Ölümle Başlayan Yolculuk -5-

Mideperestlik Vadisi

Şehvet Vadisinden çıktıktan sonra midesine kulluk edenlerin vadisine girdik.

Buradaki insanlar ikiye bölünmüştü:

Sağ taraftakiler, kendi helâl mallarında midepe-restlik eden ve bu nedenle de fazlaca azaba uğramayan eşek, inek ve koyun sürüsü şeklindeydi.[1]

Sol taraftakiler ise hiçbir şeyden çekinmeyen, helâl haram demeyen ve bundan dolayı da domuz ve ayı görünümü alan insanlardı.[2]

Karınları çok büyük, diğer azaları ise zayıf, ince ve küçüktü.[3]

Bu kötülüklerinden dolayı hem şekilleri değişmişti, hem de artı bir azap görmekteydiler.

“İşte onlar hayvanlar gibidirler; hatta daha da aşağılıktırlar.”[4]

Susuzluk Vadisi

Mideperestlik Vadisini geride bıraktıktan sonra, kupkuru bir çöle vardık. Bu vadide yolcuların sırt çan-talarında taşıdıkları azıklar dışında hiçbir şey yoktu.

Attan yere düştüğümden ötürü her yerim ağrıyordu. Hâdi’nin, sırtımdaki azık torbasından bir ilâç çıkarıp bedenime sürmesiyle bütün ağrılarım dindi ve tekrar sağlığıma kavuştum.

Bunun nasıl bir ilâç olduğunu sorduğumda, Hâdi şöyle dedi:

— Bu, dünya hayatında Allah’ın bahşettiği nimetlere karşılık ettiğin hamt ve senaların batınıdır. Hamd (Fatiha) suresini okumak, dünyada, ölümden başka bütün dertlerin devası olduğu gibi,[5] ahirette de hamdın batını bütün dertlerin devasıdır. Hamt; nimetleri, gerçek sahibi yüce Allah’a ait bilip O’na minnettar olmaktır.

Bir kutsî hadiste yüce Allah şöyle buyurmakta:

“Kulum bana hamdetti ve sahip olduğu nimetlerin benim katımdan olduğunu ve de kendisinden uzaklaştırılan belâların benim kerem ve lütfümle gerçekleştiğini anladı. Ey melekler! Şahit olun ki, ona verdiğim dünyevî nimetlere uhrevî nimetleri de ekliyorum ve dünyevî belâları ondan uzaklaştırdığım gibi, uhrevî belâları da uzaklaştırıyorum.” [6]

Sabah olunca hareket ettik.

Hâdi şöyle dedi:

— Bugün karşılaşacağımız belâlar, dilden kaynak-lanmış olup, Şehvet Vadisinde karşılaştıklarımızı aratmayacak niteliktedir. Bu vadide su bulmamız olanaksız; dolayısıyla atla su taşımamız gerekecektir ve sen de yaya hareket etmek zorundasın. Bugün bu kalkana çok ihtiyaç duyacaksın, onu yanına almayı sakın unutma.

— Bu da neyin nesi?

— Bu kalkan, oruçluyken çektiğin açlık ve neticesinde cinsel dürtülerini dizginlemenden oluşmuştur. “Kuşkusuz oruç, şehevî dürtüleri yok eder ve ateşe karşı koruyucu bir kalkandır.” [7]

Harekete devam etmek üzereydik ki, Siyah dikiliverdi karşımıza.

“Benden uzak ol ey melun!” dedim.

Onun cevabı daha ilginçti; “Sen uzak ol benden!”

Birkaç adım uzaklaşıp Hâdi ile birlikte yola koyuldum. Siyah da yolun solundan bizi takibe başladı.

Yolun sağ ve solunda korkunç manzaralar vardı. Sarı ve mor renkte köpek, kurt, tilki, maymun, akrep, arı, yılan ve fare görünümlü yaratıklar birbirlerini ısırmakta ve parçalamaktaydı.

Bazılarının ağız ve kulaklarından ateş çıkıyordu. Su birikintisi sanıp bir seraba doğru amansızca koşuyor, meyus ve bitkin bir hâlde geri dönüyorlardı.

Bazıları ölü eti yemekle meşguldü, bazıları ise du-man ve alev yükselen derin kuyulara düşmüşlerdi.

Hâdi’ye, bu kuyularda kimlerin olduğunu sordum.

Hâdi dedi:

“Bu kuyularda müminlerle alay edip, yüz göz ekşitenler ve nispet yapanlar vardır.”

“Arkadan çekiştirmeği, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinenlerin vay hâline!”[8]

“Ölü eti yiyenler, başkalarının gıybetini edenlerdir; kulaklarından ateş çıkanlar, gıybeti dinleyenlerdir; ke-di, köpek ve kurt gibi birbirlerine saldırıp ısıranlar, küfürbazlar ve iftiracılardır; sarı yüzlü ve iki dilli olan-lar ise, söz gezdiren ve yalan konuşanlardır.”

Hareket ettiğimiz vadi oldukça sıcaktı. Susadıkça, Hâdi’den su istiyordum; o da bazen birazcık veriyor, bazen de hiç vermiyor ve diyordu:

— Susuzluk çekeceğin uzun bir yol var önümüzde ve yanımıza aldığımız su da ihtiyacı karşılayacak kadar değil.

— Madem bunu biliyordun niye daha fazla almadın?

— Kapasiten bu kadardı.

— Neden?

— Bu, kendini az koruyuşundan ve takva suyuyla az sulayışından ve dolayısıyla da mutlak kurtuluşa eremeyişinden kaynaklanmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki namaz-larında huşu içindedirler; onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.”[9]

Sen boş şeylerden de pek sakınmaz ve namazda huşu etmezdin.

“Kim bir zerre miktarı hayır yaparsa, onu görür. Kim de zerre miktarı şer (kötülük) işlerse, onu görür.”[10]

Bu âlemde, bir zerre dahi heder olmaz.

Karşıya bak bakalım, ne görüyorsun?

— Alevle karışık siyah duman kütlesinin göğe yükseldiğini ve bağ bahçelerin ateş alıp yandığını görüyorum.

— Bu bağ ve bahçeler, bir müminin zikirlerinden yaratılmıştır. Ancak yalan konuşması, iftirada bulunması ve boş sözler sarf etmesi böyle bir ateşe dönüştü. Şimdi o müminin iyi amellerini, bağ ve bahçelerini yok eden de o ateştir.[11]

Bu bağların sahibi, imanında sebat gösterseydi, bağlarına önem verir ve böyle yakıcı bir ateş göndermezdi.

Bunu, ancak buraya geldiğinde anlayacak, pişmanlık ateşiyle yanıp kavrulacak ve bu pişmanlığın hiçbir faydası olmayacaktır.

İşte bu nedenle yüce Allah, peygamberlerin bize bildirdikleri ve madde âleminde gözlerden gizli olan amellerin sonuçlarına iman etmeye önem vermiş ve Kur’ân-ı Kerim’in ilk ayetlerinde “takva”yı “gayba iman” olarak yorumlamıştır:

“…O (Kur’ân), muttakiler (sakınanlar) için bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar…”[12]

Yanıp küle dönmüş bağlara yaklaştığımızda, şiddetli bir rüzgarın estiğini ve külleri sağa sola savurduğunu gördük.

Bu sırada Hâdi şu ayeti okudu:

“Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıkları hiç-bir şeyi elde edemezler.”[13]

Selâm Vadisi

Yanıp küle dönmüş bağları geride bıraktıktan bir süre sonra yemyeşil bahçelere girdik; meyve dolu, gül çiçek serili, baş döndürücü güzellikte rayiha saçan bit-kilerle donatılı, şarıl şarıl akan ırmaklar işlemeli, cıvıl cıvıl öten kuşlar bezeli.

Kendi kendime; “O yanan bağlar da en az bunlar kadar güzelmiş herhâlde; eğer sahibinin bundan haberi olsaydı, üzüntüden ölürdü.” diye düşündüm.

Hâdi konuşarak beni düşüncelerimden ayırdı ve dedi:

— Burası emniyet ve esenlik yurdu olan “Selâm Vadisi”nin girişidir. Asâ ve kalkanını atına as ve hareket edinceye kadar da bu yeşilliklerde otlaması için salıver.

Biraz dinlendikten sonra yola koyulduk ve yol üstünde bir köşkle karşılaştık.

Köşkün bahçesinde su dolu bir havuz vardı. Su o kadar berrak ve havuz da o kadar zarifti ki, ne suyun havuzu, ne de havuzun suyu vardı sanki.

Havuzun yanında harika bir masa, sandalye, ipek peçete ve bir de havlu vardı.

Üstümüzü çıkarıp havuza daldık; kırgınlık, düşmanlık ve pisliklerden arınmış olduk.

Saç, kirpik ve kaşlarımız hariç, sakal ve bıyığımız da dahil olmak üzere bütün fazla tüylerimizin dökülmesi ve kusurlarımızın giderilmesiyle güzelliğimiz bir kat daha artmış oldu.

“Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık. Altlarından ırmaklar akar.”[14]

Hâdi’ye, bu havuzun adını sordum.

“Sâd ve’l Kur’ân-ıl Hekîm.”[15] olduğunu söyledi.

Bedenimizi de pisliklerden arındırdıktan sonra havuzun yanına bırakılmış olan onur giysilerini giydik. Benim elbisem yeşil, Hâdi’ninki ise beyaz ipektendi.

Aynaya baktığımda kendimi o kadar yüce ve vakarlı gördüm ki, kendime aşık oldum.

Bununla birlikte Hâdi’nin vakarı karşısında kendimi küçük görüp gıpta ettim.

Köşkün kapısına doğru yöneldik. Hâdi, halkasından tutarak kapıyı çaldı.

Güzel yüzlü bir genç kapıyı açıp “Geçiş belgenizi verin!” dedi.

Belgeyi gösterdiğimizde altındaki imzayı öperek şöyle dedi:

“Emniyet ve selâmetle girin.”[16]

“İşte size cennet! Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız.”[17]

İçeri girerken dilimizden akan şuydu:

“Hidayetiyle bizi (bu nimetlere) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi, kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri (şimdi gözümüzle gördüğümüz) gerçeği getirmiştir.”[18]

Hâdi önden ve ben de peşinden, tümüyle billurdan olan bir odaya girdik.

Kırmızı kadifeyle kaplı döşekler altın tahtlar üzerine serilmiş, tertemiz ve zarif yastıklar dizilmişti.

Odanın duvar ve tavanına yansıyan resmimizi seyretmekten zevk alıyorduk.

Odanın ortasında, yiyecek ve içeceklerin dizildiği bir yemek masası vardı…

Güzel kızlar ve genç erkekler hizmet için sıraya geçmişlerdi…

Geçip tahtların üzerine oturduk.

“Özenle işlenmiş mücevher tahtlar üzerindedirler, karşılıklı yaslanmışlardır. Çevrelerinde (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır; Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle. Bu şaraptan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir. (Onlara) beğendikleri meyveler, canlarının çektiği kuş etleri, saklı inciler gibi iri gözlü huriler, yaptıklarına karşılık olarak (verilir). Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler. Söylenen, yalnızca ‘selâm, selâm’dır.”[19]

Geçiş Belgesi

Tertemiz yiyecek, içecek ve meyvelerden yedikten sonra dinlenmek üzere tahtlara uzandık.

Kısa bir süre geçmişti ki, musikî sesleri yükseldi. Sarhoş edici çekicilikleri, baş döndürücü güzellikleri ve ruhnevaz sesleriyle huriler belirdi ve bazı parçalar okumaya başladılar.

O sırada, Hicaz lehçesiyle “İnsân Suresi”ni tilâvet eden Davudî bir ses yükseldi. Herkes susup onu dinlemeye başladı.

Ben de, uyanık olduğumu Hâdi’ye hissettirmemek için gözlerimi açmadan bu ruhnevaz sese kulak kesildim.

Sure okundu bitti ve o ses de kesildi. Kalkıp oturdum, Hâdi de kalktı ve oturdu.

Hâdi’ye sordum:

— Buranın adı nedir?

— Burası, Dar-us Surûr’un köylerindendir.

— Köyü böyle olan yurda kurban olayım, kim bilir şehri nicedir?! Bilir misin, ben dünyada bu sureyi çok severdim. Burada da okununca, neredeyse heyecan ve sevinçten kalbim duracaktı. Sahi okuyan kimdi?

— Bilmiyorum. Bu diyarın büyüğü, zaman zaman yolcularla ilgilenmek için buraya gelir, o da onunla gelmiş olabilir. Eğer söylediğim gibiyse, geçiş belgeni imzalatmak için onun huzuruna çıktığımızda onu da görebiliriz.

— Geçiş belgemi imzalamama durumu var mı? Eğer imzalamazsa başımıza neler gelir?

— İmzalamama ihtimali vardır ve bu durumda ye-niden bir savaşın içinde olacağız. Ancak bunu kendin daha iyi tahmin edebilirsin. “Artık insan, kendi ken-dini çok iyi tanır.”[20]

Hâdi’nin bu cevabı karşısında korkudan titremeye başladım. Korkuyla ümit arasında kendimi toparlamaya çalıştım ve dedim:

— Ey Hâdi, burası “Dar-us Surûr” (Neşe Yurdu) değil mi? Niye “Beyt-ul Aahzan”a (Hüzünler Ocağı’na) çevirdin? Kalk da gidelim. Burada kaldıkça tedirginliğim bir kat daha artıyor. Akıllı insan, er geç karşılaşacağı durumla bir an önce karşılaşmayı ister.

Hüküm sarayına yaklaştığımızda, aynı yaşta güzel simalı gençler gördük.

Yolun iki tarafında sıraya dizilmiş ve yalın kılıçlarını omuzlarına koymuş bekliyorlardı.

Hâdi, bu gençlerin ileri gelenlerinden izin alarak geçmemizi sağladı.

Bu arada, geçiş belgemizin imzalanmama ihtimalinden de çok korkuyorduk.

Köşkün kapısına vardığımızda, asık suratlı birkaç silâhlının çıktığını gördüm.

Köşkün içinden; “Acele edin, durmayın!” sesleri duyuluyordu.

Köşkten çıkan silâhlılar, atlarını mahmuzlayıp hız-la uzaklaştılar.

Köşkün içinden gelen sesi duyan herkes tir tir titriyordu…

Köşkten çıkan birine durumu sordum.

“Hz. Ebulfazl (a.s), Şehvet Vadisinde kalması gerekirken Selâm Vadisine giren kötü âlimlerden birine gazaplandı ve dolayısıyla da onu geri çevirmeleri için atlılar gönderdi.

Bir kat daha artan korku ve endişeyle köşke girdik. Öfkeden yüzü gerginleşen Hz. Ebulfazl (a.s) şöyle diyordu:

“İki kat azap görmesi gerekirken elini kolunu sallayarak bu tertemiz vadiye gelip girmiş ve kimse de engel olmamış. Kardeşim Hüseyin’in (a.s) ölüm fermanını veren Kûfe’nin satılmış âlimiyle bunun arasında ne fark var?!”

O yüce zatın heybeti karşısında nefesler göğüslerde tutulmuştu, kimsede en ufak bir hareket yoktu.

Biz de bir köşeye çekilmiş, söğüt ağacı gibi titriyorduk.

Nihayet atlılar geri dönerek, o âlimi “Veyl Kuyusu”na hapsettiklerini ve başındaki nöbetçileri de tembihlediklerini söylediler.

Hz. Ebulfazl’ın öfkesi dinince, Hâdi’yle birlikte ileri çıkarak karşısında eğilip selâm verdik.

Hâdi, elinde tuttuğu geçiş belgesini uzattı.

Belgeyi alıp Hz. Ali’nin (a.s) imzasını öptü ve geri verdi.

Sevincimden ne yapacağımı bilemiyordum. Elimde olmadan hazretin mübarek ayaklarına kapanıp yeri öptüm. Sevinçten kendimi tutamayıp ağladım.

Hz. Ebulfazl (a.s) bana sordu:

— Yolculuk nasıl geçti?

— Her durumda hâlimizden ötürü Allah’a şükürler olsun. Bütün âlemlerde ümidimiz sizedir.

“En yüce yol, en sağlam köprü ve en büyük vesile sizlersiniz.” [21] dedikten sonra tekrar ayaklarına kapanarak öptüm ve kalktım.

Hz. Ebulfazl buyurdu:

“Berzah âleminin her menzilinde size şefaat etme hususunda bize herhangi bir emir verilmiş değil ve bu âlemin yolculuğunu kendi azığınızla katetmeniz gerekmektedir. Ancak bizim batınî yardımlarımız sürekli sizinle birliktedir. Müteaddit defalar kardeşim Hüseyin’in (a.s) ziyaretine giden, açlık ve susuzluk çekerek yol alan, kardeşim için ağıtlar yakan ve matem merasimleri düzenleyen sizin gibi miskinlerin elinden tutup yardımcı olmak vazifemizdir.”[22]

Hz. Ebulfazl’ın (a.s) yanında, güneş gibi parlayan küçük bir çocuk oturmuştu. Onun nurlu yüzünü seyretmeye güç yetiremedik.

Hz. Ebulfazl (a.s) ona karşı gayet mütevazı ve saygılıydı. Bu da, Hz. Ebulfazl’ın (a.s) yanındaki değer ve önemini göstermekteydi.

Hâdi’ye, onun kim olduğunu sordum. Bilmediğini, ancak “İnsân Suresi”ni okuyanın bu zat olabileceğini söyledi.

Aynı soruyu, bizden önde duran bir başkasına sordum. O da; “Mübarek boğazındaki kızıl çizgiye bakılacak olursa, İmam Hüseyin’in (a.s) büyük hücceti Ali Asgar’dır.” dedi.

Ben de dedim:

“Bunun intikamını almak için dünyaya dönmemiz (ricat) kaçınılmazdır; keşke bizi döndürseler.”

Hz. Ebulfazl (a.s) bizim gizli konuşmamızı fark ederek; “İnşallah ricatımız yakındır.” buyurdu.

“Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih…”[23]

O gencin Hüseyin oğlu Ali olduğuna yakin edip azamet ve güzelliğine de vuruldum; öylesine ki, bir an olsun gözümü ondan ayıramadım.

Yüce insanlara sürekli bakmanın edebe aykırı olabileceğini biliyordum. Bir yandan azamet ve yüceliği “Uzaklaş, yum gözlerini!” diyerek kovarken, cemali “Gel!” diye çağırıyordu.

Bir çelişkiydi yaşadığım, ne yapacağımı bilmiyordum… Zangır zangır titriyor ve buna da engel olamıyordum…

Durumumu fark etmiş olmalı ki, bana teveccüh buyurarak bir hediye gönderdi ve bu hediye omzuma bırakıldı.

Bu şefkat karşısında, ona duyduğum sevgi ve aşk ile eğilip yeri öptüm.

Sevgimin tek taraflı olmadığını hissettim ve kalbimdeki ıstırabım dindi.

Hâdi dedi:

— İstersen köşke çekilip dinlenelim, ya da bu ağaçlar arasında gezinelim; ne de olsa geçiş belgen imzalandı, üstüne üstlük bir de hediye aldın.

Kendi kendime; “Bu zavallı, akıl ötesi sebepten haberdar değil; bu meclisi ve ehlini, kendilerinden ayrılamayacak kadar sevdiğimi bilmiyor.” dedikten sonra Hâdi’ye yönelerek dedim:

— Ey Hâdi! Bu mecliste konuşmaya dilim varmıyor, bu hediyeyi bana niçin verdiklerini sen sorar mısın? Çünkü ben kendimi ne ilgi duyulmaya, ne de bu büyük hediyeye lâyık görmüyorum!

Hâdi isteğimi olumlu karşılayıp durumu bildirdi.

Cevaben şöyle denildi:

“O, minberde ‘Ey bürünüp sarınan (Resulüm)! kalk ve (insanları) uyar.’[24] ayetlerini okuyup nüzul sebebini beyan ettikten sonra, bunu babamın Kerbe-lâ’da; “Allah için Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’ne yardım edecek kimse yok mu?” diye feryat ettiği sırada benim çadırda ağlamam tatbik etmesi beni de, Resu-lullah’ı (s.a.a) da hoşnut etmişti. İşte bundan ötürü onu ödüllendirdim. Bu ödülün ona lâyık olmadığını biliyorum; ancak bu âlemde çok işine yarayacaktır.”

“Bu âlemdeki her iyilik ve güzellik, o salt hakikatin hafif bir yansıması ve o gül dalının gölgesidir. İşte bu zaviyeden bakılarak buraya berzah denmiştir. Aslî ikâmetgâha ve salt hakikatlere ulaştığında ise, kendisine öyle nimetler verilecek ki, hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak duymamış ve hiçbir insanın kalbinden geçmemiştir.”

Bu sözleri dedikten sonra oturdukları yerden kalkıp atlarına bindiler ve uçarak yüce makamlarına doğru hareket ettiler.

Hâdi ile el ele verip gönül dolusu hasretle ikâmetgâhımıza geldik.

Her nereye baktıysam, ilk günkü güzelliklerini bu-lamadım, artık onları seyretmekten ve orada bulunmaktan hiç zevk almıyordum.

Hâdi’ye dedim:

— Yarın hareket etsek iyi olur.

— Burada on gün dinlenebiliriz

— On dakika bile beklememiz çok zor! Ben onlara ulaşmadıkça veya yakınlarında olmadıkça rahat edemem.

— Ne kadar da hırslısın! Bu âlemde sınırları aşmak mümkün müdür?! Burası cehalet yurdu dünya değildir, burada başı boşluk olmaz ve adalet terazisi bir kıl payı kadar bile şaşmaz. Bazen dostlarına inayet eder ve teveccüh gösterirler, ama asla ölçünün dışına taşmazlar. Onlar izzetin doruğunda, sen ise zilletin en alt mertebesindesin.

Kalbimin çırpınışı dinmedi, ama susmaktan başka çare de bulamadım. Çünkü, ne benim hâlim mantık kıyaslarıyla bağdaşıyordu, ne de Hâdi mantık kıyaslarından başka bir şey biliyordu.

İşleri Allah’a bırakıp susmak zorunda kaldım.

Hâdi; “Gel de şu ağaçların altında biraz gezinelim.” dedi.

Gezinmeye başladık; ama beni sarmadı, zevk alamadım. Dostun sözü her şeyden daha hoş, daha tatlıydı bence.

Dedim:

— O gencin, okumak için “İnsân suresi”ni seçmesinin sebebi neydi?

— Bunu bilemem, zaten bilmem de gerekmiyor. Bilmem gereken, onların yaptığı ve söylediği her şeyin bir hikmet ve maslahata dayalı olduğudur…

Bu surenin Hz. Ali (a.s) ve Ehlibeyt’in faziletleriyle ilgili olduğunu,[25] onların da Hz. Ali’yi (a.s) sevdiklerini ve dolayısıyla bu sureyi sevdiklerini söyleyebiliriz. Ayrıca, sen de bu sureyi sevdiğini söylemiştin.

Bu surede geçen “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”[26] ayeti, bunların Kerbelâ’da gördükleri musibete uyarlanabileceğinden dolayı bu sureyi okuduğu da söylenebilir. Hani babası onun için su istemişti de vermemişlerdi; oysa ki su, yemekten daha değersizdi.

Bütün bunlar muhtemel olmakla beraber yine de onların işinin hikmetinden bahsetmemek daha doğru olur.

— Şayet söylediğin bu son sebep, bu sureyi seçmesinde etkili olmuşsa, bu, onların kanının hâlâ kaynadığını gösterir.

— Elbette ki kanları hâlâ kaynamakta; boğazının altındaki o kızıl çizginin varlığı da bunu gösterir zaten. Hatta bunun çok güçlü bir delil olduğunu bile söyleyebiliriz.

Bunlar, İmam Mehdi’nin zuhurunu, müminlerden daha çok beklemekteler ve intikam almadıkça da kanları dinmez. Nitekim İsrailoğullarından yetmiş bin veya yedi yüz bin kişi öldürülmedikçe, Hz. Yahya’nın da kanı dinmemişti.[27]

— Ey Hâdi! O, verdiği hediyenin bu âleme ait olduğunu söyledi. Bu âlemdeki bütün iyilikler ahiret âleminin gölgesi değil midir?

— Evet öyledir! Nitekim dünya da bu âlemin gölgesidir. Yukarıda olanın aşağıda bir gölgesi var.

Bütün kemaller ve iyilikler varlığa aittir; varlık her bir aşağı mertebeye indikçe, kemal ve eserlerinin zayıfladığı gibi kendi de zayıflar.

Hâdi, onlardan başka hiçbir şeyi düşünmediğimin ve bahçelerde gezinmenin de bir faydası olmadığının farkına vardı ve menzilimize döndük.

Hâdi söze başladı:

— Daha bir hazırlıklı ve güçlü olmamız için burada on gün kalma imkânımız var. Yolda karşılaşacağımız haramiler çok güçlüdür; bundan sonra karşılaşacağımız tehlikeler daha ürkütücüdür ve senin gücün ise azdır.

Bu cuma akşamı da dünyadaki evine gitmeli ve şayet; “Ölülerinizi hayırla anın.”[28] sözünün gereği iyilikle anılmış isen, oradan bir şeyler getirmelisin.

— Selâm Vadisinde ve her şeyden güvencede olduğumuzu söylemedin mi sen? Bu vadide de haramilerin olduğunu söylemek söylenecek söz müdür?! Senin tek amacın beni burada bekletmektir.

Vefalı dostum benim, vefana ne oldu?! (Ağlamama engel olamayarak:) Selâm Vadisi benim bedbahtlığımın başlangıcı mı olacaktı?!

— Azizim, benim vefam senin ileriyi görmeni gerektirir. İleride nelerle karşılaşacağını bilemiyorsun. Yolun oldukça incedir. Selâm Vadisinin hemen yanı başındaki Berehût Vadisi[29] azap ve ateş doludur. Siyah tekrar gelip seni bulacak ve önümüzdeki menzilde seni saptırmaya, yoldan çıkarmaya çalışacaktır. Bir çelmesiyle Berehût Vadisine düşersin. Ben de o vadiye giremem. Burada on gün kalmak istemiyorsun, ama o vadide on ay azaba tutulmandan korkarım.

— Yakında kıyametteki Sırat Köprüsünden geçeceğimizi mi söylemek istiyorsun? Böyle bir şeyin olması mümkün değil!

— Evet; daha önce de dedim, fakat galiba siz dikkat etmediniz. Yukarıda olanın aşağıda da bir gölgesi olduğunu söylemedim mi? Evet, bu birkaç menzilin yolu hem ince, hem de Sırat Köprüsünün gölgesidir. Bu söylediğimi yapmak zorundasın. Derde düşmeden çaresini bulmak gerek.

Cuma akşamı olunca, aileme uğradım; eşim evlenmiş, kocasının işleriyle meşguldü, çocuklarım da dağılıp gitmişlerdi.

Bir süre, konduğum ağacın dalında kaldım…

Ümidimi yitirip kalktım ve sokak duvarının üzerine kondum.

Yoldan gelip geçenlerin hâlini seyre durdum. Herkes kendi alış verişinden bahsediyordu.

Kalbime bir sancı girdi, içimden dedim ki:

İnsan yaşarken akıbetini düşünmeli ve böyle bir durumla karşılaşacağını bilmeli; ömrünü, eşi ve çocuklarının istekleriyle tüketmemeli. Hayret! Dünya ne kadar da gaflet ve cehalet yurdudur!

İnsanın, hayatı boyunca kendisine göz diken, eline bakan eş ve çocuklarına böyle muhtaç olması ne kadar da utanç vericidir! Elimin yerden ve gökten kesildiği bu en muhtaç anımda, böylesi bir vefasızlık olacak iş mi?!

Bu hususta Resulullah (s.a.a) insanları şöyle uyar-mıştır: “Ahir zaman insanı, eşi vasıtasıyla, eşi yoksa da akrabaları ve çocukları vasıtasıyla helâk olur.”

Bu uyarıya kulak verip de uyanmadığımız gibi akıbetimizi de düşünmedik.

Karşı evin üst katında oturan yeni evli torunlarıma gözüm ilişti. Meyve yiyor ve sohbet ediyorlardı. Onlardan biri şöyle dedi:

— Bu meyve ağacını dedemiz dikmişti. Şimdi onun bedeni toprağın altında çürümüş iken, biz onun dikmiş olduğu ağacın meyvesini yemekteyiz.

— O şimdi cennette, bu üzümlerden çok daha güzelini yiyordur. Allah kendisine rahmet etsin, çocukluğumuzda bizimle nasıl da oynar, şakalaşırdı.

— Bizi çok sever ve bazen de harçlık vererek bizi sevindirirdi; Allah da onu sevindirsin.

— Kitap, defter-kalem istediğimizde o gider alırdı, anne ve babamız pek ilgilenmezdi.

— Bizi okutup âlim eden de odur. Kendisi de âlim olduğu için âlimi severdi. Bugün cuma akşamıdır. Onun için biraz Kur’ân okuyup ruhuna hediye etmemiz iyi olur. Ben İnsân suresini okuyacağım, sen de Duhân suresini oku.

Sureleri okuyup bitirinceye kadar ben oracıkta oturup bekledim. Onların bu hâli beni çok sevindirmişti.

Haklarında bereket duası edip geri döndüğümde, Hâdi’yi gördüm; bir at hazırlamış ve atın üzerine de bir heybe atmış beni bekliyordu.

Hâdi’ye sordum:

— Bu heybe nereden geldi?

— Bir melek getirdi. Heybenin bir tarafında, Hz. Zehra’ya (s.a) mensup olan[30] Duhan suresinin okunmasına karşılık Hz. Zehra’nın, diğer tarafında ise Hz. Ali’ye (a.s) mensup olan[31] İnsan suresinin okunmasına karşılık Hz. Ali’nin (a.s) gönderdiği hediyeler olduğunu, ayrıca Berehût’un zehirli rüzgarına yakalanmamak için uzak bir yoldan gitmemizi tavsiye buyurduk-larını söyledi.

— Ey Hâdi, heybeyi açıp da gönderdikleri hediyelerin neler olduğunu bilmemiz gerekmiyor mu?

— Bu yolda ihtiyaç duyacağın şeyler olduğunu bil-men yeterli değil mi? İhtiyaç duyduğun an zaten kendiliğinden açılacaktır. Şimdi istersen hareket edelim.

— Saadete doğru gidelim…!


[1]– İmam Bâkır (a.s) buyuruyor ki: “Allah katında en kötü şey mideperestliktir.” (Müstedrek-ul Vesail, c.16, s.209)

[2]– Resulullah (s.a.a.) buyuruyor ki: “Haram lokma insanın midesinde yer aldığı andan itibaren yer ve gökteki melekler ona lânet ederler.” (Bihar-ul Envar, c.103, s.16)

[3]– Bazı hadislerde yer aldığına göre, kıyamet günü ribâ yiyenlerin karnı büyük ve ateşle dolu olacaktır.

[4]– A’râf, 179

[5]– el-Burhan Tefsiri, c.1, s.41,42

[6]– Bihar-ul Envar, c.92, s.226

[7]– Resulullah’tan (s.a.a) şöyle rivayet edilmiştir: “Oruç cehennem karşısında bir kalkandır.” (Bihar-ul Envar, c.68, s.333 ve 330; c.69, s.252, c.74, s.12)

Başka bir rivayette ise şöyle geçer: “Ümmetim oruç tutarak şehvetlerini dizginlesin!” (Müstedrek-ul Vesail, c.7, s.507, c.14, s.214, s.293)

[8]– Hümeze, 1

[9]– Mü’minûn, 1-3

[10]– Zelzele, 7-8

[11]– Hadislerde, bazı günahların, iyi amelleri ateş gibi yaktığına vurgu yapılmıştır. Sözgelimi Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Hasetten sakının; doğrusu haset, ateşin odunu yaktığı gibi iyi amellerinizi yakar, yok eder.” (Bihar-ul Envar, c.73, s.255, c.77, s.35)

Başka bir rivayette Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilir: Camide günah söz söylemek, hayvanın yeşillikleri yediği gibi iyi amelleri yer.” (Bihar-ul Envar, c.73, s.377)

İmam Sadık’tan (a.s) da şöyle rivayet edilir: “Ateşin odunu yaktığı gibi başkalarını çekiştirmek de iyi amelleri yakar.” (Bihar-ul Envar, c.75, s.257)

[12]– Bakara, 2,3

[13]– İbrâhim, 18

[14]– A’râf, 43

[15]– Sâd suresinin ilk ayeti şöyledir: “Sâd. Öğüt dolu Kur’ân’a andolsun.”

Çeşitli hadislerde “Sâd”ın, arşın sağ tarafında bulunan bir çeşmenin ismi olduğu belirtilmiştir. Resulullah (s.a.a) miraçta, Allah’ın emriyle o çeşmeden abdest almıştır.

[16]– Hicr, 46

[17]– A’râf, 43

[18]– A’râf, 43

[19]– Vakıa, 15,26

[20]– Kıyâmet, 14

[21]– Camiat-ul Kebire Ziyaretnamesi. (Bihar-ul Envar, c.102, s.129 ve 151)

[22]– İmam Sadık (a.s) Fuzeyl’e; “Toplantılarınızda bizi anıyor musunuz?” buyurdu. Fuzeyl; “Evet, fedanız olayım!” dedi. İmam buyurdu: “Ben böyle toplantıları seviyorum. Bu toplantılarda bizi anın! Ey Fuzeyl! Kim bizi anarsa veya yanında anıldığımızda bir sinek kanadı kadar dahi gözlerinden yaş dökerse, yüce Allah denizlerin köpüğünden çok olsa bile onun bütün günahlarını affeder.” (Kurb-ul Esnad, s.18; Bihar-ul Envar, c.44, s.282; Sevab-ul A’mal, s.223)

İmam Rıza (a.s) Şubeyp oğlu Reyyan’a şöyle buyurmuştur: “Ey Şubeyoğlu! Eğer Hüseyin’in mateminde ağlar da gözlerinden yaş dökersen, yüce Allah, küçük ya da büyük, az ya da çok bütün günahlarını affeder”

Ey Şubeyp oğlu! Kıyamet günü amel defterinde hiç günahın olmadığı hâlde yüce Allah’ın huzuruna çıkmak istiyorsan, Hüseyin’in (a.s) ziyaretine git!

Ey Şubeyp oğlu! Cennet köşklerinde Resulullah’ın yanında yer almak istiyorsan, Hüseyin’in (a.s) katillerine lânet et! (Emaliy-i Şeyh Saduk, s.79; 27. meclis; Bihar-ul Envar c.44, s.286, c.101, s.102; Vesail-uş. Şia, c.14, s.502)

[23]– Saff, 13

[24]– Müddessir, 1-2

[25]– Çeşitli Ehlisünnet ve Şia kaynaklarında şöyle geçer: “İnsân suresi Hz. Ali, Hz. Zehra, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında nazil olmuştur.” (El-Gadîr, c.3, s.107; el-Burhan Tefsiri, c.4, s.411; Nur-us Sakaleyn Tefsiri, c.5, s.471; Bihar-ul Envar, c.35, s.237, “İnsân suresi”nin inişi babı.)

[26]– İnsân (Dehr), 8

[27]– Bihar-ul Envar, c.14, s.354, 372, 517

[28]– Bihar-ul Envar, c.75, s.239

[29]– Selâm Vadisi, Kûfe yakınlarında bir bölgedir. Yüce Allah, dünyadaki bütün müminlerin ruhlarını orada toplayıp cennet nimetlerinden faydalandırır. (Bu hususta bkz. Bihar-ul En-var, c.6, s.268)

Berehût Çölü ise, Yemen’de bir bölgenin ismidir. Kâfirlerle müşriklerin ruhları oraya götürülerek Allah’ın azabına çarptırılır. (bkz. Bihar-ul Envar, c.6, s.291)

[30]– Bihar-ul Envar, c. 29, s.99

[31]– Bihar-ul Envar, c.35, s.237, İnsân suresinin inişi babı.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*