envar, c.70, s.353

[12]– Zelzele, 8

[13]– Bihar-ul Envar, c.69, s.121 ve 127

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*