Ölümle Başlayan Yolculuk -4-

Geçici Rahatlık

Yüksek binalar, şarıldayarak akan nehirler, hoş kokulu bitkiler, meyveli ağaçlar, güzel hizmetçiler, yerinde ve güzel sözler, gönül okşayan şarkılar, nefis ye-mekler ve tatlı içeceklerle dolu şehre girdim.

Susuz, kurak ve emniyetsiz çöllerde, Siyah’ın eziyetlerinden gına geldikten sonra böyle bir yerde olmak, Adn Cennetinde olmaktan farksızdı benim için.

Hâdi’ye duyduğum sevgi olmasaydı şayet, buradan hiç ayrılmak istemezdim.

“Emin belde, katıksız mey, müşfik refik

Sürekli müyesser olursa, ne güzel tevfik.”

Burada, daha önce tanıdığım dinî ilim öğrencileriyle görüştüm… Geceyi istirahata çekildik. Sabahleyin onlarla birlikte geze geze şehrin dışına çıktık.

Narinciye güllerinin kokusuyla yoğrulmuştu şehrin havası; gezdiğimiz hâlde başımızdan geçen olayları da birbirimize anlatıyorduk.

Bu yolun yolcularının, hareket hâlinde birbirlerinin hâlini sormaları pek nadir gerçekleşir olduğundan dolayı, ancak konakladıkları menzillerde birbirlerinin hâllerini sorabilirler.

“O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.”[1]

Siyah’tan kurtulduğumuz için Allah’a şükürler ediyorduk.

“Onların dualarının sonu da şudur: Hamt, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”[2]

Bu şehirde doyumsuz yemeklerle, sarhoş edici kokularla, güzel yüzlerle, ruhları okşayan şarkılarla, huzur veren bir güvenceyle, kalpleri dolduran bir ferahlıkla, kadifemsi göğüslere dokunmanın hazzıyla ve… aşina olduk.

“Çalışanlar, böylesi bir şey için çalışsın.”[3]

AMELLERİN KARŞILIĞI

“En hayırlı amele koş!” anlamında hareket zili çalındı. Azık torbalarımızı sırtlanıp harabe köye giden yol ayrımına yetiştik.

Siyahlar, kara duman gibi uzaktan göründüler…

Oranın sorumlusuna; “Bunlar bizimle olmasa, olmaz mı?” dedim.

Görevlinin cevabı şöyle oldu:

Bunlar, şehvet ve gazap gücüne sahip hayvanî ne-fislerinizin sureti ve sizden ayrılması imkânsızdır. Fakat bunlar bazen siyah, bazen siyah beyaz ve bazen de beyaz ve bu durumlarına göre sırasıyla isimleri Em-mare, Levvame ve Mutmainne isimlerini alırlar.[4] Beyaz ve mütmainne olunca, sizin için çok faydalı olur ve böylece çok yüce makamlara ulaşabilirsiniz, hatta meleklerin efendisi bile olabilirsiniz.

Dolayısıyla bu, gerçekte yüce Allah’ın size vermiş olduğu bir nimettir; ancak siz nankörlük edip bu nimeti belâya dönüştürdünüz.

Madde âleminde yapacağınızı yapıp ekeceğinizi ektiniz, şimdi bu bahar mevsiminde bunların yeşermesine engel olamazsınız.

Buğdaydan buğday, arpadan arpa yeşerir.

“Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?”[5]

İnleyen herkes, başkalarının değil, kendi yaptığından dolayı inler. Araplar derler ki:

“Sen yazda sütünü zayi ettin.”[6]

Siyahlar gelip çattı ve herkes kendi Siyahı’nı alıp yola koyuldu.

Aramızdan öne geçen ve geride kalanlar vardı…

Ben kendi Siyahımla hareket ederken, bir dağın e-teğine vardık.

Yol dar ve taş doluydu, dağın hemen yanında ise büyük bir dere vardı.

Derenin ortası dümdüzdü. Oranın havasının boğucu olacağını ve dağın üstünde hareket etmenin ise böyle bir sorun çıkarmayacağını düşünüyordum, kendi kendime.

Siyah, ne düşündüğümü anlamış olmalı ki, yanıma gelip görüşümü onayladı ve derenin dibinde, havanın boğuk olması dışında yırtıcı ve zehirli hayvanların da olduğunu, ayrıca dağın üstünde hareket edileceği durumunda, etrafın da rahatça seyredilebileceğini söyledi.

Dünya hayatındaki talebeliğimin ilk yıllarında, hep yüksekten uçtuğum ve herkesten üstün olma gayreti içinde olduğum için dağın üstünde yola devam etmeyi seçmiştim.

Dağa tırmanmaya başladık, ne doğru dürüst bir yol vardı, ne de can güvenliğimiz; hatta birkaç kez ayağımızı bastığımız taşların kaymasıyla birkaç metre aşağı yuvarlandık.

Son anda diken ve kaya parçalarına tutunarak derenin dibine yuvarlanmaktan zor kurtulduk.

Elimiz, ayağımız parçalandı, vücudumuzun her tarafı yara aldı, burnum da bir taşa çarparak kırıldı.

Siyah’a dedim:

— Dağın üstünden gitmekle ne iyi ettik ha! Etrafı da iyice seyretmiş olduk böylece! Keşke dereden gitseydik!

Siyah, her zamanki alaycı edasıyla;

“Yüce Allah, kibirlenen herkesi alçaltır ve üstünlük taslayanların da burnunu yere sürer.”[7] dedikten sonra ekledi:

“Bunları okudunuz, ama uymadınız.”

“Tat bakalım! Hani sen kendince üstündün, şe-refliydin.”[8]

Var gücümle kendimi oradan kurtarmaya çalıştım, nitekim başardım da.

İçim kan ağlıyordu…

Bizim önümüzde hareket eden zavallı da derenin dibine yuvarlandı.

Bağırabildiğince bağırıyor ve yardım istiyordu, Siyah’ı da yanı başında oturmuş alay ediyordu.

Epey sıkıntı ve zorluktan sonra nihayet düz yola çıkabildik ve başka bir zorlukla karşılaşmadık.

Ancak yorgunluk, susuzluk ve yaralarımın acısı kahrediciydi.

Ondan sonra Siyah her ne kadar bazı tercihler göstererek beni yoldan çıkarmak istediyse de ona uymadım.

Bu durumu gören Siyah meyus olup geride kaldı.

Velâyet Şehri

Bir bahçeden geçerken, havuz kenarında oturan ve önlerinde meyve bulunan birkaç kişiyi gördüm. Onlar beni görünce, saygı gösterip meyve yemeye davet etti ve dediler:

— Biz oruçlu iken dünyadan ayrıldığımız için bu meyveleri bize iftarlık olarak vermişler. Oruçlu birine mutlaka iftarlık vermiş olduğundan dolayı, bunlarda senin de hakkın olduğunu düşünüyoruz.[9]

Oturup meyvelerden yedikten sonra, hem susuzluğum geçti, hem de bütün ağrılarım dindi.

Sordular:

— Bu yolda başına neler geldi?

— Şükürler olsun, kötülükler geride kaldı ve sizleri görmekle moral buldum. Fakat kimi yolcuların, Siyahların oyununa gelerek geride kalması ve dereye yuvarlanması beni üzdü. Aslında ben de son anda kurtuldum. Siyahım da, sözlerine kulak asmadığımı görünce geride kaldı. İnşallah bir daha yüzünü görmem.

— Onların bizden vazgeçeceklerini düşünüyorsan, yanılıyorsun. Müsamaha Vadisinde tuzak üstüne tuzak kurup bize eziyet etmeye çalışacak ve nihayet haramiler gibi karşımıza çıkıp bizimle savaşacaklardır belki de.

— Bu durumda onlara karşı ne yaparız? Silâhımız bile yok.

— Dünyada hazırladığımız bir silâh varsa mutlaka bize verilecektir, müsterih ol! Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın; onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı… korkutursunuz.”[10]

— Oysaki ben, bu ayetin sadece dünya hayatı için geçerli olduğunu ve insanları cihada teşvik ettiğini düşünüyordum.

— Kur’ân ayetleri bütün âlemler, menziller ve makamlar için geçerli ve kapsayıcıdır; aksi durumda eksik olurdu. Oysaki Kur’ân-ı Kerim semavî kitapların, onu tebliğle mükellef olan elçi de peygamberlerin sonuncusudur. Hâliyle, herhangi bir yönden eksik olması düşünülemez; perde ardında olan her şey onunla ortaya çıkmıştır.

“Abadan’ın ötesinde başka bir köy yoktur.”[11]

Hep birlikte kalkıp yola devam ettik.

Yolumuz meyve ağaçlarının altından, akan ırmak-ların kenarından geçiyordu.

Hafif bir esinti, en güzel kokuların elçisiydi. Kalpler, neşeyle dolu dolu. Allah’ın cemâli tecelli etmişti âdeta.

Nihayet menzilimize varıp, altın ve gümüş kerpiçlerden yapılmış odalarımıza çekildik.

Odalarımızdaki eşyalar her açıdan mükemmeldi. Eşyaların temizliği, işlemesi ve zarifliği göz dolduruyor ve hayranlık uyandırıyordu.

Güzel yüzlü, fidan boylu ve güzel giyimli nedimler, hizmet için çevremizde dolaşıp durmakta ve her emrimize amadeydiler.

“O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedimler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.”[12]

Kendimi büyük bir aynada görünceye kadar nedimlerden utanıyordum; fakat kendimi daha güzel, daha heybetli bulunca huzur ve güvenle dolup taştı kalbim, üstünlüğüme inandım.

Akşam olunca, ağaçların dallarında binlerce kandil belirdi ve göz kamaştıracak derecede aydınlık oldu her taraf. Köşklerin ve sarayların bahçesi gündüz kadar ışıdı.

Ya Rabbi, dedim kendi kendime, ne büyük bir enerji deposu bu, nasıl üretiliyor bunca ışık?!

Bu sırada şu ayet okundu:

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandil gi-bidir. Lamba bir cam içerisindedir. Cam, sanki inciden bir yıldız. (O lamba) ne doğuya, ne de batıya mensup olmayan mübarek bir zeytin ağacından (çıkan yağdan) yakılır. Onun yağı neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. Nur üstüne bir nurdur!”[13]

Bu ışıkların, Âl-i Muhammed’in nurundan bir nebze olduğunu ve bu menzilde konaklayanların da Ehlibeyt aşıkları olduğunu öğrendim.

Bu menzilin köşklerinde dinlenen güleç ve bahtiyar yolcuların virdi, Allah’a hamdüsena, mutlak veliye de selâm ve övgü idi.

Cezbeli ve gönül okşayıcı sesleri vardı. Biz de bu menzilde sevinçli ve emniyetteydik.

Bu şehrin giriş kapısına güzel bir hatla şunlar yazılıydı:

“Ali’yi sevmek, öylesine  bir hasene, iyilik ve güzelliktir ki, onunla birlikte hiçbir kötülük zarar vermez. ” [14]

İnce ve Taşlı Yol

Sabahın erken saatlerinde tekrar yola koyulduk.

Anayol apaçıktı. Yolun iki tarafından sular akıyor, her taraf yemyeşil çimenlerle örtülü, hoş kokulu güllerle doluydu.

Hava da anlatılamayacak kadar iç açıcıydı. Şehir sınırına kadar durum böyleydi; âdeta şehrin iyilikleri sınıra kadar bizi uğurlamaktaydı.

Sınırı geçtikten sonra ince ve taşlı bir yola düştük. Yol bir dereden geçiyor, sağa ve sola bükülüyordu. Önümüzde hareket eden yolcular olmasaydı, yolu kaybetmemiz kesindi.

Yolun sola büküldüğü bir yerde Siyahlar karşımıza çıktı. Siyah’ı görünce, uğursuzluğundan, ayağım bir taşa değip yaralandı ve yürümekte güçlük çekmeye başladım. Yolcular öne geçti ve uzaklaştılar. Ben geride kalmıştım, Siyah da yolun solundan beni izliyordu.

Bir yol ayırımında, hangi yoldan gitmem gerektiğini bilmeyerek şaşkın şaşkın bakıyordum.

Siyah yetişti ve dedi: “Neden durdun? (Sol tarafı göstererek) Buradan devam etmen gerekir.”

Birkaç adım yürüdü ve; “Haydi, gelsene!” dedi.

Fakat ben; “Kurtuluş bunların aksine hareket ediştedir.” deyip ona uymadım.

Siyah’ın bütün gayret ve ısrarı boşunaydı. Çünkü ona uymanın zararlarını görmüş ve yaşamıştım. Bir daha aynı akıbete uğramak istemiyordum.

Çok geçmeden o taşlı dereyi geride bırakıp, geniş ve yemyeşil bir yola çıktık. Varacağım (üçüncü) menzilin bağ bahçelerini görebiliyordum.

Kararımız üzere, Hâdi bu menzilde beni bekleyecekti.

Kavuşma anı yaklaştıkça şevkim daha bir alevleniyor ve dolayısıyla hızlı adımlarla yoluma devam ediyordum. Siyah ise ümitsizliğe kapılmış ve peşimi bırakmıştı.

Tecdid-i Ziyaret

Şehrin girişinde, öz benliğim olan Hâdi ile görüştüm; selâmlaştık, merhabalaştık…

Yeni bir hayat bulmuş gibiydim.

Benim için hazırlanmış köşke girdik. Rahat etmem için her şey düşünülmüştü.

Bir müddet dinlendikten, yiyecek ve içeceklerden faydalandıktan sonra Hâdi sordu:

— Bu üç menzilde neler geldi başına?

— Her hâlükârda Allah’a şükürler olsun![15] İstenmedik olayların başıma gelmesinin sebebi Siyah idi ve bu da senden uzak oluşumdan kaynaklandı. Yanımda olsaydın, Siyah bunları bana yapamazdı. Şükürler olsun ki seni görmekle bütün olanları unuttum, dertlerime deva oldun.

— Şimdiye kadar ben senin yanında olmadığım için Siyah, her türlü yalan dolana tevessül ederek seni yoldan çıkarmaya çalışıyor. Fakat bundan sonra senin yanında olacağım ve onun yalan dolanlarını sana anlatacağım için daha güçlü vesilelere tevessül ederek seni yoldan çıkarmaya çalışacaktır. Ayrıca bundan böyle yolun dışındaki azaplar daha şiddetli ve genelde helâk edici olacaktır. Çünkü yanında olmamla hüccet sana tamamlanmıştır; artık hiçbir mazeretin olmayacaktır. Bu menzilde, kendini savunman için bir asâ ve bir de kalkana sahip olacaksın, bu ise yeterli olmayacaktır. Bu gece, cuma akşamı. İstersen ailene uğra; bakarsın senin için bu yolculukta güvenliğini artıracak bir hayır iş yaparlar.

— Ben onlardan ümidimi kestim, hiçbir şey beklemiyorum. Onlar sadece kendi kişiliklerini düşünüyorlar. Ayrıca diriler, ölülerini çabuk unutur ve kolay kolay hatırlamazlar. Daha beni unutmadıkları ve adıma bir şeyler yaptıkları ilk haftada dahi gerçekte kendileri için bir şeyler yapıyorlardı. Bu durumda onlardan ne bekleyebilirim ki?!

— Her şeye rağmen onları mülakat etmende fayda var. Çünkü Resulullah (s.a.a) insanlara hitaben; “Ölülerinizi hayırla anın.” [16] buyurmuştur. Aileni ziyarete gitmen, hayırla anılmana vesile olabilir. Onlardan meyus olsan bile Allah’ın rahmetinden meyus olmamalısın.

Direnip sebat gösteren herkes, akıbet muvaffak olur.

“…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin…”[17]

“Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.”[18]

Hâdi’nin ısrarı üzerine aileme uğradım…

Ben hayattayken sahip oldukları izzet yok olmuştu. Geçim sıkıntısı çekiyorlar, çocuklar perişan hâlde idiler ve kimse onları düşünmüyordu.

Hâllerine acıyarak; “Allah’ım, bunlara da, bana da merhamet et!” diye dua ettim.

Eşim de ben hayatta olduğum dönemdeki huzur ve rahatlığını hatırlayarak benim için rahmet ve mağfiret diledi.

Hâdi’ye döndüğümde, eyerli ve altın yularlı bir atın köşk kapısına bağlanmış olduğunu görüp, kime ait olduğunu sordum.

Hâdi gülerek dedi:

“Eşinin sana hediyesidir. Allah’ın rahmeti at şeklinde kendini göstermiştir. Yaya yürümenin zor olduğu bu menzillerde, attan daha iyi bir şey olamaz; özellikle de birinci menzilde.”

“Ailen hakkında etmiş olduğun dua da kabul oldu, bilesin. Bundan böyle refah ve rahatta olacaklardır.”[19]

“Bu ziyaretinle nice hayırlara sebep oldun, görüyor musun?! Nedense dünyadaki insanlar genelde muaşeretin öneminden bihaberler.”

“Oysa Resulullah (s.a.a) konunun önemine vurgu yaparak; ‘Üç gün geçer de birbirinizin durumundan haberdar olmazsanız, aranızdaki iman bağı kopar.’ buyurmuştur.”

Şehvet Vadisi

Hâdi, gitmemiz gerektiğini söyledi.

Kalkıp atıma bindim, asâyı elime aldım ve kalkanı da sırtıma astım. Hâdi de geçiş izni belgesi verdi bana.

Şehrin sınırından çıktıktan sonra bir bataklığa vardık. Yolun her iki tarafı da göz alabildiğince, maymun görünümünde insanlarla doluydu. Bedenleri kılsızdı ve kuyruksuzlardı… Hepsinin avret mahallinden kan ve irin çıkıyordu.

Hâdi’ye sordum:

— Bu vadinin adı nedir ve bu korkunç yaratıklar kimlerdir?! İğrenç görüntü ve pis kokularıyla insanın nefes almasını güçleştiren bu varlıklar neyin nesidir?!

— Burası Şehvet Vadisi, bunlar ise zinakârlardır. Sakın yoldan çıkayım deme, yoksa aynı akıbete sen de uğrarsın.

Beni bir korku kapladı. Doğru yoldan çıkmamak için atımın yularına sıkıca yapıştım.

Her ne kadar yol düz idiyse de çamur doluydu. Atımın dize kadar çamura gömüldüğü zamanlar oluyordu.

Kendi kendime; “Bu at işime çok  yaradı, Allah eşimden razı olsun.” dedim.

Resulullah (s.a.a) boşuna buyurmamış:

“Evlenen kimse dininin yarısını korumuş olur.” [20]

Yüce Allah da bu konuda şu güzel ifadeyi kullanmıştır: “…Onlar sizin elbiseniz, siz de onların elbisesisiniz…”[21]

Bu iğrenç yaratıklar, baş aşağı asılmışlar, avret mahalleri demir çivilerle dar ağacına çakılmıştı. Ayrıca içlerinden bazıları, bakır kırbaçlarla dövülüyor ve köpekler gibi ses çıkarıyorlardı.

Kırbaç vuranlar ise onlara hitaben şöyle diyorlardı: “Köpekler gibi cehenneme girin ve asla konuşmayın!”

“O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, ‘Rabbimiz, gördük, duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık.’ diyecekleri zamanı bir görsen!”[22]

Siyahlar gelip bize çatmıştı. Yolcuları yoldan çıkarmak için saldırıyor, bineklerini ürkütüyor ve yol kenarındaki bataklığı normal zemin gibi göstermeğe çalışıyorlardı.

Yol boyunca hareket eden Siyahların atlarının nal izleri belli olmadığından, insan yol kenarının sert olduğunu sanıyor ve bu yüzden de çamurlu yolu terk etmek istiyordu.

Ancak Hâdi’nin sözlerini hatırlamam buna engel oluyordu ve yoldan çıkmamak için sıkıca atın yularına sarılıyordum.

Siyahların yoldan çıkardığı yolcuların, birkaç adım sonra boğazlarına kadar bataklığa gömüldüklerini görüyordum.

Artık çıkmaları çok zordu. Bin bir zahmete katlanıp çıkabilenlerin ise her yanı simsiyah çamura bulaşmış oluyordu. Kısa bir süre sonra da bu siyah çamurlar sonucu beden su gibi eriyip dökülüyordu. Aslında çamur değil, zift veya katran türü bir şeydi.

Bu korkunç manzarayı görünce, var gücümle atın yularına yapışıyor ve beni sapıklardan kılmadığı için Allah’a şükrediyordum. Yolcular da yüksek bir sesle Allah’a şükrediyorlardı.

Hâdi’ye sordum:

— Resulullah (s.a.a); “Derde düşen birini görürsen, sessiz bir şekilde Allah’a şükret ki adam duyarak esef etmesin.” buyurmamış mı?

— Bu, “Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyen herkesin saygın olduğu dünyanın hükmüdür, burada ise derde duçar olanın daha fazla esef etmesi, üzülmesi ve gizliliklerin açığa çıkması için yüksek sesle Allah’a şükretmek gerekir.

Çünkü karanlıktan aydınlığa, körlükten basirete ve uykudan uyanıklığa doğru gidiyor gibiyiz…

“Dünya karanlıklar ve zulmet yurdudur; asıl hayat ahiret yurdundadır.”[23]

Ve Allah karanlıkları ve aydınlığı var edendir.[24]

Belâ ve bataklığa düşenlerin sayısı arttıkça yer şiddetle sarsılıyordu, gökyüzü kararıyor, fırtına kopuyor ve gökten taş yağıyordu.

Yolun her iki tarafında mahşer olmuş gibiydi. İnsanlar, kaynar çamura batıp kalmış ve korkunç şekillere girmişlerdi.

Bin bir zahmet sonucu bataklıktan çıkmayı başaranlar, yola varmadan başlarına inen bir taşla tekrar bataklığa gömülüyordu.

Bu manzaranın dehşetiyle tüylerim diken diken ol-muş ve tir tir titriyordum.

Taş yağmurunun şiddetlendiği, Hâdi’nin de bu durumdan etkilenip güç kaybına uğramakla birlikte beni korumak için başımın üstünde uçuştuğu sırada Hâdi’-ye sordum:

— Bu vadinin adı ne ve bu elîm azaba tutulanlar kimlerdir?!

— Burası da Şehvet Vadisidir, burada azaba uğrayanlar ise livata yapanlardır. Hemen bunların arasından kurtulmaya bak; çünkü “Bir kavmin yaptıklarına razı olan veya o kavmin arasında olup da onlardan uzaklaşmayan onlardandır.”

— Bu çamur görünümlü şey, insanın şehvetidir demek ki, yapışkanlık özelliğinden dolayı atın süratle ilerlemesine engel olmaktadır.

— Katlanmaktan başka ne gelir elden? Başını taş-lardan korumak için kalkanı kullan ve atını da mahmuzla ki, Allah’ın yardımıyla bu belâdan kurtulalım:

“Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!”[25]

Bu belâ ve musibet dolu vadiden kurtulabilmek için az bir mesafemiz kalmıştı.

Kendimi toparlayıp atımı kırbaçladım, ayaklarımla da karnını topukladım. At kuyruğunu salladı, burun delikleri genişledi ve rüzgar gibi koşmaya başladı.

Ben, “Rabbinden bir mağfirete ve genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşun.”[26] ayetine amel ederken, şahbazlar gibi başımın üstünde uçup duran Hâdi geride kalmıştı.

Ansızın kahrolası Siyah karşıma çıktı…

Onu gören atım ürküp beni yere düşürdü, kırılmamış kemiğim kalmadı.

Atımın ön ayakları da yoldan çıkmış, bataklığa gö-mülmüştü. Zavallı hayvan ne zorlukla kendini kurtarabildi.

Perişan olduğum bu hâlde, Hâdi imdadıma yetişip kırılan başımı, el ve ayaklarımı sardıktan sonra sıkıca atın üzerine bağladı. Atın yularını da kendisi çekti ve bir süre sonra da bu belâ vadisinden kurtulduk.

Dedim ki:

— Hâdi, sen ne zaman benden uzaklaştıysan, bu Siyah’ın belâsına duçar oldum.

— Yanılıyorsun, o ne zaman sana yaklaştıysa, ben o zaman uzaklaştım. Onun sana yaklaşmasının sebebi, yine sensin.


[1]– Abese, 37. bkz. Bihar-ul Envar, c.6, s.314

[2]– Yûnus, 10

[3]– Sâffât, 61

[4]– Ahlâk üstatları nefsin üç merhalesi olduğunu söylemişlerdir; Kur’ân-ı Kerim’de de bunlara değinilmiştir:

Nefs-i Emmare: Günah işlemeyi insana emreden ve istediği her tarafa çeken azgın nefistir; bu nedenle “emmare= emreden” denilmiştir.

Yûsuf suresinin 53. ayetinde buna şöyle işaret edilmiştir: “Doğrusu nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder.

Nefs-i Levvame: İnsan bu merhalede garizelerinin isyan etmesi sonucu, arada bir günah işleyebilir. Fakat hemen tövbe ederek nefsini kınamaya başlar ve günahını telâfi etmeye karar verir.

Kıyamet suresinin başında buna şöyle işaret edilir: “Kıyamet gününe yemin ederim. Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim.”

Nefs-i Mutmainne: Bu merhalede insan nefsini tamamen tasfiye, tezkiye ve terbiye ettikten sonra öyle bir makama ulaşır ki azgın garizeler onun karşısında uysallaşır. İşte bu, huzur merhalesidir.

Fecr suresinin son ayetleri ise buna vurgu yapmıştır:

“Ey mutmain nefis (huzura kavuşmuş insan)! Sen O‘ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Kullarım arasına katıl ve cennetime gir.” (Numune Tefsiri, c.9, s.436)

[5]– Vakıa, 64

[6]– Arapça bir darbımeseldir. Dikkatsizliği yüzünden kadrini bilmediği ve kaybettiği bir şeyi arayan kimse için misaldir. (Mecma-ul Emsal-i Meydanî, c.2, s.83)

[7]– Bihar-ul Envar, c.101, s.109; c.75, s.122, 126; c.77, s.151, c.78, s.313

[8]– Duhân, 49

[9]– Bihar-ul Envar, c.96, s.316, “Ramazan Ayında İftar ve Sadaka Verme” babı.

[10]– Enfâl, 60

[11]– Arapça bir darbımeseldir. Birinin en güzel ve son sözü söylediğini ve onun üstünde bir söz söylenmeyeceğini ifade eder.

[12]– İnsân, 19-20

[13]– Nûr, 35

[14]– Birçok hadiste şöyle geçer: “Ebu Talip oğlu Ali’yi sevmek, öylesine bir hasene, iyilik ve güzelliktir ki, onunla birlikte hiçbir kötülük zarar vermez. Ali’ye düşmanlık etmek de, öylesine bir kötülüktür ki, onunla birlikte hiçbir iyilik faydalı olmaz.” (Bihar-ul Envar, c.39, s.248, 256, 266, 304)

Yine birçok hadiste şöyle geçer: “Ebu Talip oğlu Ali’yi sevmek, ateşin odunu yok etmesi gibi günahları yok eder.” (Bihar-ul Envar, c.39, s.257, 266, 304, 306)

Bu iki hadis, Ehlisünnet kaynaklarında da geçer. Örnek o-larak bkz. Kenz-ul Hakaik, s.53 ve 62; er-Riyaz-un Nezıra, c.2, s. 315; Kenz-ul Ummal, c.11, s.621; Tarih-ul Bağdad, c.4, s.194.

Bunu özetle şöyle açıklayabiliriz: Ali (a.s) insanlık için, Allah’a kulluk için ve ahlâk için eksiksiz bir örnektir. Şu hâlde, Ali sevgisi gerçek olur ve kuru iddiadan ibaret olmazsa, günah işlemeye engel olur. Mikropların aşı yaptıran kimseye zarar vermesinin önlenmesi örneğinde olduğu gibi, Ali sevgisi de bir aşı gibi günahları önler. Ali gibi amel ve takvanın somutlaşmış görünümü demek olan bir önderi sevmek, insanı Ali’nin tutumunu benimseye iletir, günah düşüncesini aklından çıkarır. Elbette sevginin gerçekten olması şartıyla.

Ali’yi tanıyan, onun takvasını ve Allah sevgisini de tanır. Gece yarıları bu sevgi ile nasıl Allah’a yönelip dua ettiğini bilir. Böyle bir kişiye bağlanan ve onu seven, onun tutumuna aykırı işler de yapmaz. Her seven, sevdiğinin dileğini yerine getirir. Sevdiğinin sözüne değer vermek ve onun dilediklerini yapmak, gerçek sevginin gereğidir.

Kısacası günah, gönlünde Ali sevgisi yerleşmiş kişiye yol bulamamaktadır. Hadisin anlamı budur. Anlamı; “Ali sevgisi öyle bir şeydir ki, bu sevgi varsa dilediğin günahı işleyebilirsin, ceza görmezsin ” anlamında değildir.

[15]– Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilir: “Sevindirici bir nimete kavuşturduğunda; ‘Bu nimet için Allah’a şükürler olsun!’ de. Üzücü bir olayla karşılaştığında ise; Her hâlükârda Allah’a şükürler olsun!’ de.” (Bihar-ul Envar, c. 71, s.33 ve 41, c.93, s.211, 214,370)

[16]– Bihar-ul Envar, c.75, s.239

[17]– Zümer, 53

[18]– A’râf, 56

[19]– Hz. Ali’den (a.s) şöyle nakledilir: “Ölülerinizi ziyaret edin; doğrusu onlar sizin ziyaretinizden dolayı sevinirler. Anne ve babanızın mezarının başında yüce Allah’tan hacetlerinizi isteyin.” (Vesail-uş Şia, c.2, s.878)

[20]– İmam Sadık’ın (a.s), Resulullah’tan (s.a.a) rivayet ettiği bir hadiste şöyle geçer:

Evlenen kimse dininin yarısını korumuş olur, diğer yarısı hakkında ise Allah’tan sakınsın.” (el-Kâfi, c.2, s.327; Bihar-ul En-var, c.103, s.219; Vesail-uş Şiâ, c.20, s.17)

[21]– Bakara, 187

[22]– Secde, 12

[23]– Ankebût suresinin 64. ayetine işarettir.

[24]– En’âm suresinin 1. ayetine işarettir.

[25]– Nisâ, 97

[26]– Hadîd, 21

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*