Ölümle Başlayan Yolculuk -6-

Hırs Vadisi

Ata biner binmez hareket edip Hırs Vadisine ulaştık. Köpek şekline girmiş yaratıklar gördük. Kimi çok şişman, kimi de çok cılızdı; çok da pis kokuyorlardı.

Kocaman sahra leş doluydu. Her yana yaydıkları pis kokudan geçilmiyordu.

Her leşin başına birkaç köpek toplanmış, birbirleriyle boğuşuyorlardı. Sonunda da yorgun ve bitkin bir hâlde oldukları yerde düşüp kalıyorlar ve hiçbiri leşten yiyemiyordu.

Çok güçlü olan köpekler, zayıfları leşin başından uzaklaştırıyor ve tam yemek isterken başkalarının saldırısına maruz kalıyordu. Çölü dolduran köpekler arasında amansız bir kavga vardı.

“Dünya bir leş, onu isteyenler ise köpekler gibidirler.”[1]

Leşten yiyebilenlerin durumu daha kötüydü; burunlarından duman, makatlarından ise ateş çıkıyordu. Öyle kötü bir durumda idiler ki, diğer köpekler onların yanına yaklaşmıyorlardı.

Hâdi:

— Bunlar, rüşvet ve yetim malı yiyenlerdir.

“Zulüm ile öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak ateş koymaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir.”[2]

— Berehût Çölünün uzağından hareket etmemiz tavsiye edilmişti bize. Yanlış yoldayız galiba!

— Hayır, yanlış gelmedik! Bu gördüğün, Berehût Çölünün altından akan sudur ve onun öldürücü zehri bize ulaşmaz. Hırs Vadisinin yanından geçip Haset Vadisine ulaşmış bulunuyoruz.

Haset Vadisi

Haset Vadisi, yoldan uzak yerlere kurulmuş kocaman makinelerle doluydu.

Makinelerin bacasından yükselen siyah dumanlar her yeri sarmıştı.

Makineler öyle hız ve gürültüyle çalışıyordu ki, vadi titriyordu ve neredeyse kulaklarımız sağır olacaktı. Büyük bir deprem yaşanıyor gibiydi. Makinelerde çalışan işçilerin hepsi de siyahtı.

Bu makinelerden biri gelip yolun yakınına dayandı. Siyah da ansızın bir duman kütlesi gibi karşımda belirdi.

Arkama baktığımda Hâdi’nin çok geride kaldığını gördüm.

Siyah’ın bu denli yaklaşması ve Hâdi’nin de yanımda olmayışı beni dehşete düşürdü.

Siyah; “Şu yaklaşan makinelere baksana! Bunların benzeri dünyada görülmemiştir.” dedi.

Durup o makineleri seyretmeyi çok istiyordum; fa-kat Siyah’ın bana yapmış olduğu kötülükleri hatırlayınca bundan vazgeçtim.

“De ki: Sabahın Rabbine sığınırım, yarattığı şeylerin şerrinden…”[3] diye başlayan Felak suresini okuyup atımı mahmuzladım.

Siyah şöyle dedi: “Zavallı, bu sureyi burada okuyacağına dünyada okuyup amel etseydin ya!”

“Ömrün vahşi bir dev şayet olursa

Felak ve Fatiha eder mi fayda.”

Siyah önden giderek tepelerin arkasına saklandı; ama sözleri fazlasıyla beni korkuttu.

Ben de ondan kurtulduğumu sandım ve bu arada, Hâdi’nin yanıma gelmeme sebebini düşündüm.

Siyah aniden saklanmış olduğu tepelerin arkasından korkunç bir canavar gibi karşıma çıktı.

Atım ürkerek yoldan çıktı ve o makinelerin birinin yakınında beni yere attı. Her yerim uyuşmuştu, düştüğüm yerden kalkamıyordum.

Makineler bir ejderha gibi ateş kusarak bana yaklaşıyor ve yutmak istiyordu…

O uğursuz Siyah ise gülüyor, benimle alay ediyor ve raks ederek; “Ve haset ettiği vakit hasetçinin şerrinden.”[4] ayetini okuyup şöyle diyordu:

“Zavallı kıskanç! Hangi âlim kıskançlıktan kurtulabilmiştir? Bu birkaç menzilde elimden kurtuldun diye sadağımda ok kalmadığını mı sandın yoksa?! Şimdi tat bakalım! İnşallah elimden kurtulmazsın.”

Bu çaresiz hâlimle alay edişi, damarlarımda kanımın kaynamasına neden oldu ve yüksek bir sesle; “Ya Ali!” diye seslendim.

İşimi bitirmek üzere olan makineler, bu haykırışımdan sonra birbirleriyle yarışırcasına kaçışmaya başladı. Bu arada birkaçı da birbiriyle çarpışarak hurdaya döndü.

Siyah, her ne kadar kaçmak istediyse de bunu beceremedi ve makinelerden birinin altında kalarak paramparça oldu.

“Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır.”[5]

“İyi oldu! Benimle mi alay ediyordun?! İyi bilin ki, siz nasıl alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz.”[6] dedim, kendi kendime.

Havanın sıcaklığı ve bunaltıcı duman kokusu susuzluğumu artırmıştı.

Tam bu sırada Hâdi’nin bana doğru koştuğunu gördüm. Bir nefeste yanıma gelip, İmam Ali’nin (a.s) bana hediye ettiği heybeyi açtı ve ışığıyla vadiyi aydınlatan billur bir testi çıkardı.

Testideki soğuk ve tatlı suyu bana içirdikten sonra susuzluğum giderildi, bütün ağrılarım dindi, rengim açıldı ve içim sefa buldu.

“İyiler kâfûr karışımlı bir kadehten içerler.”[7]

Atın yanına döndüğümüzde sakatlandığını, yürüyemez hâlde olduğunu gördük.

Ben azık torbamı aldım, Hâdi de heybeyi, yaya olarak yola düştük. Afrika Çölü kadar geniş bu vadiyi makinelerin çıkardığı siyah duman sarmıştı ve bacalarından da ateşten insanlar çıkıyordu.

Hâdi şöyle dedi:

“Müminlere karşı hasetlerini el ve dilleriyle açığa vuran kıskanç kimseler bu makinelerde öyle bir basınca uğrarlar ki, içlerindeki ateş dışlarına çıkar; çünkü haset (kıskançlık) ateş gibidir.”

“Ateşin odunu yakması gibi, haset de imanı yakar.” [8]

Karanlık basmıştı; Hâdi önden gidiyor, ben de onu takip ediyordum.

Hâdi’ye dedim:

— Galiba yolu kaybettik. Bize edilen tavsiyelere bakılırsa, hiçbir zarar görmememiz gerekirdi.

— Yolumuzu kaybetmedik. İçindeki hasedi az ya da çok dışa vurmayan kimse çok az bulunur. Eğer velâyet sahiplerinin bağışları ve Hz. Zehra’nın (aleyha selâm) senden hoşnutluğu olmasaydı, şimdi sen de bu belâya tutulanlardan olurdun. Bu azaba duçar olanların birçoğu da er geç kurtulacak ve rahmet ehlinden kılınacaklardır.

Havanın sıcaklığı, soluduğumuz bunaltıcı koku ve de sırt çantamın ağırlığı çekilmez olmuştu artık. Ancak bir an önce bu belâ dolu vadiden kurtulabilmek için canımızı dişimize takıp süratle hareket ediyorduk.

Hele Siyah’ın yaşıyor olmasının ürkütücülüğü ise anlatılır gibi değil.

Hem terlemiş ve pis kokuyordum, hem de yorgun-luktan ayak bileklerim ağrıyordu.

Nihayet bin bir zorlukla da olsa, Haset Vadisinden kurtulabilmiştik.

Emniyet vadisi

Serin bir rüzgar esmeye başladı ve havanın ruh okşayıcılığı hemen kendini hissettirdi.

Yeşillik ve çeşmeler göründü. Dereler ve dağlar yeşile bürünmüştü, kısa boylu ağaçların manzaradaki güzelliği de bir başkaydı.

Bir süre bir çeşmenin başında oturup dinlendikten sonra Siyah’ın ölüp ölmediğini sordum.

Hâdi:

“O ölmez; ancak bu vadide de sana dokunamaz. Çünkü Berehût Vadisinden çok uzaklaştık. Dünyada kibirlenip böbürlenmediğin için o vadiyi ve orada azaba tutulanları görmeyeceksin. Selâm Vadisine yaklaş-mış bulunmaktayız.”

Gittikçe yeşillik, güzel kokular, meyveli ağaçlar ve rengarenk güller çoğalıyordu. Nihayet yeşile bürünmüş dağlar, bağ ve bahçeler, tertemiz şelâleler göründü.

Dağların eteğinde ve tepelerinde beyaz ipekten birçok çadır vardı.

Hâdi; “Burası şehrin dışıdır; bölgenin halkı da bu çadırlarda kalır.” dedi.

Çadırların direk ve kazıkları altından, ipleri ise gümüştendi. Çadırların bir kısmını geride bırakmıştık ki, Hâdi dedi:

— Sen burada bekle, ben gidip senin çadırının hangisi olduğunu öğreneyim.

— Buranın adı nedir? Ben birkaç gün burada kalmak istiyorum.

— Burası Emniyet Vadisidir. Bu topraklar mukaddes topraklardır ve sen birkaç gün burada kalacaksın zaten.

Hâdi, Hz. Zehra’nın (a.s) vermiş olduğu bir hediyeyi heybeden çıkararak dağın tepesindeki çadıra doğru hareket etti.

Ben de uzaktan onu seyrediyordum.

Hâdi çadıra varıp elindeki mektubu onlara gösterince, güzel yüzlü hizmetçilerin çadırdan çıkıp bana doğru koşuştuklarını gördüm.

Hâdi de onların peşinden gelip heybeden başka bir paket çıkardı ve dedi:

— Ben senin için bir ev hazırlamaya gidiyorum. Sen bunlarla birlikte çadıra git ve ben şehirden dönünceye kadar dinlenmeye bak.

— Hâdi, beni yapayalnız ve kimsesiz bırakıp nereye gidersin?

— Senin rahat etmen için bunu yapmak zorundayım. Burası artık senin ikametgâhın sayılır ve o çadırda kendine arkadaş bulacaksın:

“Çadırlara kapanmış hûriler… Onlardan önce kendilerine ne insan, ne de cin dokunmuştur.”[9]

Hâdi bunu söyledikten sonra uçup gitti.

Ben hizmetçiler tarafından izzet ve ikramla çadırıma götürüldüm. Çadırda sedir üzerinde oturan huri kalkarak beni karşıladı.

Güneş gibi parlayan bir hizmetçi, gümüşten bir ibrik ve leğenle içeri girerek misk ve gül kokulu su ile ellerimi ve yüzümü yıkadı.

Aynaya baktığımda, Allah’ın defterinde nikahlım olan o huriden kat kat güzel ve alımlı olduğumu gördüm. Ben onun efendisiydim.

“Erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar.”[10]

Birlikte o sedirin üzerine oturduk. Çadırın beş direği vardı. Mücevherlerle süslenen orta direk altın olup diğer direklerden daha büyüktü.

Hurinin zekâsını denemek için sordum:

— Niçin bu çadırın direği var?

— Bu dağın tepesinde görünen bütün çadırların beş direği var; çünkü “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Namaz, oruç, zekât, hac ve velâyet. Hiçbir şeye de velâyet kadar vurgu yapılmamıştır.”[11] Çadırı ayakta tutan şu büyük orta direk velâyet direğidir.

— Ben bu direklerin her birinin, Resulullah’ın Ehlibeyti’nden birinin nişanesi olduğunu sanıyordum.

— Onlar nurdur; burada gördüklerin ise o nurların gölgesidir. Onlar köktür, esastır; bunlar ise dal budak-tır. Varlık âleminin tümü ve onlardaki her şey birbiriyle uyumlu ve birbirinin kopyasıdır; aralarındaki fark ise güçlülük ve zayıflık, kök ve dal olma, ışık ve yansıması bakımındandır. İnsan da her âleme yol bulabilir, olgunluğun zirvesine tırmanabilir, âlemlerin özeti konumuna gelebilir, “ismullah” ve “halifetullah”ın kapsamlı bir mazharı olabilir.

“Bu koca âlemde varolan her şey

Benim içimde senin hâlin şerh eder.”

                       *   *   *

“Tecelli edince mülk âlemine aşkı görmedi!

Âdem’in su-çamur tarlasına çadır kurdu.”

                        *   *   *

İnsan ilk fıtratıyla bu güce sahip olmasına rağmen kendisini tanıyamadığı için hakkında; “Doğrusu insan zarardadır.”[12] ve başkaları da onu tanıyamadıklarından; “Doğrusu o zelûm ve cehûldur.”[13] yani mazlum ve meçhuldür, kadri kıymeti bilinmez, denmiştir.

— Ne kadar güzel konuşuyorsun! Hangi medresede eğitim gördün?!

— Kutsal Şehirde eğitim aldım. Gördüğün bu yemyeşil dağlar, o şehrin yaylalarındandır. Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısı.” [14]

Ben, babası Resulullah (s.a.a) gibi hikmet ve ismet şehri olan Fatıma (aleyha selâm) eliyle eğitildim.

Kur’ân’da adı geçen “Mübarek Gece” de, bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi” de odur. Kendisine Kur’ân ilimleri inen de, “Her hikmetli iş o gecede takdir edilir.” ayetiyle işaret edilen de odur.[15]

(O lamba) ne doğuya, ne de batıya mensup olmayan mübarek bir zeytin ağacından (çıkan yağdan) yakılır. Onun yağı neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. Nur üstüne bir nurdur!”[16] ayetinin vurguladığı zeytin ağacı da odur.

“O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve ruh (Cebrail), her iş için inerler.”[17] ayetinin belirttiği yine odur.

Hâdi’nin bana ulaştırdığı mektup da Hz. Zehra’dan (a.s) idi. Mektubunda şöyle yazılmıştı:

“Benim evlâtlarımdan birisi sana gelecektir; ona ikramda bulun ve bil ki o senin sahibindir.”

Ben, Allah’ın yeşertip kemaline erdirdiği bir mahsûl olmakla birlikte sana aidim. “Şimdi bana, ektiğinizi haber verin, onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?”[18]

Allah’a hamdediyorum; bütün hamtlar O’ndan kaynaklanır ve O’na döner.

“…Onların dualarının sonu şudur: Hamt, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”[19]

— Demin okuduğun beyit Hâfız’ın gazellerinden değil miydi? Bunu nereden öğrendin?

— Hâfız bu menzile geldiğinde, buranın ahalisi, onun güzel gazellerini öğrenmek için burada kalması gerektiğinden daha fazla kalmasını rica ettiler. O da kabul etti. O günden beri buradaki çadırlarda, özellikle de vuslatla ilgili gazelleri fazlasıyla okunur. Onun burada hesaba çekildiği şey, avam halkın arasında kaldıramayacakları bazı sırları ifşa etmesiydi.

Sûrî ve manevî kemallerini göstermekle başımı döndüren huri, bir de Hafız’ın şu gazelini okuyarak beni âdeta mest etti:

“Biz buraya makam ve mevki sahibi olmak için gelmemişiz, kötü bir hadiseden dolayı buraya sığınmaya gelmişiz.

Aşk konağının yolcularıyız; yokluk sınırından varlık ülkesine kadar bunca yolu, aşka ulaşmak için gelmişiz.

Yeşil hattını görüp de cennet bahçesinden çıkıp, bu yeşil bitkiyi elde etmek için gelmişiz.

Hazinedarı Ruh-ul Emin olan bu kadar hazineye sahip olduğumuz hâlde, padişah sarayının kapısına dilenmeye gelmişiz.

Ey tevfik gemisi, hilim lengerin nerede? Biz bu kerem denizine günahlara gark olarak gelmişiz.

Yüzümüzün suyu gitmede (itibarımız yok olmada), ey hataları örten bulut! Gel de bir rahmet yağmuru getir; sorgu hesap divanına defteri kapkara gelmişiz.

Hafız, çıkar bu yün hırkayı! Hırkan da yanar, sen de yanarsın sonra! Çünkü biz kervan izini izleyerek ah ateşiyle gelmişiz.!”

Bu güzel sohbetten sonra çeşitli yiyecek ve içeceklerle donatılan sofraya oturduk; yiyip içtikten sonra yastıklara yaslandık.

Huriye dedim:

— Anladığım kadarıyla burada ikâmet etmiyorsun.

— Evet, seni karşılamak ve ağırlamak için buraya geldim. Bu çadırı da, içindeki eşyaları da buraya ben getirdim. Bu dağın eteğinde ve tepesinde gördüğün bütün çadırlar, misafirlerini ağırlamaya gelenler tarafından getirilmiştir. Bu bağlar, bahçeler de tüm güzellikleriyle bu menzile gelen misafirler için hazırlanmıştır; burası yüce Allah’ın misafirhanesidir, siz buradan gidince ben de kendi yerime döneceğim.

— Ben bu bağ ve bahçelerde, derelerde, tepelerde, çadırların arasında ve nehirlerin kenarında gezip buranın durumunu görmek istiyorum; bakarsın türdeşlerimden bir tanıdıkla karşılaşırım.

— Burada serbestsin, istediğin her yere gidebilirsin; ancak çadıra girince izin isteyip selâm vermen gerekir. Ben buraya gelirken sizin büyük kızınızın çadırını gördüm. Sizin tanıdığınız, yakınınız olduğu için tanıştıktan sonra ona giderek onunla arkadaş oldum; oraya gitmek isterseniz, ben de sizinle gelebilirim.

— Elbet isterim.

Birlikte kalkıp gittik. Çadıra yaklaşınca selâm verdim. Kızım sesimi tanıyarak hizmetçileriyle birlikte koşup dışarı çıktı.

Görüştükten sonra Allah’a sonsuz nimetlerinden dolayı şükürler edip çadıra girdik.

Mücevherlerle süslenmiş tahtların üzerine oturduk. Kızım ve beraberindekiler bir saf, ben ve beraberimdekiler de başka bir saf oluşturduk.

“O tahtların üzerinde karşılıklı oturup yaslanırlar.”[20]

Kızıma sordum:

— Yolculuk nasıl geçti?

— Birinci menzilde ve Haset Vadisinde biraz zorluklar gördüm; galiba yolcuların çoğu bu zorluklarla, hatta bundan daha kötüleriyle karşılaşmışlar. Bazı yerlerde kurtulmama sizin sebep olduğunuzu anlayınca hakkınızda dua edip Allah’tan rahmet diledim. Hat-ta kız kardeşim bu âleme göçtükten sonra sizin de yolculuğunuzun başlamak üzere olduğunu anlayınca, annem ve diğer kız kardeşlerimin kimsesiz kalmama-ları için hakkınızda Allah’tan şifa diledim.

— Bu âleme göç eden kız kardeşinden bir haberin var mı?

— Burada kardeşimi gördüm; makam ve mevkisi benden çok yüksekti. Yolda nelerle karşılaştığını sorduğumda, hiçbir sıkıntısı olmadığını söyledi. Sadece Müsamaha ve Gevşeklik Vadisini görmüş, onu da rahat bir şekilde geride bırakmış, geri kalan yolu tayy-ul arzla gelmişti.

— Bunun sebebi on sekiz yıl kadar kısa bir zaman dünyada kaldıktan sonra buraya gelmiş olması ve bizim gibi yükünü çoğaltıp işini zorlaştırmaya pek fırsat bulamayışıdır.

Aşk Ateşi Alevlendi

Korkunç belâlardan kurtulmuş, dünyada bıraktığım yakınlarıma olan bağlılığımdan kopmuş ve bu âleme göç eden çocuklarımın refah ve rahatlık içinde olduklarını görmüş olduğum hâlde, bir hüzün, bir keder sardı bütün benliğimi…

Bu keder de neyin nesi?! Noksanlığım nerede?! Hangi amelim eksik?! O hâlde bu hâlim ne?!

Baba Tahir’in dediği gibi:

“Ne derdim var, ne de bir yerim ağrıyor

Şunu biliyorum ki, kalbim kederle yanıyor.”

İyice düşünüp araştırdıktan sonra eksiğimi buldum, nereden kaynaklandığını ve neyle bağlantılı olduğunu anladım.

Huri de kalbimin düğümünü çözebilmek için kıvranıp duruyor ve hatta üzgün hâlimi görüp, Dar-us Surûr’da (Neşe ve Sevinç Yurdunda) üzüntü ve keder de mi olur, diyerek şaşırıyordu!

“Kendini harap etme, içimdeki bu düğümü sen çözemezsin!” dedim. Baba Tahir’in dediği gibi:

“Aşığın kalbinde binlerce dert var.

Deve güdenin bundan ne haberi var?”

Veya Muhteşem-i Kaşanî’nin dediği gibi:

“Keder yeri olmayan kutsal huzurda

Kutsîlerin başı gam dizindedir.”

Kalbimdeki sırrı ona açamadım; çünkü anlayamaz-dı, anlatmamın bir faydası olmazdı. Zira ulvî âlem sakinleri her şeyi idrak ederler; fakat tohumu toprakta saklı olan aşkı idrak edemezler. Ancak insan bunu an-layabilir; çünkü aşkın talip ve aşığı insandır. Hafız bu durumu şöyle dile getirir:

“İlâhî, bir göğüs ver, yakıp kavuran

İçinde bir gönül, o gönül hep yanan

Tutuşup yanmayan gönül, gönül değildir

Solmuş gönül sudan, çamurdan başka değildir

Gönlüme alev doldur, göğsüme duman

Dilimi ateşli kıl, hakkı konuşan

Söz, cisim ve ruh kimyasındadır

Eğer bir kimya varsa, o da ondadır

Aşk haykırışı olmasa peşinde

Rüstem gibi nicelerini, yaşlı bir kadın serer yere

Aşk uğruna yapılacak neler var neler

Bu evrenin çarkı aşk ile döner

Olgunluk burdadır, başka yerde arama

Noksanlık sendedir, başka yerde arama.”

Huriye dedim:

— Şu uzaktaki bahçelere gidip yalnız kalmak ve kalbimin düğümünü bir şekilde çözmek istiyorum.

— Nereye gidersen git, yalnız kalamazsın; dağ, dere, tepe, bağ ve bahçenin her zerresi şuur ve idrak sahibidir.

— Benim düşünce ufkumda onlara yer yok.

— Eğer beni yabancı biliyor, sırrına namahrem görüyorsan, salıver de gideyim.

— Hz. Zehra’nın (a.s) bana bağışı olmasaydın salıverirdim.

Yerimden kalkıp dışarı çıktım. Hangi ağacın altından geçiyor idiysem dalları eğilip latif bir ses tonuyla; “Ey mümin, meyvelerimden almaz mısın?” diye sesleniyordu.

Bu güzel sesler karga sesi gibi geliyordu bana. Onlara cevap olarak şu beyti okudum:

“Bahçeye meylim yok, ah içim buruk

Bir gülü koklayacak kadar bile şevkim yok.”

Bunun üzerine ağaçlardan biri dallarını kaldırıp:

“Meylin yok idiyse niye geldin buraya?”

Biri:

“Kesin bu melektir, o yüzden yemez!”

Biri de:

“Meyve yemeyen bir hayvan da olabilir!”

Bir başkası:

“Belki de delidir! Fakat burası delilerin yeri değil! O hâlde kesin naz ediyor.”

Bir başkası da:

“Yok canım, yokluktan çıkıp birden kendini bolluğun içinde bulunca, hayretten ağzı kilitlenmiş de olabilir…” dedi.

Her ağaçtan bir ses çıkıyor, her bir dal bir şey söy-lüyordu.

Kendi kendime; “Çadırın durumu çok daha iyiydi!” dedim.

Çadıra döndüğümde, Hâdi çadırın girişinde beni bekliyordu. Geldiğimi görünce bana doğru ilerledi. Kendi kendime; “Derdimi bu sırdaşıma söylerim ben de, çaresini bulur belki.” dedim.

Selâmlaştıktan sonra Hâdi dedi:

— Neredeydin? Hazırlan da şehre gidelim, âlimler ve müminler seni bekliyorlar.

— Şehirde ne var?! Neye gideceğiz?!

— Peki, buraya kadar niye geldin o zaman?!

— Niçin buraya getirildiğimi de bilmiyorum zaten!

— Nankörlük etme! Allah’ın nimetlerinden yararlanasın diye, o karanlık vadilerden çıkarılıp buraya getirilmedin mi?

— Sevdiklerimin acılarını hatırlayıp da nimetlerin farkına varmam, nimetlerde tat aramam ve gönlüme sevinç pompalamam mümkün mü?

Hz. Ebulfazl ve Ali Ekber’in silâh kuşanmış olduklarını, Ali Asgar’ın boğazının altındaki kızıl çizgiyi gör-medin mi sen, yoksa bunu anlamadın mı hiç?!

Biraz olsun onları tanıyan ve sevgi besleyen biri, yemek-içmek, eğlenmek, köşklere çekilip hurilerle vakit geçirmek bir yana, kahrından ölmelidir! Senin sandığın kadar da bencil ve mide düşkünü değilim, bilesin!

— Ne yani, şimdi köşklerde hurilerle eğlenen o âlimler ve müminler Ehlibeyt dostları değiller mi? Yoksa onlarda intikam hırsı mı yok? Sen de bilesin ki, Allah, onların intikamını zalimlerden almaktadır şimdi.

— Herkes kendi durumunu daha iyi bilir; intikam almadıkça, Dar-us Surûr’da (Neşe Yurdu) olsam bile Beyt-ul Ahzan’dan (Hüzünler Ocağı’ndan) farklı olmayacaktır, sunulan nimetler de zehir olacaktır mizacımda. Diğerlerinin eğlenmesi olayına gelince, bunu da onlara sormak lazım; bana değil.

Allah’ın intikamının bizim intikamımızdan daha çetin ve şiddetli olduğunda şüphe yok; ancak, zulme uğrayan birinin yakınlarının misillemede bulunup intikam almadıkları sürece yüreklerinin teselli bulmayacağını, damarlarında kaynayan kanın dinmeyeceğini sen de çok iyi biliyorsun.

Kısas hakkının, öldürülen kimsenin mirasçılarına verilmiş olması, işte bu yüzdendir. Başka birinin zalime karşı daha sert davranabilecek oluşu bunu değiştirmez.

Kısacası, yüce Allah buyuruyor ki:

“Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih…”[21]

İntikam, bizim arzu ve isteğimizdir ve bu arzuya ulaşmadıkça, mutluluğumuz söz konusu olamaz.

“Sevgilisiz neşe, belâ zindanıdır

Yar neredeyse neşe ordadır

Her iki âlemden daha güzeli

Seninle, sevdan ile olduğum yerdir.”

Kısacası, cennet ve neşe yurdunun hakikati, gön-lün muradına ermesidir, gerisi lükstür; o kadar.

Hâdi bir süre başını önüne eğip sessiz kaldı ve sonra şöyle dedi:

— Burada mı kalıyorsun?

— Hayır!

— Nereye gideceksin?

— Bilemiyorum, tek başıma kalabileceğim bir yer göremiyorum. Şu kadarını biliyorum ki, nereye gidersem gideyim azaptayım. Başımı alıp çöllere gidecek, kuru toprakları mesken edineceğim.

“Aşkının derdiyle çöllere düştüm

Bahtımın çilesi kırdı kanadım

Bana dedin, sabır yudumla, ya sabır çek

Sabır başıma kül savurdu, gördün mü?”

Hâdi, derdime çare bulamayınca, şehre dönmek zorunda kaldı.

Huriye dönüp dedim:

— İstiyorsan, sen de ikametgâhına dönebilirsin; artık seninle işim yok. Hz. Fatıma’yı (s.a) görürsen se-lâmımı ilet ve hâlim şerh eyle.

Huri eşyalarını ve çadırı toplayarak çekip gitti. Ben de kuytu bir köşeye çekilerek ağlayıp sızlamaya, raz-u niyaz etmeye başladım.

“Çileyle yoğrulmuş bedenim, İlâhî!

Hasretle kavrulmuş yüreğim, İlâhî!

Sevgilinin aşkı, feryadı, firakı

Göğsüme bir ateş koymuş İlâhî!

                  *   *   *

Dert bendendir benden, dermanım yardan

Kavuşma isteği benden, hicranım yardan

Kasabım derimi soysa, ayırsa tenden

Ayrılmaz bir lahza dahi bu canım yardan

                  *   *   *

Benden uzaksın ya, gönlüm benimle değil

Başka birinin sevdası serimde değil

Andolsun yarime her’ki cihanda

Yarimden başkası temennim değil

                  *   *   *

Beni başsız, düzensiz yarattılar

Perişanım, perişan yarattılar

Gönlü perişanlar toprağa kondu

Onların toprağından beni yarattılar.

                  *   *   *

Keşke derdim bir olsa, olmaz mıydı?

Eğer çilem az olsa, olmaz mıydı?

Baş üstümde habip ya da bir tabip

İkiden biri olsa, olmaz mıydı?”

Koşarak gelen biri; “Habip b. Mezahir seni telefona istedi.” dedi.

Habib’in nerede olduğunu sorunca, “Şehirde” dedi.

Beni şehre götürebilmek için Hâdi’nin bu yola baş vurduğunu ve Habib’i aracı kıldığını düşünmeden edemedim.

Telefonu alarak selâm ettikten ve hâl hatır sorduktan sonra, sıkıntımdan haberdar olan ve raz-u niyazımı duyan Habip buyurdu:

“Neden böyle perişansın evlâdım,

Daim fikir, hayaldesin evlâdım?

Gel de hoş ol, bin şükür eyle Allah’a

Sonunda murada erdin evlâdım.”

Bunu şöyle cevapladım:

“Gül bahçesi zindandır gözümde

Gülistan ateş ocağı gözümde

Murat almadığım bir hayat

Hepten perişan bir rüya gözümde.”

Şöyle cevap verdi:

“Gelin yangın gönüllüler, toplanalım

Konuşalım, derdimizi açalım

Terazi getirip acımızı tartalım

Kimin gönlündeki yangın çetinmiş bir bakalım.”

Ben de şöyle cevap verdim:

“Gönlümdeki kederin hesabı yok

Allah bilir, gönül kuşum kebaptır

Habibim, feda oldun ya sen o gün

Senin gamın olmaz, terazimiz Kitap’tır.”

Nitekim Allah’ın natık Kur’ân’ı Hz. Mehdi (a.f) şöy-le buyurmuştur:

“Maşukum (İmam Hüseyin) yardım istediği zaman dünyada olmadığım, bundan dolayı da yardımda bulunup kendimi feda edemediğim için daim yanmaktayım. Oysa ki bu, aşıkların en büyük arzusu ve en son emelidir.”

Ceddi Hüseyin’e (a.s) hitap ettiği bir duasında ise şöyle der:

“Senin mateminde gece-gündüz ağlarım ve gözyaşı yerine gözümden kan dökerim.” [22]

Maşukun huzurunda, kendini ona feda eden aşıklar, arzu ve emellerinin nihayetine ulaşmış olurlar; iş-te onların üzüntü ve kederi olmaz. Ey Habip, sen de onlardansın. Aşk mektebinde kanıtlanmış bir gerçektir bu.

İmamları Hz. Mehdi (a.f) gibi, maşukuna yardım edemeyen ve kendini feda ederek onu zalimlerin elinden kurtaramayan aşıklar ise sürekli olarak hasret ateşiyle yürek yakarlar; ben de onlardanım işte ey Habip!

O hâlde biz sizinle nasıl bir olabiliriz? Bizim de sizin gibi mesrur olmamız mümkün mü?

Kerbelâ’da, maşuka olan aşkınızdan, kalplerinizi zırhınızın üstünden kuşanıp ölüme meydan okuyanlar sizlerdiniz.

İşte bu, hayatınıza tat ve şarabınıza meze oldu. Biz ise bu saadetten mahrum kalıp hasretini mezara taşıdık.

“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın; onlar diridirler; Rablerinin katında rızklarını al-maktalar.”[23] ayeti senin hakkındadır, benim değil ey Habip!

Sen yeni bir hayat buldun, ben ise ölüyüm; sen sa-adeti yakaladın, ben ise bedbahtım.

Dünyanın o harabelerinde Mehdi’nin (a.f) neler çektiğini, nasıl yanıp yakıldığını bilmiyor musun? Haklısın Habip, sen de bizim gibi hasretini mezara gö-türseydin, şimdi onun hâline kan ağlardın! Gönlü yanığın hâlini gönlü yanık anlar.

“Öldürülenlerin hakemi gönülse şayet

Öldürülene değil, diriye ağlamak gerek.”

Konuştuğumuz telefonda birbirimizi de görebiliyorduk. Habib’in hâlinin değiştiğini, başını aşağı salıp gözlerinden yaş döktüğünü gördüm.

“O coşkulu güvercin benim, ben!

Kanat çaldım mı âlemi yakarım!

Çizdi miydi ressam duvara aksim,

Timsalim tesiriyle âlem yakarım!”

Dörtlüğü kendi kendime söylendikten sonra Habip ile birbirimizden ayrıldık…


[1]– Bihar-ul Envar, c.87, s.289

[2]– Nisâ, 10

[3]– Felak Suresi

[4]– Felak, 5

[5]– Fâtır, 43

[6]– Hûd, 38

[7]– İnsân, 5

[8]– Bihar-ul Envar, c.73, s. 244

[9]– Rahmân, 72-74

[10]– Nisâ, 34

[11]– el-Kâfi, c.2, s.18; Vesail-uş Şia, c.1, s.18, h:10

[12]– Asr, 2

[13]– Ahzâb, 72

[14]– Bu hadis, birçok Ehlisünnet ve Şia kaynaklarında nakledilmiştir. Bu hususta bakınız: El-Gâdir, c.6, s.61, 79, 81, c.3, s.95, c.7, s.182 ve 197; Fezail-ul Hamse, c.2, s.250; Biha-r-ul Envar, c.10, s.120, 145, 445, c.24, s.107, c.28, s.198, c.33, s.53; Vesail-uş Şia, c.27, s.34,76

[15]– Bihar-ul Envar, c.25, s.97, s.99; Duhan suresi, 4

[16]– Nûr, 35

[17]– Kadir, 4

[18]– Vakıa, 63-64

[19]– Yûnus, 10

[20]– Vakıa, 16

[21]– Saff, 13. Bu ayet Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuruna tefsir edilmiştir. (Bihar-ul Envar, c.51, s.49, c.67, s.54)

[22]– Bihar-ul Envar, c.101, s.238 ve 320

[23]– Âl-i İmrân, 169

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*