İmam Mehdi’yi (a.f) Gören Seyit Reşti’nin Hikayesi

Bu ziyareti Şeyh de “Tehzib” kitabında nakletmiş ve bu ziyaretten sonra bir de veda duası nakletmiştir; fakat biz kısa olarak geçmek istediğimiz için o duayı zikretmiyoruz. Allame Meclisî’nin dediği gibi bu ziyaret metin, senet, fesahat ve belagat bakımından camia ziyaretlerinin en üstünüdür. Değerli babası ise “Men La Yehzuruh’ul Fakih” kitabının şerhinde şöyle diyor: Bu ziyaret en iyi ve en kâmil ziyarettir ve ben o yüce türbelerde olduğum müddet içerisinde Ehl-i Beyt İmamlarını -Allah’ın selam onların üzerine olsun- bu ziyaretname dışında bir ziyaret okuyarak ziyaret etmedim. Şeyhimiz “Necmu’s-Sakib” adlı kitabında naklettiği bir kıssadan, bu ziyaretin sürekli gözetilmesi ve ondan gaflet edilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu kıssa şöyledir: Seyyid Reşdî’nin Hz. Mehdi’nin (a.f) Huzuruna Çıkışı

Reşt şehrinde oturmakta olan Allah’ın salih kulu tüccar Seyyid Ahmed b. Seyyid Haşim b. Seyyid Hasan Musevi Reşti (Allah onu teyit etsin) bundan yaklaşık on yedi sene önce Necef-i Eşref’e giderek orada Allah nasip ederse ilerideki kıssada değineceğimiz fazilet sahibi rabbani alim Şeyh Ali (Allah yerini nurlu etsin) benim evime geldi. Ayağa kalkınca Şeyh, Seyyid hakkında övgüler yağdırarak onun insanı hayrete düşüren bir kıssası var dedi. O sırada kıssayı anlatabilecek fırsatı yoktu. Birkaç gün sonra görüştüğümüzde buyurdu ki: Seyyid gitti ve onun manevi hallerinden bir kısmıyla birlikte kıssayı anlattı. Ben kıssayı duyunca o sözleri onun kendisinden duymadığım için çok teessüf ettim. Gerçi Şeyh’in (r.a) makamı, az da olsa gerçeğe aykırı bir şeyi nakletmekten yücedir. O yıldan bu olaydan birkaç ay öncesine kadar bu konu aklımdaydı. Bu yılın Cemadulahir ayında Necef-i Eşref’ten döndükten sonra Kazimeyn’de o seyidle görüştüm; Seyyid Samerra’dan dönüp Acem’e (İran’a) gidiyordu. Görüşmemizde hakkında duyduklarımı anlatarak ona başından geçenleri sordum. Seyyid bütün olanları olduğu gibi naklederek şöyle dedi:

Bin iki yüz seksen (1280 h.k) yılında Beytullah’ı ziyaret edip hac yapmak için Reşt şehrinin Daru’l-Merz bölgesinden Tebriz’e gelerek Tebrizli meşhur tüccar Hacı Saferali’nin evinde konakladım. Mekke’ye giden bir kafile olmadığından şaşkın bir halde orada kalmıştım. Nihayet Hacı Cabbar Ciludar Sedehî İsfahanî Trabzon’a gitmek için hareket etti. Ben ondan bir hayvan kiralayarak yola koyuldum. Birinci menzilde üç kişi de Hacı Saferali’nin teşvikiyle bana katıldı. Biri ulema arasında meşhur olan inci boncuk satıcısı Hacı Molla Bâkır Tebrizî, diğeri Tebrizli tüccar Hacı Seyyid Hüseyin ve üçüncüsü ise hademe Hacı Ali Namî. Hep birlikte hareket ederek Erzenetu’rRum’a (Erzurum) vardık. Oradan Trabzon’a gittik. Bu iki şehrin arasında bir menzilde Hacı Cabbar Ciludar yanımıza gelerek, “Önümüzdeki menzil biraz korkunçtur; onun için biraz erken kalkarak kafileyle birlikte hareket edin” dedi. Diğer menzillerde biz genellikle kafilenin arkasından biraz mesafeyle hareket ediyorduk. Bunun üzerine sabaha yaklaşık olarak iki buçuk veya üç saat kala birlikte hareket ettik. Menzilimizden üç veya dört buçuk km. kadar uzaklaştıktan sonra hava karardı ve kar yağmaya başladı; bu nedenle arkadaşlarımız başlarını örtüp merkeplerini hızlı sürdüler. Ben de onlarla birlikte hareket etmek için ne yaptıysam mümkün olmadı. Nihayet onlar gittiler ve ben yalnız kaldım. Atımdan inerek yolun kenarında oturdum. Üzerimde yol masrafı için yaklaşık altı yüz tümen kadar para olduğu için çok ıstıraplıydım. Bir süre düşündükten sonra şafak atıncaya kadar orada kalmaya ve sonra kalkıp bir önceki menzile geri dönerek oradan yanıma birkaç muhafız alıp kafileye ulaşmaya karar verdim. Tam o sırada karşımda bir bağ gördüm; bağda bir bahçıvan vardı, bahçıvan ağaçların üzerindeki karları yere dökmek için elindeki kürekle ağaçlara vuruyordu. Adam iyice bana yaklaştıktan sonra, “Kimsin sen?” diye sordu.

Ben, “Arkadaşlarım gitti ve ben geride kaldım. Yolu bilmiyorum, kaybettim yolumu” dedim. Bunun üzerine Farsça, “Yolu bulabilmek için nafile namaz kıl” buyurdu. Ben nafile namazı kılmaya başladım. Teheccütten sonra yine gelerek, “Daha gitmedin mi?” diye sordu. Ben, “Vallahi yolu bilmiyorum” dedim. Bu cevabı alınca, “O zaman Camia ziyaretini oku” dedi. Ben defalarca Iraktaki Ehl-i Beyt İmamlarını ziyaret ettiğim halde Camia ziyaretini ezberlememiştim ve şu ana kadar da ezberlemiş değilim. Yerimden kalkarak Camia ziyaretinin tümünü ezbere okudum. Sonra yine gelerek, “Gitmedin mi, daha burada mısın?!” diye sordu. Bunun üzerine elimde olmaksızın beni ağlamak tuttu. Sonra, “Yolu bilmiyorum; kalacağım” dedim. Bana, “Aşura ziyaretini oku” buyurdu. Ben Aşura ziyaretini de ezberlememiştim ve şu ana kadar da ezberlemiş değilim. Kalkarak ezberden Aşura ziyaretini okumaya başladım; bu ziyaretteki bütün lanet ve selamları ve peşinden Alkame duasını (Aşura Ziyaretinden sonraki dua) okudum. Dua bittikten sonra yine gelip, “Gitmedin mi, daha burada mısın?” diye buyurdu. Ben, “Hayır; sabaha kadar kalacağım” dedim. Bunun üzerine, “Ben şimdi seni kafileye ulaştırırım” dedi ve giderek bir merkebe binip küreğini de omzuna atarak benim de arkasına binmemi istedi. Ben merkebe binerek atımın yularından tutarak çektim. Fakat atım yerinden hareket etmedi. Bunun üzerine, “Atın yularını bana ver” buyurdu. Ben atın yularını ona verince elindeki küreği sol omzuna alarak atın yularını sağ eliyle tutup yola koyuldu. At son derece itaatkâr bir halle onu izledi. Sonra elini benim dizime bırakarak, “Siz neden nafile namazı kılmıyorsunuz?”  Üç defa tekrarlayarak

“Nafile, nafile, nafile” buyurdu.

Sonra, “Neden Aşura ziyareti okumuyorsunuz?” Üç defa tekrarlayarak, 

“Aşura, Aşura, Aşura” buyurdu.

Sonra yine, “Siz neden Camia ziyareti okumuyorsunuz?” üç defa tekrarlayarak,

“Camia, Camia, Camia” buyurdu.

Yol alırken daire çizerek hareket ediyordu. Aniden dönerek, “İşte arkadaşların orada” buyurdu. Bir ırmağın kıyısında inmiş sabah namazı için abdest alıyorlardı. Ben kendi atıma binmek için merkepten indim. Fakat atıma binemedim. Hazret merkepten inerek elindeki küreği kara soktu ve beni ata bindirip atımın başını arkadaşlarıma doğru çevirdi. Ben o sırada içimden “Farsça konuşan bu adam kimdir?” dedim, “O çevrede Türkçe dışında bir dil bilen ve Hıristiyanlık dışında bir dine mensup olan pek yoktu. Kısa bir zaman içerisinde nasıl beni arkadaşlarıma ulaştırdı” diye düşünmeye başladım. Arkama döndüğüm zaman hiç kimse yoktu, ondan bir iz bulamadım. Sonra arkadaşlarımın yanına vardım

KaynaK: Mefatihu’l Cinan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*